Kitabın Adı: Tanıdığım Nâzım Hikmet
Yazarı: Orhan Karaveli
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım yılı: ocak 2008/6. Baskı
Sayfa adedi: 217
Kitap Hakkında:
“… Başını yakmaya çalışıyorlar. Ben tanırım, mert oğlandır o…”
Mustafa Kemal Atatürk
“… Orhan Karaveli ve Ömer Sami Coşar’la hemen her akşam yemeğe çıkıyorduk. Nâzım hastalığını unutmuştu. Şiirler okuyor; İstanbul’dan Boğaziçi’nden bahsediyordu. Canlanmış, neşelenmişti…”
Ekber Babayev
“… Orhan Karaveli, Nâzım’la Moskova’da konuşan son Türk gazetecisi. Nâzım’ı tanımak isteyenler için belgelere dayalı ayrıntılı bir çalışma…”
Yalçın Bayer
Kitaptan alıntılar:
Şurası kesin ki, şimdiye kadar kimse Türk dilinde bu kadar etkileyici bir şey yazmamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk
Nâzım kaçacakmışım gibi hâlâ avuçları içinde tutuyor elimi. Bir avuç yurt toprağını tutar gibi.
Bunları anlatırken bir de “kehanette” bulunmuştu: “Göreceksiniz” diyordu, “pek uzak olmayan bir gelecekte Rusya’dan Türkiye’ye her yıl milyonlarca turist gelecek ve ‘denizimizin, güneşimizin, yemeklerimizin’ tadını çıkaracaktır. Çünkü ‘bizleri’ ve ‘ülkemizi’ sevmeyen merak etmeyen bir tek Sovyet vatandaşına rastlamadım.”
Nâzım’ın üstelik tanığı da olduğum üçüncü kaygısı ise gömüleceği yerle ilgiliydi. Şiirinde “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” diyerek, sağlığında kavuşamadığı vatan toprağına hiç olmazsa ölünce kavuşmayı vasiyet etmiş adam! Daha ne desin? Bir de, Moskova’da bizlere söylediği, “Öldüğüme yanmam da...Nasıl olsa ergeç öleceğiz...Buralarda gömerler ona yanarım...” sözleri var.
Bir başka kaygısı da “hayatımın eseri” dediği Kurtuluş Savaşı Destanı’yla ilgiliydi. Şöyle dert yanmıştı Moskova’da bana:
“İstiklal Savaşımızı anlattığım bu destan hayatımın eseridir. Aslında tam 66 000 dizeden oluşacaktı. Hapishanedeyken yazmaya başlamış ve sonra devam etmiştim. 66 000 dizeden 46 000’i halen kayıptır.
Ayrılırken gözleri doluydu:
“Beni de alıp götüremeyeceğine göre, kucak kucak selamlarımı götür bari eşe dosta, herkese. Soran olursa, “Moskova’da bir Türk şairi Nâzım var” dersin. “Başı dimdik, Türklüğüyle...”
Biliyorum ki kaçıp Amerika’ya yerleşmenin vatanseverlik, kaçıp Rusya’ya yerleşmenin vatan hainliği sayıldığı bir garip ortamda yaşıyoruz.
Bir çete kurmuştuk arkadaşlarla. Hava kararınca, daha çok ‘gayrimüslimlerin’ oturduğu ‘Cadde-i Kebir (İstiklâl Caddesi) ile civarında dağılır ve buradaki düşman bayraklarını, özellikle Yunan bayraklarını utanmazca asıldıkları yerden indirir çöpe atardık.
Bir keresinde Beyoğlu’ndaki, tam da cadde üzerinde bulunan küçük ve sevimli ‘Ağa Camii’nin tepesine kocaman bir Yunan bayrağı çekilmiş olduğunu görünce delilere döndüm. Çatıya tırmanıp bayrağı yırttım ama oradan geçen devriyeler tarafından az daha yakalanıyordum.
