31 Aralık 2011 Cumartesi

13 ve özenti üzerine








On üçten korkan (...)lar

Bu memlekette Tanzimat'tan beri birçok Efruz Bey, birçok Karanfilzade Tarçın Efendi yaşar. Eskiden alay konusu olurlardı, şimdi (...)"rol modeli" yapıldılar.
Bunlar Müslüman'dırlar ama Hıristiyan yortusu kutlarlar.
Hayır, "yılbaşı kutlamasını" kastetmiyorum, o bir bayram değildir. Profesör Einstein'ın hatırlattığı üzere "sonu olmayan insan ahmaklığının" ürünü, bir takvim cilvesiyle sevindirik olma fırsatıdır.
Bunlar Noel kutlamazlar ama Noel Baba severler. Üzeri süslü çam ağacı muhabbetini de "alt tarafı bir haftacık kaydırarak" yılbaşına almışlardır. Belki Noel Baba da bir haftalık gecikmeyle şömineden gelecektir. (Cem Yılmaz'ın deyimiyle, hepimiz mis kokulu çam ormanları içinde, "müstakil" ve şömineli evlerde yaşadığımız için!) Bu saçmalık onlara tuhaf gelmez.
"Sevgililer gününü" çok severler örneğin, Ermiş Valentinus umurlarında olmasa bile.
Bu (...) burjuvaların çocukları son yıllarda "cadılar bayramı" da kutluyorlar... Eskaza "kandil" kutlamaya kalksalar ana baba paniğe kapılacaktır, "eyvah, yavrumuz şeriatçıların etkisi altında kaldı" diye, hemen cumhuriyet mitingine koşacaklardır.
Bunlar salı günleri rahatsız olurlar. "Salı sallanır" derler.
Türkler İstanbul'u bir salı günü ele geçirdikleri için!
Müslüman Türk, bir Yunanlı'nın üzülmesi gereken günü uğursuz sayıyor.
Rum komşularıyla "empati" mi yapıyor?
Hayır, yalnızca kafası çalışmıyor.
Bunlar 13 rakamından da Allah gibi korkarlar.
Niçin? Hazret-i İsa'nın "on üçüncü" havarisi Yuda onu Romalılar'a ihbar ettiği için. (Oysa bunun böyle olacağını, olması gerektiğini İsa bizzat kendisi Yuda'ya söylemişti de adam inanmamış, dehşete kapılmıştı...)
Müslüman Türk'ün ne bilmemneresinedir yahu Yuda'nın kaçıncı havari olduğu?
Yahudi inancına göre de, yeni öğrendim, on üçüncü harf "mem", yani "m", ölüm anlamına gelen "maved" kelimesinin ilk harfi olduğu için uğursuzmuş.
One minute!
Bize ne bundan? Bizim alfabemizde "ö" harfi on dokuzuncu harf, biz de onu mu uğursuz sayacağız?
Ahmaklığın sonu var mı? Albert Einstein'a sorarsanız, yok.
Batı uygarlığı bu 13 meselesini çok ciddiye almıştır. Otellerde 13. kat yoktur (13. kata 14. diyerek Tanrı'yı kandırıyorlar.) Uçaklarda 13. sıra yoktur (13'te oturan enayi 14'te oturduğunu sanır.)
Eh, biz Batı'dan takvimi, saati, şapkayı, alfabeyi, hukuku alacaktık da bu zırvayı mı almayacaktık?
Türk Hava Yolları şimdi saçmaladığını anlamış, uçaklara 13. sırayı artık "koymaya" karar vermiş.
Fakat "turistik" açıdan iyi etmemiş. Madem ki bu Batılılaşma yoluna girdik, "teamüle" uyması gerekirdi.
Çünkü çok kişi korkacak, o sırada oturmak istemeyecek.
Uçak düşerse herkes kurtuluyor da bir tek o sırada oturan ölüyor herhalde!
Ne demişti Einstein? Adam koskoca profesör, elbet bir bildiği vardı...(Engin Ardıç)

Son söz: İğneyi kendine çuvaldızını başkalarına...(Bu dokundurma şahsıma/çekirdek aileme)






Diliyorum: Yeni yıl ülkemize/ailelerimize/insanlığa/hepimize barış/sağlık/huzur/mutluluk/güzellikler getirsin.


sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?




30 Aralık 2011 Cuma

Brüksel Lahanası




Kitabın Adı: Brüksel Lahanası

Yazarı: Jake W Stephenson

Yayınevi: Alfa

Basım yılı: Şubat 2006

Sayfa adedi: 319

Avrupa Birliği’nin kalbi olan Brüksel sıcak terör tehlikesiyle karşı karşıya... Kentin merkezine atom bombası yerleştirdiğini söyleyen teröristler, Brüksel’i yeryüzünden silmekle tehdit ediyor. Alarma geçen Belçika polisi işin içinden kendi imkanlarıyla çıkamayınca Türk polisinden yardım istiyor. Türk Emniyeti’nin devreye girmesiyle Avrupa’nın kaderi ‘Türk zekası’nın ellerine teslim ediliyor. Ancak patlama günü yaklaştıkça gerginlik tırmanıyor. Belçika’nın güvenlik birimlerini ve siyasilerini birbirine katan bu inanılmaz komplonun arkasında hangi terör örgütü var? Belçika Hükümeti teröristlerin blöf yaptığına mı karar verecek, yoksa istedikleri 1 milyar Euro’yu ödeyecek mi? Brüksel-Ankara-Zürih üçgeninde geçen bu üç haftalık nefes kesen kovalamacanın sonunda kazanan kim olacak? Brüksel Lahanası, bir solukta okuyacağınız, nefis, ironik bir polisiye.


