12 Kasım 2017 Pazar

Adım Adım İstanbul LXIX






08 Kasım 2017

A.A., N.A.

Tşk Aydu

Beylerbeyi Sarayı, Abdullah Ağa Camii, Beylerbeyi Çarşısı, Beylerbeyi sahili ve olta balıkçıları, Hamid-i Evvel Camii-Muvakkithane-Sıbyan Mektebi, Kâzım Pastanesi


(İlk fotoğrafın üzerine 'tık'layınız ve büyük boyda bir film şeridi gibi izleyin) 


                                 
 




















































BEYLERBEYİ SARAYI


Beylerbeyi Sarayı, Osmanlı padişahlarının sayfiye mekânı ve yabancı devlet başkan ya da hükümdarlarının ağırlanacağı bir devlet konukevi olarak düşünülmüş ve devrin padişahı Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) isteği üzerine inşa edilmiştir. Saray’ın inşasına 6 Ağustos 1863 tarihinde başlanmış ve 21 Nisan 1865 Cuma günü, yapılan bir törenle resmen kullanıma açılmıştır. Sarayın inşaat organizasyonunu Ebniye-i Şâhâne Serkalfası (Saray başkalfası) Serkiz Bey (Balyan) yürütmüştür. 
Saray’ın yaklaşık 500 bin Osmanlı lirasına mal olduğu tespit edilmektedir. 
Yapılar topluluğunun ana yapısı olan Beylerbeyi Sarayı, yüksek bir bodrum üzerine iki katlı ve kargir bir yapıdır. Yaklaşık 2.500 metrekarelik bir alan üzerine inşa edilen yapı dikdörtgen bir zemin alanı üzerine oturmaktadır. Saray’ın güney kesimi Mabeyn-i Hümâyûn, kuzey kesimi ise Valide Sultan Dairesi olarak düzenlenmiştir. Her iki katta toplam 6 salon, 24 oda,1 hamam ve 1 banyo bulunmaktadır. Batı ve Doğu üsluplarının karıştırılması ile inşa edilen Beylerbeyi Sarayı, Harem ve Mabeyn bölümleri ile Türk evi plan özelliğini taşımaktadır. 
Beylerbeyi Sarayı’ndaki şema, üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler; Mabeyn-i Hümâyûn, Yatak Dairesi (Hünkâr Dairesi) ve Valide Sultan Dairesi’dir. Valide Sultan Dairesi’nden hemen sonra gelen ve denize paralel olarak inşa edilen kadınefendiler ve ikballere ait esas Harem bölümü ise, ana yapıdan ayrı olarak inşa edilmiştir; bu yapı günümüze ulaşamamıştır.
Beylerbeyi Sarayı’nı inşa ettiren Sultan Abdülaziz’in denize olan tutkunluğu nedeni ile Saray’ın tavanlarındaki bazı çerçeve ve kartuşların içinde deniz ve gemi temaları işlenmiştir; hatta Sultan Abdülaziz, ressamlara fikir vermesi için deniz ve gemi temalarını içeren desenler çizmiştir.

TARİHTE BEYLERBEYİ SARAYI


Beylerbeyi Sarayı, bânisi Sultan Abdülaziz (1861-1876) tarafından, yazlık saray olarak kullanıldı. Saray, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid’in saltanat yıllarında yabancı devlet hükümdar ya da başkanlarının resmî ziyaretlerinde kendilerine tahsis edilmeye başlanmasıyla beraber, devlet konukevi işlevi kazandı. Beylerbeyi Sarayı’nda ağırlanan ilk önemli konuk, Fransa İmparatoriçesi Eugénie’dir. İmparatoriçe’nin bu gezisi, Sultan Abdülaziz’in 1867 Fransa gezisini iade makamında gerçekleşmekteydi. Sultan Abdülaziz döneminde Beylerbeyi Sarayı’nda ağırlanan diğer yabancı konuklar, Avusturya-Macaristan İmparatoru Joseph (1869), Prusya Veliahd Prensi Frédéric Guillaume Nicola Charles (1869), İtalya Veliahdı (1869), İran Şahı Nasıreddin (18 Ağustos 1873), Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1909), 33 yıl süren saltanatı süresince Beylerbeyi Sarayı, özellikle yabancı devlet protokolü tarafından gezilen bir müze işlevi de gördü. Bu dönemde Beylerbeyi Sarayı ile beraber Dolmabahçe Sarayı ve Topkapı Sarayı Hazine-i Hümâyûn da, Padişah’ın izni alınmak şartıyla ziyaret edilebilen saltanat müzeleri olarak kullanılmıştı. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildikten hemen sonra, Selanik Alatini Köşkü’nde zorunlu ikâmete tabi tutulmuş, ancak yaklaşık 3 yıl sonra Balkan Savaşı’nın patlak vermesi nedeni ile İstanbul’a nakledilmişti. II. Abdülhamid için seçilen yeni zorunlu ikametgâh, Beylerbeyi Sarayı idi. Sabık Hakan, bu sarayda yaşamının son 6 yılını geçirmiş ve 10 Şubat 1918’de yine bu sarayda hayata gözlerini kapamıştır.