Vatani görevini İstanbul’da bahriye eri olarak yapan “Uzun Mehmed” isimli uyanık bir “Karadeniz uşağı”, II. Mahmud’un fermanı gereğince yörelerinde, adına “kömür” denilen siyah taşlardan bulurlarsa bildirmeleri yönündeki subay öğütlerini unutmamış terhis edildiğinde. Cebine de birkaç tane koymuş bu “taşlardan” ve adına sonradan ‘Zonguldak’ denilen yöredeki bir dere ağzında takvimler 1829’u gösterirken bunlara rastlayarak ülkenin ve “Yakındoğu”nun –bugün bile- tek taşkömürü yatağını bulmuş. Padişah da 50 altınla ödüllendirmiş Uzun Mehmed’i. Üretime 1840’larda başlanmış ve o tarihlerde buharlı gemilere geçen donanma böylelikle yurtdışına bağımlı olmaktan kurtulmuş. Sonraki tarihlerde işletme imtiyazını ele geçiren Fransızlar buraya liman, mendirek, kömür yıkama tesisleri, lojmanlar filan kurmuşlar ve bölgeye de yakınlarındaki “Ereğli”nin adını vermişler. Rivayet olunur ki, Fransız mühendislerin topografya haritalarında, yakındaki 771 rakımlı “Göl Dağı” nirengi kabul edildiğinden buraya Türkçe-Fransızca karışımı “Zone Göl Dagh” yani “Göl Dağı Bölgesi” denmiş. Ve zamanla “”Zone Göl Dagh” “Zonguldak” olup çıkmış.
Yazılarında buram buram satılmışlık kokan o günlerin “Mütareke Basını”...”Kuvvacılar” ile onların başı hakkında...
Yunan Hükümeti’nin Müslüman halkımıza iyi niyet(!) beslediği bir zamanda bizim (sözde) milliyetçilerimiz Anadolu Müslümanlarının mallarına ve canlarına el uzatıyorlar.
Türklere ve Müslümanlara düşman, hilafet ve saltanatı parçalamak heveslisi; aslı, nesli, mezhebi ve meşrebi belirsiz bir serseri başı (Mustafa Kemal Paşa) Osmanlı tahtına tâliptir...
Kimdi bu “Spartakist” ağabeyler? İki genç adam üzerinde nasıl bir etkileri olmuştu?
Adını, Yunanistan’ın Peloponisos yarımadası’ndaki üç bin yıllık “Sparta” kentinden almış olan “Trakyalı” Spartacus, İsa’dan önce I. Yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun seçkin savaşçılarındandı. Bir gün isyan edip kurduğu, köle ve gladyatörlerden oluşan muazzam ordunun başında koskoca Roma İmparatorluğu’na nasıl kök söktürdüğü bilinen bir tarih gerçeğidir. Spartacus’un doksan bin kişiye ulaşan birlikleri Roma ordusu karşısında peş peşe inanılmaz başarılar kazanmış ama sonunda yenilmekten kurtulamamıştı (MÖ 71). Romalı komutanlar Spartacus’un on binlerce kader arkadaşını kılıçtan geçirdiler, o dahil binlercesini canlı canlı çarmıha gerip akbabaların parçalamasına terk ettiler ama –nerdeyse- iki bin yıl sonra “Spartacus” rüzgârı Avrupa’da bir kez daha esti. Bu rüzgâr Türkiye’ye, İnebolu’ya kadar ulaştı ve ‘Anadolu İhtilali’ne katılmak üzere yola geçen iki genç şairin aklını karıştırıp rotasını saptırdı.
Almanca’da tam adı (Spartaküs Birliği) olan “Spartakist”lerin ortaya çıkmasında başlıca etkenler Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895) gibi ideologların yanı sıra Rusya’da çarlığın temellerini sarsan 1905’in kanlı “Ekim Devrimi” ve sonra da Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na girmesiydi. Babası Alman Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri olan hukuk ve iktisat öğrenimi görmüş Karl Liebknecht (1871-1919) ile Yahudi kökenli Polonyalı Rosa Luxemburg (1870-1919) ve arkadaşları Alman Sosyalist Partisi’nin (SPD)savaştaki politikalarına karşı çıkarak, zamanla Almanya Komünist Partisi’ne dönüşen “Spartakist Hareket”i başlattılar (1916). 1919’da girişilen “Spartakist Ayaklanması” sırasında Liebknecht, Luxemburg ve kimi arkadaşları Berlin’in sağcı polis örgütü mensupları tarafından öldürüldü (1919) ama onların öncülük ettiği solcu girişimler özellikle başkent Berlin’deki gençlerin 7-8 Kasım (eski takvime göre 25-26 Ekim) 1917’de belli bir ivme kazanan “Bolşevik Devrimi”ne olan ilgisini büsbütün artırdı. Kurtuluş dönemlerinde dağıttıkları yasadışı “Spartakus Mektupları”ndan adını alan “Spartakistler” arasında, Osmanlı yönetiminin öğrenim için Almanya başkentine gönderdiği Türk öğrenciler de vardı. Savaş, Almanya safındaki imparatorluğun yenilgisiyle sona erince, çoğu, öğrenimlerini yarım bırakarak ülkeye dönen bu gençlerden bir bölümü de Milli Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’nun yolunu tutmuş ve kader Avrupa’da öğrenim görmüş, yirmi üç-yirmi dört yaşlarındaki bu, sol siyasi görüşleri benimsemiş deneyimli militan gençlerle daha on dokuzundaki “gözü açılmamış” iki genç adamı, Nâzım ile Vâlâ’yı, İnebolu’da buluşturmuştu.