Kitaptan alıntılar:

Türkiye’nin, ‘dost ve müttefik’ olarak nitelendirdiği bazı Avrupa ülkelerinden son 40 yıl içinde yediği ‘kazık’lar, Türkiye’yi seven, Türkiye’de yaşayan bir kişi olarak beni düşündürmekteydi. Avrupa ülkelerinin her fırsatta Türkiye’ye karşı sergilediği iki yüzlü tutum ve davranışlarını, bu da yetmezmiş gibi, ‘senin teröristin kötü, benim teröristim iyi’ şeklinde özetlenebilen bilinçli yaklaşımlarını görebiliyordum. Avrupa açıkça ‘çifte standart’ uyguluyordu.



(...)


Bana bu kitabı yazdıran, Türkiye’ye duyduğum sevgi ve Avrupa’ya duyduğum öfkedir. Yazdım mı? Yazdım. Okuyan okur, okumayan ‘gargara’ yapar.


Kitapta yazdığım her şey yalandır! Belçika, KESİNLİKLE "teröristleri koruyan ülke" değildir. Belçika'da ve Avrupa'da Türkler aşağılanmamaktadır. Belçikalılar Türkleri çok severler. Belçika, Türkiye'den çok daha büyük, çok daha uygar ve çok daha etkili bir ülkedir. Türkiye, aslında hiçbir işe yaramayan, hiçbir konuda sonuç alamayan cahil insanların yaşadığı çok kötü bir ülkedir. Türkler kafalarına kırmızı fes giyerek dolaşırlar. Aynen Avrupa gazetelerinde yayımlanan bütün karikatürlerde gösterildiği gibi :)
Belçika konusunda gerçekten öfkeli ve tereddütlüydüm.

Oturup yıllarca uğraşırsın, on tane ülkeyi razı edersin, toplam nüfusu Hakkâri’den az bir ülke gelir Türkiye’yi veto eder. Sonra bir de bakarsın ki veto sürecini bir başka ülke finanse etmiştir. Kim ulan bu ülke diye araştırırsın, Türkiye’yi desteklediğini her fırsatta açıklayıp puan toplayan büyük bir ülkeye toslarsın. Dışişleri Bakanı daha iki hafta önce Türkiye’ye gelip Başbakan’ın elini sıkmış, yanaklarından öper gibi yapıp TV kameralarına şirin görünmüştür.

Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden gelen katılımcıların ortak sohbet konusu, birden ‘Caretta Caretta’ olarak bilinen deniz kaplumbağalarına kaydı. Sohbet devam ederken İsviçre’den geldiği yakasındaki karttan anlaşılan orta yaşlı bir bey, affedersiniz ‘yırtık dondan çıkar gibi’ söze girdi ve TÜRKİYE’nin Akdeniz kıyılarında çok ciddi çevre cinayetleri işlemekte olduğunu, kaplumbağaların yumurtladığı plajlara beton döküldüğünü, ‘Dalyan’ olarak bilinen bir kıyı yerleşmesinde Türklerin, yumurtlayan kaplumbağaları eğlence olsun diye tüfekle vurduklarını yüksek sesle anlatmaya başladı.

“Murat hızını alamadı, ‘Hayatınızda hiç Türkiye’ye geldiniz mi?’ diye ikinci bir soru sordu.”

“Kötü bozmuş adamı.”

“Evet, adam bocaladı, İsviçre Tarım Bakanlığı’nda çalıştığını ve Türkiye’ye hiç gitmediğini anlatmaya çalışırken Murat adamı bir kere daha susturdu. 200 yıl kadar önce Akdeniz’deki kaplumbağaların Fransa, İspanya, İtalya, Yunanistan kıyılarında da yumurtlayabildiğini, bugün ise yumurta bırakabilecekleri yegâne yerin Türkiye kıyıları olduğunu hatırlattı. ‘Denize kıyısı olmayan bir ülkenin temsilcisi olarak Fransa, İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkelerin sahil şeritlerindeki 200 yıllık betonlaşmanın hesabını da bu ülkelerden sormayı düşünüyor musunuz?’ şeklinde bir soru daha yöneltti. Adam çok bozuldu. Murat’a, ‘Siz Fransız mısınız?’ diye sorunca Murat da sol elinin orta parmağı tavandaki avizeyi gösterecek şekilde elini yumruk yaptı, adamın burnuna doğru tuttu, ‘Ben Türk’üm,’ dedikten sonra arkasını döndü, yürüdü, gitti. Dinleyenlerin tamamının kahkahayla gülüp İsviçreliyi alaya aldığını hatırlıyorum.”