Cumhuriyet Döneminde Saray

Beylerbeyi Sarayı’nda Cumhuriyet döneminde de yabancı devlet konukları ağırlanmıştır. 1934’de Türkiye’ye gelen İran Şahı Pehlevi, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından bu sarayda ağırlanmıştır. Balkan Oyunları Festivali, 1936 yılında Beylerbeyi Sarayı’nda düzenlenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, o geceyi Beylerbeyi Sarayı’nın tarihî yatak odasında geçirmiştir.

EK YAPILAR VE SET BAHÇELER

Deniz Köşkleri
Deniz köşkleri biri Mabeyn diğeri Valide Sultan’a (Harem) ait olmak üzere, çift olarak yapılmıştır; köşkler birer bahçe kameriyesi görünümündedir. 

Set Bahçeleri
Beylerbeyi Sarayı, peyzaj içindeki konumu ile de önemli bir eserdir ve sahil saray kavramının seçkin örneklerinden biridir. 
Beylerbeyi Sarayı, geniş bir bahçe içindedir. Beylerbeyi Sarayı bahçesi, saray çevresindeki mimarî düzeni içeren bahçesi; daha gerideki set bahçeleri ve setlerin arkasında uzanan koruluğu ile zengin bir koruluk görünümündedir.

Mermer (Serdâb) Köşk
Mermer Köşk, Sultan II. Mahmud (1808-1839) döneminden günümüze ulaşan köşklerdendir; Serdâb Köşk olarak da bilinen bu köşkün bir diğer adının da Mahmud Köşkü olduğu, döneme ait kaynaklardan öğrenilmektedir. Cephelerinin mermer kaplı olmasından dolayı bu ismi almıştır. Havuzun gerisinde, dördüncü sete gömülü vaziyette olduğu için Serdâb ismini almıştır.

Sarı Köşk
Beylerbeyi Sarayı’nın dördüncü set bahçesi üzerinde bulunan Sarı Köşk, bulunduğu alanla birlikte dikkate alındığında dinlenme amaçlı olarak kullanıldığı düşünülebilir. 

Has Ahır Köşkü
Mermer Köşk’ün biraz ilerisinde Saray bahçesinin son seddi üzerinde yer almaktadır. Osmanlı’da at kültürüne bakışı yansıtan özellikleri vardır. Giriş bölümünde tavanlarda at ve diğer hayvan figürleri mevcuttur. 

















Boğaziçi`nin Anadolu yakasında, Beylerbeyi İskelesi yanında ve deniz kıyısındadır. Hamid-i Evvel Camii olarak da anılır. Sultan I. Abdülhamid tarafından 1778 yılında annesi Rabia Sultan`ın anısına yaptırılmıştır. Mimar Tahir Ağa`nın eseridir. Camii barok üslubundadır ve kesme taştan inşa edilmiştir. 55 pencereli, iki minareli, sekizgen tabana oturan bir yapıdır. Tek kubbesi vardır, mihrabın önündeki alan ise yarım bir kubbeyle örtülüdür. İç yüzeyi kalem işiyle süslenmiştir. Cami hem Osmanlı, hem de Avrupa çinileriyle kaplanmıştır. 
Hemen yanıbaşında muvakkithane ve sıbyan mektebi.