Köylüler, kasabalılar, çarşaflı kadınlar, fesli, redingotlu ve eli bastonlu adamlar, kalpaklılar; omuzlarında boylarından uzun gibi görünen kocaman tüfekleriyle ayakları çarıklı “Kemalci” askerler; at arabaları, eşekli satıcılar, saman yüklü kağnılar, Topal Osman Ağa’nın kara başlıklı ve şalvarlı Karadeniz ‘uşakları’yla sürekli değişen bir tiyatro dekorundan farksızdı. ‘Millet Meclisi’ne yüz metre uzaklıktaki “Taşhan’ın önü! Taşhan...Adına Ankara denilen yirmi-yirmi beş bin nüfuslu bozkır kasabasının başlıca meydanı!...
“Bir de, Mustafa Kemal’le ‘ilk’ karşılaşmamı hiç unutmam. Yahu, ne biçim bir adamdı o? Böylesi gelmemiştir yeryüzüne!...desem yeridir.”
Sen
benim
minare boyunda çam gövdeme,
yumuşak
beyaz
bir kurt gibi girdin.
kemirdin!
...
Yumuşak
beyaz
kıvrılışlarınla
beynime giriyorsun
kemiriyorsun!
“Keşke daha uzun kalıp da Rusları yakından tanımak fırsatı bulabilseydin. Ne de olsa bizim gibi ‘Asyalı’dırlar’. Çilekeş, azla yetinen, sabırlı ve çalışkan insanlardır. Bize benzeyen o kadar çok tarafları vardır ki...Yüzyıllardır sürüp giden çıkar çatışmaları iki milletin birbirine yaklaşıp kaynaşmasına engel olmuştur. Hâlâ da oluyor. Oysa, bu iki ‘köylü millet’ birbirini biraz anlayıp kaynaşabilse aralarından su sızmaz. Şimdi bak cancağızım. ‘Türk-Amerikan dostluğu’ falan diyorlar. Ne ilgisi var Amerikalı’nın Türk’le, Türk’ün Amerikalı’yla? Fransız’ı da öyle, Alman’ı da...Hele o İngiliz?...Fırsat bulsa Türk milletini bir kaşık suda boğar. Eskiyi saymazsan, on yıldır bu ülkedeyim. Türkler aleyhine tek bir kelime duymadım ağızlarından. Binlerce mektup aldım Türkler’i merak eden, soran. Bıraksalar (!) milyonlarca Rus gidip tatilini Türkiye’de geçirir. Bir gün o da olacak elbet. ‘Allah aşkına’, Türk’le Rus mu yakındır birbirine hayat felsefesi ve yaşam tarzı bakımından, yoksa Türk’le Amerikalı veya İngiliz mi?
Ben yanmazsam
sen yazmazsan
biz yanmazsak
nasıl
çıkar
karanlıklar
aydınlığa...
Bugün Pazar
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa
gökyüzünün bu kadar benden uzak,
bu kadar mavi,
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum.
Dayadım sırtımı beyaz duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım.
Bir şiirini okuyup çok beğendiğini söyleyen Atatürk’e etrafındakilerin “komünist olduğunu” anımsatmaları üzerine şu cevabı vermişti ulu önder: “Ne olduğu kimi ilgilendirir? Şurası kesin ki, şimdiye kadar kimse Türk dilinde bu kadar etkileyici bir şey yazmamıştır...”
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime,
Resmimi, suratımı baş köşeye asarlar...
Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime,
Ardında taş duvarların her kaldığım zaman,
Ne arayan beni, ne soran...
Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu...
Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın.
İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli
Nasılsın?...
Abdülbaki Gölpınarlı da (1900-1982) Nâzım’ın bir şiirinde Namık Kemal’e dokundurmasını hazmedememiştir.
Bugünlük senin ağzını kullanacağım: ulan
Yalancı pehlivan!
...
Büyük Türk'e, Namık Kemal'e sövmek,
İçtiğin Moskof şarabının lezzetinden olsa gerek!