“Baktınız mı bant kayıtlarına? Herif konuşurken elektronik ses karıştırıcısı kullanıyor muydu yoksa kendi sesi miydi?”

“Galiba kendi sesiydi amirim. Emin olmak için bakmam lazım.”

“Hemen bak, bekliyorum.”

Parmaklarıyla masanın üzerinde trompet çalarak bekledi.

“Alo? Kendi sesi amirim. Elektronik ‘distorsiyon’ yok.”

“Şimdi sıçtım gagana Volkan Bey.”

Bağırdığını farkedince sesini alçalttı. “Evladım, hemen bant kaydını sayısallaştırın ve ses karakter grafiklerini çıkartın. Ayrıca çok temiz bir bant kopyası yapın.

“Malum hedefe baskın sırasında bu şahıs ‘cordless’ telefonun ‘interkom’ hattından bizim timle görüşme yaptı ve bizimle dalga geçti. Bu arada da kendi sesini kullanmak gibi bir hata yaptı. Şimdi elimizde şahsın gerçek ses karakter grafikleri var. Yani sesli bir parmak izi yakalamış olduk.”

“Bir Türk, başka bir Türk’ü telefonla arıyor, ‘Brüksel’e atom bombası koydum, ver bana 1 milyar euro,’ diyor! Bu ne biçim bir rezalet! Bu nasıl bir...”

Yeri geldiğinde ‘taşeron’ olarak kullanılmak üzere Belçika’da koruma ve kollama altında tuttukları bazı grupların Avrupa Birliği kara listesine alınması halinde söz konusu örgütlerin mecburen tekrar isim değişikliği yapması gerekecekti.

Satranç, bazı düşünürlere göre kanlı bir savaş oyunudur. Vurursun, kırarsın, en sonunda ayakta kalan taraf galip gelmiş olur. Bazı düşünürler ise satranç oyununu zekâ ve strateji çatışması olarak nitelendirirler. Satranç taşları, kılıcından kan damlayan savaşçıları değil, iyi planlanmış bir kareografinin aktörlerini simgeler.

Satranç, 8x8 yani 64 kareden oluşan ‘iki boyutlu’ fiziksel bir ortamda oynanır ama satranç süreci, aslında iki boyuta sığmayacak kadar derin, karmaşık ve zengindir.

İki boyutlu ‘satranç tahtası’ üzerinde gözle izlenebilen basit satranç hamleleri, sıradan izleyici için mekanik bir çatışma görüntüsünden ibaret kalmaya mahkûmdur. Oyunun neticesini belirleyen esas faktörlerin; bilgi, deneyim, öngörü, ısrar, kararlılık, tehdit, stratejik planlama ve zamanı iyi kullanma gibi gözle izlenemeyen kavramlar olduğunu bilenlerin sayısı zannedildiğinden daha azdır.

Oyuncunun, yeri geldiğinde ‘gambit’ verecek kadar gözü kara, yeri geldiğinde benzer hamleleri bıkmadan usanmadan yirmi kere tekrarlayabilecek kadar sabırlı, kimi zaman ‘yırtıcı’, kimi zaman düşmanın açığını yakalamak için pasif beklemeyi becerebilen kimliği, oyun sırasında diğer belirleyici faktörler olarak ortaya çıkar.

Nizami satranç müsabakalarında, her şeyden önemlisi, ‘zaman’ faktörüdür. Çok bilgili, çok deneyimli, çok donanımlı bir oyuncu, eğer zamanı iyi kullanmayı beceremiyorsa, görece daha zayıf bir oyuncu karşısında yenilebilir. Oyun sonuna gelindiğinde kuvvetli oyuncu taş fazlasına sahip, pozisyonu daha kuvvetli olabilir, hatta karşı tarafı kötü bir biçimde sıkıştırmış gibi görünebilir. Eğer üstün durumdaki oyuncunun süresi giderek azalmışsa ve son hamleleri telaş içinde yapmak zorundaysa ya peş peşe hatalar yaparak oyunu kaybeder ya da satranç saatinin kırmızı bayrağı MAT hamlesi yapılamadan düşer ve oyun yine yenilgiyle biter...

“Şimdi bak Kemal, bu Amerikalı bize ve Belçikalılara yardım ediyor, tamam, teşekkür ederiz ama prensip olarak yalan söylüyor. Sana verdiği bilgileri içeren bir telefon görüşmesinin ‘tesadüfen’ yakalanması bütünüyle ‘hikâye’dir. Tesadüf mesadüf yok. Herifler Kuzey Irak ve çevresindeki tüm telefon görüşmelerini uydu linklerinden yararlanarak izliyorlar ve tarıyorlar. Böyle bir sisteme sahip olduklarını gizlemek için de, tesadüf gibi bahanelerle topu taca atıyorlar.”