Bostancıbaşı Abdullah Ağa Camii; İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında Üsküdar Beylerbeyi Kuzguncuk Çengelköy sahil yoluna cepheli olarak inşa edilmiştir. Cadde kotundan on metre daha aşağıda çukur bir alan içerisindedir. Caminin banisi Bostancıbaşı Abdullah Ağa’dır. Caminin kitabesi günümüze gelememiş olup eldeki bilgiler sathidir. Caminin 1832 yılında eskimesinden dolayı Sultan II.Mahmut tarafından yeniden inşa edilmiştir. Cami bahçesinde sıbyan mektebi olduğu bilinmektedir. Abdullah Ağa Çengelköy’de kayıkçılık yapan Safranbolulu Kürekçi Ali’nin oğludur. Baba mesleğine devam etmiş ve sonunda saray saltanat kayığına kürekçi olarak alınmıştır. Saraydaki çalışmalarından dolayı Sultan II.Mahmut döneminde Bostancıbaşı olmuştur. 1815 tarihinde azledilmiştir. Abdullah Ağa da Çengelköy’deki evine çekilmiştir. Bir yıl sonra Padişah tarafından affedilip tekrar kendisine görev verilmiştir. Bu defa silahtar ağası, imrahor, vezir kaptanıderya ve sonunda Sadrazam olmuştur.Ama en uzun süre Bostancıbaşılık yaptığı için bu görevi ile meşhur olmuştur.
Bostancıbaşı’lık İstanbul’un asayişi ile ilgili olup o dönemde önemli bir görevdi. Bostancıbaşı’lık Osmanlı devlet düzeninde özel önem arz ederdi. Göreve getirilmeleri veya azledilmeleri bizzat padişah tarafından yapılırdı. Sadrazamın bile Bostancıbaşı’na emir vermesi usulden değildir. 
Yakınında Bostancıbaşı Abdullah Ağa Sıbyan Mektebi.

















11 Kasım 2017 Cumartesi

Erzurum Aziziye Destanı




Aziziye Tabyaları Destanı
Nene Hatun
Erzurum






Rus tehdidini önlemek için 1872 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Fosfor Mustafa Paşa yönetiminde Erzurum- Kars karayolunu kontrol altında tutmak amacıyla Top Dağı’na yaptırılan, 3 tarafı toprağa gömülü Aziziye Tabyası, tarihi günlerinden birine daha sahne oldu. ’93 Harbi’ olarak bilinen 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nda ’Aziziye Tabyası’nın düştü’ haberi üzerine kadınlı- erkekli Erzurum halkı taş, sopa ve baltalarla tabyaları geri alarak destan yazdı.
Bu yıl beşincisi organize edilen etkinliğe yaşlısından gencine yaklaşık 20 bin kişi katıldı. Erzurum’daki tüm camilerde okunan ’Sala’ ardından cami önlerinde ve farklı güzergâhlarda toplanan halk Karskapı Şehitliği’ne taşındı. 9 pare top atışı ardından şehitlik önünde ellerinde Türk bayrakları ile toplananlar ’Tekbir’ getirerek yürüyüşe başladı. Kadın- erkekli binlerce kişi, Nene Hatun’un destanlaştığı ve mezarının bulunduğu deniz seviyesinden 2 bin metre yükseklikteki Aziziye Tabyası’na akın etti. 4 kilometrelik yürüyüş sonunda tabyalara ulaşanları gece ’ecdada saygı nöbeti’ tutanlar karşıladı. Tabyalarda toplanan kalabalık, İstiklal Marşı’nı söyledikten sonra okunan Kuran-ı Kerim’i dinledi. Yapılan dualara etkinliğe katılanlar hep birlikte ’Amin’ dedi.
Caminin minaresinden müezzinlerin olayı duyurması sonucunda Erzurumluların kadın, erkek, yaşlı, genç demeden eline geçirdiği silah namına evlerinde ne varsa sabahın alaca karanlığında Aziziye Tabyaları’na gitti.
 "Halk, askerimizle omuz omuza vererek düşmanı bu tabyalardan atmıştır. Erzurum’u işgalden kurtardıkları tarihin tam 140’ıncı yılında bugün o insanların torunlarıyla, çocukları, yaşlısı, genciyle, kadını ile erkeğiyle hep beraber sabah namazından sonra tabyalara yürüdük. O günü tekrar yad ettik. O gün şunu çok açık ve net ifade etmemiz gerekir ki 140 yıl önce Erzurum’un kadınları, ninelerimiz, ablalarımız, bacılarımız erkekleriyle beraber omuz omuza bu tabyalara 4-5 kilometrelik yolu yaya yürüyerek ellerine geçirdiği her türlü edavatla düşmana saldırdılar ve düşmanı tabyalardan attılar. Erzurum’u aynı zamanda Anadolu’yu, Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtardılar. Bugün de 20 bine yakın Erzurumlu Dadaş, teyze, nine, kardeşlerimiz, çocuklarımız aynı duygu ile yolları aştılar. 140 sene önce bu vatan için şehit olmuş şu coğrafyada, şu tabyalarda 2000’e yakın şehidimiz vardı o gün. O sabah 2 saatlik bir mücadelede 600’ün üzerinde Erzurumlu 1500’e yakında askerimiz şehit olmuştu bu topraklarda. Onların ruhlarını yad etmek, şad etmek için geldik buraya. O şehitlerimizin yüzü suyu hürmetine Allah vatanımızı, milletimizi muhafaza etsin."