...
sırtlan tabiatlı nebbaş!
Ulaaan
Boynundan yaralı
Kızıllı, karalı
Engerek!
Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
Şiirin ,gökyüzü gibi,herkesinse
Sen Kızılırmak kadar bizimsin
En büyük ustası dilimizin
Canımız ciğerimizsin.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
Ne var ki, 20 temmuz 1936’nın “Boğazlar Hakkında Montreux Sözleşmesi” imzacı dokuz ülkeden biri olan Sovyet Rusya’da saklanmayan bir düş kırıklığı yaratmış ve dostluğa ilk gölgeler düşmeye başlamıştı.
Şeyh Bedrettin Destanı
Hep bir ağızdan türkü söyleyip,
Hep beraber sulardan çekmek ağı
Demiri oya gibi işleyip hep beraber
Hep beraber sürebilmek için toprağı
Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek
Yarin dudağından gayrı, her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek
için
Onbinler verdi sekiz binini
KARIMA MEKTUP
Bursa
Hapisane
Bir tanem!
Son mektubunda :
"Başım sızlıyor
yüreğim sersem!"
diyorsun.
"Seni asarlarsa
seni kaybedersem;"
diyorsun;
"yaşıyamam!"
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nâzıma!
Ben,
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...
Nasıl etmeli de ağlayabilmeli
farkına bile varmadan?
Nasıl etmeli de ağlayabilmeli
ayıpsız,
aşikâre,
yağmur misali?
Neylersin alışkanlık
için kan ağlarken yüzün güler
dikilitaş gibi dinelirsin yine.
Yavrum, erişmek ne müşkülmüş meğer,
anneler gibi ağlamanın yiğitliğine?
Hey Hikmet'in oğlu, Hikmet'in oğlu
Tuna'nın suyu olaydın,
Karaorman'dan geleydin,
Karadeniz'e döküleydin
Mavileşeydin,
Mavileşeydin
Geçeydin Boğaziçi'nden
Başında İstanbul havası
Çarpaydın Kadıköy iskelesine
Çarpaydın, çırpınaydın
Vapura binerken Memet'le anası.
3 haziran 1963 sabahı kapıya bırakılan gazeteleri almak için “dubleks” evinin giriş katına indi ve kapıyı açarken oracığa yığılıp kaldı. Birkaç saat sonra uyanıp yanına gelen Vera cebinde son şiirini buldu:
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm
Kars, Ardahan ve Boğazlar’ın birlikte kontrolü üzerine patlak veren şiddetli tartışmaya katılıyor, Rus “ev sahiplerinin” gözlerinin içine baka baka şunları söylüyordu:
“Burada Türkiyemin toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de, her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim. Vücudumdaki yirmi kilo kanı bu bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım...”
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
-öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani....
Orhan Karaveli
Orhan Karaveli 1930 yılında Ankara’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Londra Politeknik Okulu’nda öğrenimini sürdürdü. Yeni İstanbul, Milliyet, Vatan ve Cumhuriyet gazeteleri ile çeşitli dergilerde yazdı. Kişiler ve Köşeler, Koza/46-99 Şiirleri Pergamon Yayınları; Sakallı Celâl, Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Tanıdığım Nâzım Hikmet, Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak, Bir Ankara Ailesinin Öyküsü, Ali Kemal ve Görgü Tanığı Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Türk basınına 50 yılı aşkın süre hizmetleri nedeniyle 2004’te Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’ne değer görülen Karaveli, Basın Şeref Kartı sahibi. İstanbul’da yaşıyor; evli, üç çocuk babası.
Neydi Nâzım’ı burnunda tüttüğü vatanından uzaklaştıran, ona vatan haini diyecek, diyebilecek kadar ileri gitmeye sebep olan olay neydi, Atatürk’ün “Ben tanırım, mert oğlandır o.” dediği adam, 35 yıl niçin hapse mahkûm edildi? Bütün bu soruların cevaplarını Orhan Karaveli roman gibi anlatmış.