“Siz her gün dünya atmosferine kaç ton zehirli gaz eklendiğini, dünya denizlerine ve nehirlerine kaç ton kimyasal zehir içeren zararlı madde akıtıldığını hiç düşündünüz mü? Bu zehirli atıkların her gün dünyanın çeşitli yerlerinde kaç yüz bin kişiyi öldürdüğünü, sakat bıraktığını biliyor musunuz? Gazetelerde ‘ozon tabakası delindi’ diye okuduğunuz haberler ya da ‘küresel ısınma’ denen felaket, acaba nereden kaynaklanıyor?”

Volkan’ın giderek artan bir tempoyla konuşmasından heyecanlanmaya, sinirlenmeye başladığı anlaşılabiliyordu. Hiç hızını kesmeden devam etti:

“Gelişmiş ülkelerin imal ettiği kimyasal ve bakteriyolojik kitle imha silahları arada bir ortaya çıkan ‘antrax’ benzeri salgınlarda acaba kaç yüz bin kişiyi öldürdü dersiniz? Gelişmiş ülkelerin saygın ilaç şirketleri, Afrika başta olmak üzere yoksul ülke halkları üzerinde bedava deney yapıyorlar, haberiniz var mı? Acaba ‘gelişmiş’ ülkelerde üretilen bu ilaçlar neden ‘gelişmiş’ ülke insanları üzerinde denenmiyor da Afrika’da her gün binlerce kobay ölüyor?”

Murat, davranış uzmanına baktı. “Sözünü kesme, bırak dilediği gibi konuşsun’ anlamını taşıyan kaş-göz işaretini alınca dinlemeye devam etti.

“Dünyanın gelişmiş ülkeleri tarafından üretilen tanklar, toplar, bombalar, tüfekler, uçaklar, füzeler kimler tarafından kimlere satılıyor? Savaşan tarafların kullandığı silahlara bakıldığında, çoğu kez iki tarafta da aynı silah markalarına rastlanmıyor mu? Acaba bu savaşlarda her yıl kaç yüz bin kişi acı çekerek ölüyor?”

Volkan, hızını almış kamyon gibi ‘bodoslama’ devam ediyordu:

“Şimdi size soruyorum. Bütün bu kimyasal atıkları, mikrobiyolojik projeleri, ilaç deneylerini yapanlar, silahları üretip satanlar ‘başarılı, zengin ve saygın birer işadamı’ olarak ortalıkta dolaşmıyorlar mı? Hatta bu ‘başarılı ve saygın’ işadamları çoğu zaman siyaset sahnesine çıkıp ülke yönetimlerinde önemli roller almıyorlar mı?”

Dünya nüfusunun toplam 30 milyondan az olduğu günleri, yazılı tarih sayfalarında bulmak mümkün değil. O günlerdeki haberleşme, olsa olsa duman işaretleriyle veya davul, dümbelek, boru sesleriyle yapılıyordu denebilir.

Antik çağlardan itibaren aynalarla güneş ışığını yansıtmak, güvercinin ayağına not yazıp uçurmak, gönderilecek mesajı parşömen sayfaya yazıp atlı ‘ulak’lara vermek gibi yöntemlerin, haberleşme hızını önemli derecede arttırdığı, genel kabul görür.

1837 yılında Samuel Morse isimli mucit tarafından bulunan ‘telgraf’ makinesinin günlük hayata girmesiyle, insanlar arasındaki haberleşmenin dev bir sıçrayış yaptığı kesin olarak söylenebilir. 19. yüzyıl sonlarında toplam nüfusu 1.5 milyara erişen dünyamızda, ülkeler ve kıtalar arasında başlayan bilgi aktarımı telgraf telleri üzerinden yaygınlaşmıştır.

Günümüzde kullanılan elektronik haberleşme tekniklerinin ‘bir numaralı sorumlusu’ Morse ise, ‘iki numaralı sorumlusu’ da Marconi olarak kabul edilmelidir. Marconi isimli bilim adamının ‘radyo’ ismini verdiği cihazla ‘telsiz telgraf’ haberleşmesini başlatması, ‘tüfek icad olundu, mertlik bozuldu’ kavramına tam olarak uygundur. 1901 yılında Marconi, Atlantik Okyanusu’nun iki yakası arasında nokta.nokta.nokta “S” harfini radyo dalgalarıyla gönderdiğinde, Samuel Morse sağ olsaydı acaba ne düşünürdü?

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde dünyanın toplam nüfusu 2.3 milyar civarındaydı. 20. yüzyıla damgasını vuran ‘bilgi-sayar hazretlerinin babası olarak genel kabul gören ‘Eniac’ makinesi bugün 70 yaşlarında olduğuna göre herhalde sağdır ve günümüzdeki mikro-işlemci torunlarını şaşkınlıkla izlemektedir.