  



Aziziye Destanı

Yine kaplamış sessiz nağralar Aziziye Tabyaları ‘nı,
Yine rüzgarlar esip duruyor kan kokularıyla
Poyrazdan Kıble ‘ye,
Çimenler yine kankırmızı,
Çiçekler yine kankırmızı,
Yine kankırmızı otlar,
Tozlar-topraklar kankırmızı,
Kayalarda Nine Hatun ‘un tomurcuk açan nağraları,
Taşlarda Kasap Maviş ‘in vecde gelen kanları,
Bu tabyalarda şaha kaldırdı bir büyük iman
İnsanları.
Bir yaralı Erzurum boşandı bu tabyalara
Atardamardan fışkıran kan gibi,
Patlamaya yıllar yılı susamış
Volkan gibi…
Sabah ezanları henüz verilmekteydi minarelerden,
Bebekler daha süt üstündeydi,
Yaşlılar seccadelerde,
Birdenbire sopalar, değnekler, taşlar, satırlar belirdi
Ellerde.
Selin ovadan dağlara yürüdüğünü
Ömründe ilk kere gördü tarih,
Erzurum ‘dan Aziziye Tabyaları ‘na yukarı akan bir sel,
Bir insan seli,
Bir sel ki;
Dipten üste vuran, kükremiş depremler gibi,
Bir sel ki;
Her damlası bir insan,
Her damlası kadın, erkek,
Yaşlı, genç,
Her damlası
Can.
Satırlar işledi düşman etine-kemiğine,
Teberler, keserler, baltalar, taşlar,
Parçalandı uzuvlar,
Kopup savruldu başlar,
Kolu kalkmayan yaşlıların kolları kalkar oldu,
Kötürümler ayaklandı,
Dili açıldı dilsizlerin,
‘Allah! ..’ Deyip vurdu gelinler, kızlar,
Yaşlılar, gençler, sabiler,
Tabyalar tabya oldu olalı
Böyle savaş
Görmediler.
Kartallar gibi çullandı silahsız insanlar
Erzurum ‘a göz dikmiş düşmana,
Vurdular taşlarla, bıçaklarla, keserlerle,
Küreklerle, bellerle, kazmalarla,
Vurdular Çifte Minareler ‘in hakkı için,
Yakutiye ‘nim hakkı için,
Üç Kümbetler ‘in,
Tepsi Minare ‘nin,
Karanlık Kümbet ‘in,
Gümüşlü Kümbet ‘in hakkı için vurdular,
Toplarla, tüfeklerle gelen düşmanı
Durdurdular.
Ne civanlar, ne yaşlılar düştü bu toprağa,
Tabyalar için, yurt için, namus için,
Ne delikanlılar,
Ne kızlar,
Ne gelinler,
Ne bir kez acıdılar canlarına,
Ne canlarını esirgediler.
Mert gelmişlerdi bu dünyaya,Mert gittiler.
Neye uğradığını bilemedi ki; bile düşman,
Zira; dönmüştü tabyalar yiğitler harmanına,
Top-tüfek işleyemez olmuştu
Kızına, kadınına,
Bir yanda feryatlar, bir yanda Allahuekber ‘ler,
Savruldu tabyalar göklere tiftikler gibi,
Keserler indi tepelerden,
Şişler saplandı bedenlere,
Görünmez oldu toprak
Kesilmiş ayaklardan, başlardan, ellerden,
Nağralar nağralara karışıp indi
Yücelerden.
Onun için azizler kadar azizdir
Aziziye Tabyaları,
Onun içindir ki; dikilmiştir başları göklere,
O yüzden sarıp sarmalarlar kollarıyla Erzurum ‘u,
O yüzden kuşatırlar ufukları bir baştan bir başa,
Bilirler varlıklarını borçlu olduklarını
Dadaş ‘a.