Kitap, tarih sırasına uygun yazılmış. Yazar kitabın başlarında Nâzım Hikmet’in şeceresine değiniyor ve anne tarafından dedesi ile baba tarafından dedesi hakkında bilgiler veriyor. Kim olup olmadığı beni pek ilgilendirmiyor. Merak edenler kitapta geniş bir bilgi bulacaktır. Kitap, Rus yazar Radi Fiş’in “Bir Anadolu Hümanisti Mevlana” adlı kitabında kullandığı yöntem gibi yazılmış. Yani, belgesele konu olan kişinin yaşam öyküsü anlatılırken, konuyla ilgisi bulunan şiirlerine de yer verilmiş. Dolayısıyla bunun türü şiirle karışık belgesel olabilir. Karaveli, yalnız Nazım’ı anlatmıyor bu kitapta. Nazım dönemindeki sağcıların düşüncelerini, bazı gazete yazarlarının Nazım’a nasıl baktığını, özellikle Ali Kemal’in Peyam-ı Sabah adlı gazetede yayımladığı yazılardan ikiyüzlülüğünü açıklıyor. Adı geçen kişileri, kitabın arkasındaki dipnotlar bölümünde açıklayarak, biz okurların kafasında oluşacak soru işaretlerini yok ediyor. Bazı kavramlara açıklık kazandırıyor. Şimdi Ali Kemal’in riyakârlığına gelelim. İngiliz taraftarı olarak bildiğimiz Ali Kemal’i, ilk olarak Turgut Özakman’ın kitaplarında okumuştum. Bu adamın ismi aklıma kazınmıştı. Çünkü Kurtuluş Savaşı’na yazılarıyla karşı çıkıyor ve halkı kışkırtıyordu. Ne bela adamdı bu Ali Kemal? Bu kitapta da görünce ismini hiç şaşırmadım doğrusu. Karaveli, tarihlerini vererek Ali Kemal’in herzelerini (zevzeklik, saçma söz) gün ışığına çıkartmış. Bakın neler diyor Ali Kemal: ”… Mustafa Kemal’in yaptığı nedir? İsyan!”, ”…İdam! İdam! İdam. Mustafa Kemal cezasını bulacak.” Ve dönek Ali Kemal İzmir’in kurtuluş gününde 180 derece dönecek ve dönekliğini tasdik edecektir kendi eliyle: ” İzmir kurtuldu. Türk’ün bayramıdır bu. Gayelerimiz zaten bir idi! Halen de birdir!…” (10 Eylül 1922) Nazım Hikmet Ali Kemal gibilerinden Mustafa Kemal gibi ağzının payını alacaktır! Mesela 1977’de T.C. Kültür Bakanı Prof. Rıfkı Danışman,” Nazım Hikmet için anma töreni suçtur. Onu vatanperver, milliyetçi, memleketin birlik, beraberlik ve yücelmesi için ömrünü vermiş insanlar arasına katmak kimsenin aklına gelmemeli ve bu tür teşebbüslere kimse tevessül etmemelidir. Nazım’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi mümkün değildir…” Her Gün yazarı Yaşar Okuyan da Nazım’ı topraktayken bile dürtüyordu: ” Vatan hainliği tescil edilmiş bir müseccel komünist olan Nazım Hikmet’in doğumunun 75’inci yıldönümünün törenlerle kutlanması ibret vericidir…” Sabah yazarı Mustafa Yıldırım da şairimize verip veriştirecektir: ”Komünistler Hikmetof mel’ununu (lanetlenmiş kişi) yurt çapında büyük gördüklerine göre, koca vatanı mezar diye ona parsellemek eyleminde haklı mı sayılacaklardır…” Anlayacağınız ünlü şairimiz mezardayken bile rahatsız edilmiş, ölen adamın arkasından cahilce konuşmalara devam edilmiştir. Nazım’ın eserleri daha yeni yeni rahatça basılmaya başlanmıştır. Çoğu yazar gibi Nazım’ın da hayattayken değeri anlaşılmamıştır. Bırakın yaşarken eleştirilmeyi, ölümünden 14 yıl sonra bile hak ettiği değeri görmemiştir. Nedense Türk milleti yok ettiği insanları öldükten sonra yâd ediyor. İşte Adnan Menderes ve iki arkadaşı, işte Nazım Hikmet, işte Aziz Nesin, işte Deniz Gezmiş… Ve adlarını hatırlayamadığım birçok değerli adam. Türkiye’de tabir-i caizse jeton geç düşüyor. Maalesef olan bu ülkeye oluyor. ABD’nin yanında olmak suç değilken, Sovyet Rusya’nın yanında olmak cezalandırılıyor. Dinciler ellerini kollarını sallaya sallaya ülkelerinde cirit atarken, Nazım gibi mert ve vatanperver insanlar toprağından uzaklaştırılmanın ezikliğini yaşıyorlardı. Ekseriyetle Cumhuriyet gazetesi dincilere karşı kararlı bir duruş sergiliyor, Nazım Hikmet’e yapılanları şiddetle kınıyordu. İlhan Selçuk, 18 Aralık 1964 günü “Pencere” sinden şöyle haykırıyordu (kısaltarak alınmıştır) : ”Bir şairin komünist olması eğer onu kendi vatanından, kendi dilinin edebiyatından silmek için yeter sebep olsaydı dünya edebiyat tarihinin çetelesini tutmak pek zor olurdu… Komşumuz Yunanistan’ın şair ve yazarlarına reva görmediği muameleyi Nazım Hikmet’e yaparız… Biliyorum ki kaçıp Amerika’ya yerleşmenin vatanseverlik, kaçıp Rusya’ya yerleşmenin vatan hainliği sayıldığı garip bir ortamda yaşıyoruz…” İşte yazarların ağzından Nazım Hikmet. Şiirlerinde buram buram vatan kokan Türk şairi Nazım, öldükten sonra bile konuşulmaya devam ediyordu. Onun değeri her zamanki gibi yıllar sonra anlaşılacaktı.