21. yüzyıl, dünya nüfusunun 6.5 milyar civarında olduğu günler yaşıyor. Elektronik, bilgisayar, internet, fiber-optik, haberleşme uyduları, dijital teknoloji gibi alanlardaki baş döndürücü gelişmeleri izlemek bile artık çok zor.

Basıyorsun düğmeye, Sultan II. Mahmut’un soyağacı bilgisayar ekranında önüne geliyor. Basıyorsun düğmeye, doğum gününde çekilmiş fotoğrafın Kanada’daki akrabanın ekranında sırıtıyor.

Dünya, her geçen daha da ‘küçülüyor’...’küçülüyor’...’küçülüyor’...

“İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Japonya’nın Hiroshima kentine atılan bomba yaklaşık 15 kilo ton, bazı kaynaklara göre de 10 kilo ton olarak hesaplanmıştı. Bunun anlamı, 10-15 bin ton TNT’ye, yani sokakta yürüyen adamın ‘dinamit’ olarak bildiği patlayıcıya eşdeğer bir bombadan bahsediyoruz. Ortalama bir kamyonun 10 ton yük taşıdığını kabul edersek, 1000 veya 1500 kamyon dolusu TNT’nin yan yana dizildiğini ve aynı anda patladığını düşünmek zorundayız.”

Sözlerinin yarattığı etkiyi Pierre’in gözlerinin içine bakarak tarttı.

“Hiroshima’da yaklaşık 2.5 kilometre yarıçapında bir bölgede bütün binalar yerle bir olmuştu. Patlamanın olduğu bölgede oluşan rüzgârın hızı, yaklaşık saatte 1400 kilometreyi buluyordu. Isı etkisi nedeniyle çevredeki tuğlalar, kiremitler bile erimişti. Alfa, Beta, Gama ışınları ve serbest kalan Nötron ışınları patlama bölgesine olan uzaklıkla orantılı olarak canlıları öldürmüştü. Hatta patlamadan yaklaşık dört gün sonra bölgeye giren insanlar bile nükleer kirlenmeden etkilenmişti.”

“Hiroshima’da gerçekleşen nükleer patlamada ölenlerin sayısı yaklaşık 143 bin olarak hesaplanıyor. Aradan geçen 5 yıl içinde nükleer kirlenmenin yarattığı ölümler, patlama sırasında ortaya çıkan yaralanmalar ve benzeri nedenlerle 1952 yılına kadar ölen insanların sayısı da eklenirse, toplam ölü sayısı 200 bin olarak saptandı. Bizim Brüksel’e yerleştirilen bomba 13 kilo ton. Bu durumda –Tanrı engellesin- bir patlama olursa, Hiroshima’dakine yakın bir yıkım ve ölüm oranı bizi bekliyor demektir.

Etnik köken olarak ‘LAZ’, yani Karadenizli.

“Bak Salih,” demişti karısı, “sen bu gidişle yakında 180 kilo olursun. Son beş yıl içinde öyle bir göbek büyüttün ki tuvalette işerken ...ünü bile göremiyorsun. Yediğine, içtiğine biraz dikkat et yoksa bu işin sonu kötü!”

“Evet...Tamam, verilen adres bu. Hemen gitsinler ama sivil gitsinler. Halk zaten çok tedirgin oldu, kimseye görünmeden eve girsinler...Kardeşim sende hiç mi akıl yok? Bomba ekibi koruyucu elbise ve miğfer taksa ne olur takmasa ne olur. ‘Nükleer bomba’ dan söz ediyoruz. Bomba patlarsa ekip elemanlarının .....larındaki moleküller giydikleri koruyucu elbisenin molekülleriyle karışır ve mantar şeklinde bir bulut olarak birkaç kilometre yukarı savrulur. Salak mısınız siz?”

Kemal, yavaş olmasına özen gösterdiği hareketlerle televizyonun uzaktan kumandasını eline aldı, televizyona doğru uzatarak kırmızı düğmeye bastı. Ekrandaki çok ünlü politikacı aniden küçüldü, beyaz bir nokta haline dönüştü sonra ekran bütünüyle karardı. “Gerçek hayatta da politikacıların kırmızı düğmeleri olsaydı ne iyi olurdu,” diye düşündü.

JAKE W. STEPHENSON

1957 yılında Ankara’da doğan yazar, babasının görevi nedeniyle 64-67 yılları arasında Sinop, Ankara ve Diyarbakır’da yaşar. Ama babasının mesleği konusunda ser verip sır vermiyor. Üniversiteye kadar eğitimini Türkiye, Belçika, İsviçre ve ABD okullarında tamamlar. New York’ta aldığı üniversite eğitiminden sonra hukukçu kimliği ile, sonra da gazetecilik denemeleri ile ABD, İsveç, Yunanistan ve Fransa’da bulunur. Ve şimdi Ankara’da yaşıyor. Kendi deyimiyle, SSCB’nin dağıldığı yıllarda Kiev’den ve Berlin’den ajanslara haber geçti; Kuveyt’in işgali sırasında Kuveyt’te ve Bağdat’taydı; şimdiyse “365 günün 265’ini” Türkiye’de geçiriyor Mesleğini sorulduğunda, “şu anda verebileceğim en doğru cevap ‘yazarlık’ olacaktır” diyor. Türkçe’yi Anadili olarak kabul ediyor. “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyor.

ankara tavası,brüksel lahanası,washington portakalı isimli 3 adet eseri vardır.

25 Aralık 2011 Pazar

İki Kitap Birden







Kitabın Adı: Morg Çıkmazı
Yazarı: Patrıcıa Cornwell
Türkçesi: Gülden Şen
Yayınevi: Altın Kitaplar
Basım yılı: 1999/2. Basım
Sayfa adedi: 335

On üç yaşında ağır yaralı bir erkek çocuğu, çöp tenekelerinin yanında bulunmuştur. Olay yerindeki parmak izleri, kısa süre önce elektrikli sandalyede idam edilen Joe Waddell'e aittir. Bu şaşırtıcı bulgular, Dr. Kay Scarpetta ve polis şefi Pete Marino'nun aklını karıştırmıştır. Daha sonra işlenen başka bir cinayet Dr. Scarpetta'yı şüpheli durumuna düşürür. Dr. Scarpetta, Pete Marino'nun yardımıyla bu bilinmeyen düşmanın peşine düşer.

Tatilde/boş zamanlarınızda hiç sıkılmadan okuyabileceğiniz bir polisiye.
Araya bu tip kitapları sıkıştırmakta yarar var.


Kitaptan alıntılar:

Demir karyolama uzanıp kirli çıplak ayaklarıma ve kapaksız beyaz tuvalete bakarken, yerde hamamböcekleri süründüğünde artık zıplamıyorum bile. Tıpkı onların beni izledikleri gibi, ben de onları izliyorum.

Gardiyanlar görmeden ne tuvalete gidebiliyor, ne burnumu silebiliyor, ne de bir sigara yakabiliyorum. Burada saat yok. Havanın nasıl olduğunu da hiç bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda sonsuza dek uzanan  bomboş bir duvar görüyorum. İnsan gitmek üzereyken neler hissetmelidir ki?

Bir günah bir başkasına yol açar.

Gökyüzü kapalıydı, rüzgâr yol kenarlarındaki ağaçları hırpalıyor ve evren bu soğuk huzursuzluğuyla aynen benim ruh halimi yaşıyordu.

Parkinson hastalığı makinenin iflas etmeden önce şiddetle sarsılmasıdır.

Lütfen oturun, Dr Scarpetta. Bir kadının tepemden bakmasından huzursuz olurum.

Hayırseverlik birisine vermek istediğinizi değil, onun ihtiyacı olanı vermektir.

Âşık olmanın içimizdeki hem en güzel, hem de en çirkin duyguları açığa çıkardığını bilirdin. Bir gün son derece cömert ve duyarlı oluruz, ertesi gün vurulmaya bile değmez bir hal alırız. Yaşamlarımız aşırı uçlarda gezinir.

Ünlü yazar Patricia Cornwell, "Romanlarımda canlandırdığım dünyada yaşamak benim için çok önemlidir," diye açıklıyor. "Canlandırdığım karakterin yapmasını ya da bilmesini istediğim her şeyi kendimde yaşamak ve bilmek isterim." Çeşitli ödüller kazanmış, Charlotte Observer gazetesinin eski polis muhabiri, Dr. Kay Scarpetta’yı tanıttığı "Otopsi" adlı ilk romanını kaleme almadan önce altı yıl, Virginia eyaletinde adli tabib şefinin bürosunda gönüllü polis memuru olarak çalışmıştır. Tüm dünyada olağanüstü beğeni kazanan "Otopsi" yazarına bir yıl içinde beş büyük polisiye roman ödülü getirmiştir. Atlantik’in iki yakasında ilk romana bu kadar çok ödül ilk kez verilmiştir. Bunu izleyen dokuz Scarpetta romanı tüm dünyada en çok satan kitaplar listesinin ilk sıralarında yer almıştır.
Kuzey Carolina, Davidson Koleji’nden mezun olan Cornwell’in, polislerin dünyasını ve çalışma yöntemlerini dile getiren üç eseri daha vardır. Patricia Cornwell Connecticut Greenwich’de yaşamakta ve adli tıp araştırmaları, hayvanları koruma, kurbanlara yardım gibi çeşitli kuruluşlara destek vermektedir.









Kitabın Adı: Şüpheli Gerçek
Yazarı: Davıd Baldaccı
Türkçesi: Gülden Şen
Yayınevi: Altın Kitaplar
Basım yılı: Şubat 2000
Sayfa adedi: 479

Birbirinden çok farklı iki dünyayı birleştiren ölümcül bir sır. Ve bu sırrı çözmeye çalışan bir erkekle bir kadın... Egoların, zekanın ve gücün çarpışmasıyla kanlı bir savaş alanına dönen Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin ardındaki gerçek...
Bu kitabı okuduktan sonra: Allah kimseyi hapishaneye düşürmesin/hele hele suçsuz yere.