Nazım Hikmet’i başkaca tanıdım bu kitap sayesinde. “Nazım Hikmet” adlı yazımda, Nazım Hikmet’in Türk düşmanlığı yaptığını yazmış ve vatanperver olmadığını, vatanını sevseydi ülkesinde kalacağını söylemiştim. Yanıldığımın gayet farkındayım. Orhan Karaveli, cidden aklıma takılan sorulara bir bir cevap veriyor. Üzerinde çok konuşulan şairimiz, belki de üzerinde en çok durduğumuz Türk şairi olma sıfatına haiz şair, Bahriye Mektebi’ne gider ve orada 1917–1919 arasını kapsayacak şekilde iki yıl öğrenim görür. Malumunuz ki bu yıllar Osmanlı için sancılı geçmektedir. Daha yeni I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Osmanlı ordusu, savaşın en büyük hezimetini elini kolunu bağlayan Mondros Ateşkes Antlaşması ile yaşamıştır. Bunun akabinde Sevr gelmiştir bildiğiniz gibi. Nazım Hikmet subay olacakken bu tür haberlerin yayılması üzerine vatanın boğazını sıkan düşmanlara kanlı bir cevap verebilmek uğruna subay olmaktan vazgeçiyor ve keyfi davranışlarla amirlerinin gözüne batıyordu. Sırf o değildi milleti için kendini feda etmek isteyen; sınıf arkadaşı Vâlâ Nurettin de sınırların dışına çıkıyordu. Vâlâ Nazım ile “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kalın eserini yazabilecek kadar yakın arkadaştı. Bu kitapta Vâlâ Nazım ile geçirdiği yılları yazıyordu büyük ihtimalle. Nazım’ın- a’nın üzerinde uzatma işareti olduğunu unutmayın- dayısı Ali Fuat Paşa Moskova’ya elçi olarak gönderilince, Nazım kendisini orduya sokabilecek bir yakınının ülkeden uzaklaşmasından büyük üzüntü duyar. O sıralar, bildiğiniz üzere, padişah ve yanlıları Kurtuluş Savaşı’na Mustafa Kemal’e tevkif emri verebilecek kadar taraftar değildi. Mustafa Kemal, Vahdettin tarafından Trabzon ve çevresinde çıkan Pontus Rumlarına olan ayaklanmayı durdurması için Karadeniz’e gönderilir. Mustafa Kemal burada üniformasını çıkartarak padişaha bağlılığını resmen iptal eder ve o eşi benzeri olmayan, sayfalar dolusu destanımız adını tarih sahifelerine kazımaya başlar Türk milletiyle. Böyle bir ortamda, yukarıda değindiğim gibi, bir de basın milli mücadelecilerin üstüne gidiyordu. Padişahın adamları Mustafa Kemal ve arkadaşlarına tehditler yağdırıyor, padişah taraftarlarına methiyeler düzüyordu. Ajanlar etrafta kol geziyor, milli mücadeleye çamur atmaya ant içmişlerdi. İşte Nazım tüm bu sebeplerden dolayı Kurtuluş Savaşı’na katılamadı. Eğitimini yarıda bıraktığı için askerliğini yapmış da sayılmadı. Bu askerlik sorunu sonradan başına büyük bela olacaktı.