Kitaptan alıntılar:
Bu cezaevindeki kapılar üç santimetre kalınlığında ve çeliktendir; fabrikadan pürüzsüz çıkmış olmalarına rağmen, şimdi üzerlerinde pek çok iz vardır. Geniş yüzeylerinde insan yüzlerinin, dizlerinin, dirseklerinin, dişlerinin izleri ve kan kalıntıları birikmiştir. Cezaevi hiyeroglifleri olan acı, korku ve ölüm orada sürekli, en azından yeni bir metal parçası haline gelene dek kalacak izler bırakmışlardır. Kapılarda göz hizasına gelen kare biçimli bir pencere vardır. Gardiyanlar buradan bakıp gözetimleri altındaki insan sürüsünün üstüne ışık tutarlar. Hiçbir uyarı olmaksızın coplar birer silah patlaması gibi kapılara çarpar. Kıdemliler buna iyi dayanır. Sessiz bir başkaldırı içinde gözlerini yere indirip belirli bir noktaya bakmadan öylece dururlar, ama hiç kimse buna ne aldırır, ne de fark eder. Mahkûmlar her seste ya da ışık vurmasında gerilir; bazıları pamuklu pantolonlarına işer ve siyah, alçak ayakkabılarının kenarından yere akıp gitmesini seyrederler.

Küçük hatalar büyüklerine yol açar.

Fiske dışarı çıkarken parmaklıklı pencereden cezaevi arabasından inen yeni bir grup mahkûmu gördü. Zincirler asfaltta şakırdıyordu. Çoğu siyah ya da Latin asıllı delikanlılardı. Daha şimdiden birbirlerini süzüyorlardı. Efendinin köleleri. Kim önce kesilir ya da ezilirse. Birkaç beyaz hücrelerine gidemeden korku ve panikten ölecekmiş gibi görünüyorlardı.

Burası resmen bir huzureviydi; yaşlıların ölmeye geldikleri bir yer. Fiske koridorda yürürken inilti ve bağrışmaları  duymazdan gelmeye çalıştı. Güçsüz bedenleri, öne düşmüş başları, işe yaramayan kol ve bacakları, duvarın önünde alışveriş arabaları gibi dizilmiş, hiç gelmeyecek dans eşlerini bekleyen tekerlekli iskemleleri gördü.

Fiske arka bahçeye çıktı, garaja giden yan kapıyı açtı, içeri girip dolaptan bir bira aldı. Nem hâlâ ıslak bir battaniye gibi üstlerini örtüyordu. Soğuk şişeyi şakağına tutup serinliğin işlemesini bekledi. Bahçenin arka ucunda küçük bir küme halinde eğilmiş ağaç ve paslı direklerle tellere hâlâ asılı kalmış, kurumuş bir asma vardı. Fiske oraya gidip ağaçlardan birine yaslandı. Çimenlerin kuytu bir noktasına baktı. Fiske kardeşlerin birlikte büyüdükleri çoban köpeği Bo burada gömülüydü.

Mike ertesi gün okula gittiğinde, John babasıyla birlikte köpeği oraya gömmek için evde kalmıştı. Mike geldiğinde arka bahçede Bo için küçük bir tören yapmışlardı. Mike büyük bir ciddiyetle İncil’den bir bölüm okumuş, ikisi basit mezarın başucuna bir taş parçası koyup üzerine de kalemle Bo’nun ismini yazmışlardı.

Sanki düşüncelerine yanıt olarak, Jordan Knight pijamalarıyla arkasından sokulup ona sarıldı.
“Biliyor musun, her gün şafak sökerken başlamak gerektiğini söyleyen bir yasa yok. Yatakta sokulmak da ruha iyi gelir.”
“Sizin de geç saatlere kadar uyuduğunuzu hatırlamıyorum, senatör.”
“Her ikimiz de buna özel bir çaba göstermeliyiz sanırım. Nerelere varacağını kim bilebilir? Yaşlanmaya karşı en iyi savunmanın seks olduğunu duymuştum.”

Oda loş ve gölgeliydi. Ancak ışıksız görmeye alışıktı ve yıllar içinde bu konuda bir tür uzman olmuştu. Hapiste geçirdiği yıllar kulaklarını o kadar keskinleştirmişti ki, neredeyse birinin düşündüğünü bile duyabilirdi. Hapiste her ikisini de çok sık yapardınız: Düşünmeyi ve dinlemeyi.

“Bir kadının hayattaki en büyük derdi, her zaman erkekleri kontrol etmek zorunda oluşu, değil midir?” dedi.

Elizabeth gülümseyip kocasının yüzüne dokundu. “Bana çok iyi bakıyorsun, biliyor musun?”
Jordan gülümsedi. “Elinde değerli bir şey varsa, aksini yapamazsın.”