Nazım dayısı Ali Fuat Paşa olmasına rağmen, bir türlü Kuvayi Milliye’ye alınmadı. O sıralar adını bile yeni yeni duymaya başlamıştık diyor Nazım komünizmin ve Çarlık Rusya’sının yıkılmasının. Dolayısıyla Nazım o sıralar komünist propagandacılığı yapmakla kesinlikle itham edilmemişti. Nazım sonradan komünist olacaktı “talihsiz” bir biçimde. Ve Nazım uzun süren, yorucu yolculuğuna hazırlandığının farkında değildi. Bu kadar yıl hapishanede yatmasına rağmen 66000 dizelik bir Kurtuluş Savaşı Destanı’nı, onca senaryo, binlerce dizelik şiirler, roman yazdı. Bu adamın büyüklüğü işte burada yatmaktadır. Ama yazık olmuş bu destana, çünkü 66000 dizenin 46000’i kayıpmış. Bir de diğer on binin sağcı-solcu kavgalarından nasibini aldığı düşünülürse, kıymetli yazarımızın mezarda kemiklerinin sızladığından şüphem yok. Çünkü, Orhan Karaveli böyle olabileceğini düşünüyor ve Nazım’ın eserlerini basmanın ve komünist kitaplar barındırmanın yasak olduğu ülkemizde 1960 ile 1980 arasındaki dönemde bu dizelerin yakılıp yıkılmasına ihtimal veriyor. Bazı şiir dergilerinde Nazım’ın şiirleri boy gösteriyormuş, ama sağcılar bu adamların yakasını bırakmıyormuş. Bazı şiir kitapları ise, el altından basılıyormuş ancak. Nazım yılmak bilmeyecekti hayattan ve dolu dolu, severek, coşkulu yaşamaya devam edecekti her ne kadar yoksul işçi kesimini temsil etse de.
Nazım’ı ateşi hiç sönmeyen bir komünist yapan neydi? Nazım niçin vatanında kalıp, komünizmi savunmadı da gitti Sovyet Rusya’sında kalıp ateşli bir komünist oldu? Orhan Karaveli bu sorulara tek tek cevap buluyor. Nazım’ı etkiliyen insanların varlığından bahsediyor. Evet, Nazım’ın çevresinden oldukça etkilendiği muhakkaktır. Tam hatırlayamıyorum Nazım’ı kimin etkilediğini, ancak şairin dayısının Moskova’da olması onu Rusya’ya gitmeye itiyordu. Şunu söyleyebiliriz ki Nazım durduk yere komünist olmadı, düşündü taşındı ve bu mefkûreye kendini adadı. Keşke Nazım bu nazariye ile tanışmasaydı. Tekrar belirtmekte yarar görüyorum ki Nazım bir ideolojiye körü körüne bağlı kalmanın bir tezahürüydü. Orhan Karaveli Moskova’ya gitmeden önce arkadaşının tavsiyesiyle Şevket Süreyya’nın “Suyu Arayan Adam” kitabını okumuş. Bu kitaba değiniyor yazar ve hulasa, Nazım röportörün sorusu üzerine Şevket Süreyya’nın ülkedeki ilk darbeyle sisteme uyumlu hale geldiğini ve yollarının ayrıldığını belirtiyor. Nazım, ”Uygulamalar ve uygulayıcılar yanılabilir, ama ilkeler doğrudur, kalıcıdır, insanlığın yararınadır.” diyor. Şunu anlamakta zorluk çekiyorum: Beni Stalin yarattı, hafız-ı Kapital olacağım-bu sözler okuduğum diğer iki kitapta geçiyor- gibi laflar eden Nazım nasıl oluyor da Stalin gibi barbar bir diktatörün kulu kölesi oluyordu? Ki Stalin, Adolf Hitler’den farksızdı, soykırım yapmakla ünlenmişti. İlkeler kalıcıydı belki, ama ilkeleri uygulayanlar gidiciydi. Bu gidiciler adam gibi komünizmi uygulasalardı, belki de dünya daha farklı olurdu. K.Marx size, “Gidin, şu ırkı parçalayın.” mı dedi efendiler? Belki Lenin dönemi daha iyidir Stalin döneminden. Hatta kitapta da yazdığı üzere, Lenin asabi davranışlarıyla dikkat çeken Stalin’i uzaklaştırmaktan yanaymış ve Stalin’in kesinlikle başa geçmemesi gerektiğini vasiyetinde bildirmiş, ama vasiyetin bu kısmı sümen altı edilmiş. Bu vasiyetin tam metni bilmem kaç yıl sonra ortaya çıkmış. Dolayısıyla komünizme sistematik katkılar sağlayan Lenin ile kanlı diktatör Stalin’i farklı değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Şu bir hakikat ki Nazım maalesef koyu bir komünistti.
Peki, Türk hükümetinin hiç mi hatası yoktu bunda? Nazım’a sırf komünist diye pasaport vermemek çok adil bir hareket miydi? Askeri isyana teşvik etmek suçundan iki ayrı mahkemeden toplam 35 yıl hapis istemiyle yargılanan şair 1938’de hapishaneye girecek ve 12 yıl demir parmaklıklar arasında hayatını sürdürecekti. Nazım’ın 35 yıllık cezası 28 yıla indirildi. Peki, orduyu isyana teşvik mi etmişti gerçekten? Şiirlerden hareketle böyle bir karar alınıyordu. Nazım’ın şiirleri buram buram komünizm kokuyordu. Nazım burada her gün odasını temizler ve her yeni güne merhaba dermiş. Peki, bu arada M. Kemal hiç mi yardım etmemişti Nazım’a? Nazım, Mustafa Kemal’i iki kez görmüştü. İlk gördüğünde şiirlerini okuma fırsatı yakalayacakken, gelen acil bir telgraf her şeyi bozdu. Mustafa Kemal için Destan’da şu şiiri yazacaktı Nazım Hikmet:
“Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı
…
Bıraksalar
…
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”
1938, Mustafa Kemal’in bitap düştüğü ve hasta olarak yatağında yattığı yıldı. Nazım Hikmet de tam o yıl hapishaneye girecekti. Mustafa Kemal’den yardım gelir umuduyla bir mektup yazdı ona. Mektubunda hülasa suçsuz olduğunu belirtiyordu (Bu mektubun tam metni kitapta mevcut.) Maalesef, belki de Nazım’ı hapisten kurtaracak bu mektup, Mustafa Kemal’e ulaştırılmadı. Bir yoruma göre, yatağında yatan Mustafa Kemal’e daha fazla acı verilmek istenmiyordu. Mareşal Fevzi Çakmak’ın bunda büyük bir rolü olduğu kuşkusuzdur. Çünkü, kitapta hep Fevzi Çakmak’ın Nazım Hikmet’i sevmediği ima ediliyor.
12 yıl Nazım hapishanede yattı ve 1950’de DP’nin iktidara gelip af çıkarmasıyla beraat etti. Nazım, hapisten sonra da rahat bırakılmadı ülkesinde. Düşmanları onu tehdit ediyordu “iki elim yakanda” dermişçesine. Nazım bu baskılara dayanamayarak Moskova’ya gitti. Ölünceye kadar orada yaşadı. Kaçak olarak birkaç kez ülkesine geldi. Rahat bir yaşamı vardı Nazım’ın Moskova’da. Hem senaryo yazıyor hem de şiirlerini satıyordu. Rusça’yı Marx’ın Das Kapital’ini okuyabilecek kadar iyi biliyordu. Türkçe’ye de çok hâkimdi Nazım. Hece, vezin nedir bilmezdi. Kafasına göre şiirler yazıyordu. Kendine has bir üslubu vardı. Türkçe’yi bazı Türk şairlerinden daha iyi kullandığı söylenebilir. Birden fazla kadınla evlenen Nazım’ın hayatı resmen film gibiydi. Bunca savrulmanın arasından durmak bilmeyen çalışma arzusuyla onlarca eser bıraktı geriye. Nazım askerliğini yapmamış sayıldı, çünkü eğitimini yarım bırakmış, subay olamamıştı. Yıkılmış bir imparatorluğun subaya ihtiyacı kalmayacağını düşünerek isyan ediyordu üstlerine. Subay olup da ne olacaktı? İşsiz kalacaktı. Aftan yararlanan Nazım’a hemen askerlik uyarısı geldi. Nazım bir türlü düzlüğe çıkartılmıyordu, birileri şairin devamlı peşindeydi, mezara kadar kovalayacaklardı onu. Askerliğe çağırıldığını öğrenen Nazım bu iş içinde bir bit yeniği olduğunu sezmişti. Onu askerde öldürecekler ve “Kaçarken vurduk.” diyeceklerdi. Nazım’ın korkması doğaldı. Askere gitmeye hiç niyeti yoktu. Doğru Moskova’ya kaçacaktı.
Nazım Hikmet vatanını seviyordu. Onun tek suçu komünist olmaktı. Hiçbir zaman gizlemedi komünist olduğunu, ikiyüzlülük göstermedi. Yaşamanın güzel olduğunu savundu. Romantik komünistti Nazım Hikmet, Saime-Timms ve Edward’ın dediği gibi. (Deneme Yayınları)