“Bak, Rüfus, annem öldü, tamam mı? Uzun zaman oldu. Mezarının neye benzediğini bilmesine olanak yok. Ben de orada olanlardan sonra, lanet topraktan bazı yaprakları süpüreyim diye ta Alabama’ya gidecek değilim. Kasabanın Harms ailesine yaptıklarından sonra olmaz. Bu yüzden hepsinin cehennemde yanmalarını diliyorum. Eğer bir Tanrı varsa, ki bu konuda büyük kuşkularım var, o halde bunu yapması gerekir. Eğer ölüler için kaygılanmak istiyorsan, devam et. Ben önemli konularla ilgileneceğim. Seni ve beni yaşatmakla.”

Bu dünyada kimsenin gücü Tanrı’yı benden almaya yetmez.

“Kural bir: Hiç kimseye güvenmeyeceksin.” “Yaşamak ya da ölmek için.”

Sara, “Güzel bir gülümseyişin var,” dedi. “Daha sık kullanmalısın.”

Uyuduktan sonra Sara’yı seyretmişti. Gece karanlığında birbirine karışan kokuları ikinci bir deri oluştururken, sanki Sara ona, o da Sara’ya aitmiş gibi gelmişti.

Yüzeysel görünümler çok yanıltıcı olabiliyordu; gerçeğe ulaşmak için insanın biraz daha derine eşelemesi gerekiyordu.

Onu seyretmek, şiddetli güneş ışığı altında günden güne solan bir portreye bakmak gibiydi. Eninde sonunda bir gün gelecek ve tüm renkler kaybolmuş olacak; geriye ancak belleğindeki görüntü kalacaktı. Hayat böyleydi.

“Ben her zaman bir kadının önsezilerinin erkeğin yargılarından daha güçlü olduğunu söylemişimdir.

Josh acıyla yüzünü buruşturup doğruldu. “Beni yalnız bırakmıyorsun. Şunu bana ver.”
“Neyi sana vereyim?”
“İncil’i.”
Rufus gözlerini kardeşinden ayırmadan yavaşça koltuğun arkasına uzanıp kutsal kitabı ona verdi. Karşılığında Josh da bu kadar saattir göğsüne bastırdığı tabancayı uzattı. Rufus soran gözlerle ona baktı. John kısık bir sesle, “Adil bir değiş tokuş,” dedi.
1960 doğumlu David Baldacci, daha önce peşpeşe New York Times çoksatanlar listesine giren on beş kitabın yazarı. Kitapları kırktan fazla dile çevrildi, seksenin üzerinde ülkede satışa sunuldu. Yazar aynı zamanda, Amerika’da okur yazarlığı artırmak için çalışan, kâr amacı gütmeyen bir kurum olan “Wish You Well Vakfı”nı eşiyle birlikte kurmuş.






20 Aralık 2011 Salı

Ateşten Gömlek



Kitabın Adı: Ateşten Gömlek



Yazarı: Halide Edib Adıvar


Yayınevi: CAN


Basım yılı ve sayısı: Ekim 2008/5. Basım


Sayfa adedi: 221


Ateşten Gömlek, cepheden, romanda anlatılan kişilerle omuz omuza yaşamış birinden gelen bir yapıt. Kurtuluş Savaşı'nın ateşten gömleğinin içinden çıkmış bir roman. Halide Edib Adıvar, her birini yakından tanıdığı roman kişilerini, yani silah arkadaşlarını içtenlikle, çağına ve yaşanan acı olaylara sorumlulukla tanıklık ederek anlatıyor. Bağımsızlık savaşımızı bütün gerçekliği ve canlılığıyla anlatan belki de en önemli roman, Ateşten Gömlek.

 

 
 
İhtilal ve isyan günlerinden beri koza, kurt, kelebek devirleri tetkik edilen mahlûkat gibi Sakarya silâh arkadaşlarımın "Ateşten Gömlek"te birkaç solgun aksini İstanbul, ihtilal ve ordu günlerinden alıp kâğıt üstüne koymaya çalıştım. İstediğim gibi olmadığı için silâh arkadaşlarımdan af dilemek isterdim. Bize onlar ilham ettiler.

Halide Edip Adıvar


İpek Çalışlar’ın Halid Edib adlı kitabını hararetle öneririm. (N Blog’ta kitaptan alıntılarımı yayınlamıştım/Arşiv’den ulaşabilirsiniz)

Kitaptan alıntılar:


-Ben korktum zannediyorum, dedim.



Cemal gülerek:


-Ben de, dedi.


Ve bunu söylediği için onu daha çok sevdim. Çünkü hayat bana en korkak adamların iddia ile cesaretten bahsedenler olduğunu öğretti.






...ben Sakarya’da bacaklarını kaybetmiş, kafasından vurulmuş bir askerim. Neferim beni bırakıp gittiği gün elimi tutacak kimsem yok.


Niçin bunları düşünüyorum? Salim’in kara boynuna kollarımı atıyorum. Beni ana gibi kaldırıp yatırmıyor mu?






Niçin ruhumun bu ateş gömleği sırtımdan canıma geçiyor? Gözümden, dilimden kızıl, yakıcı yenlerini gösteriyor.






Şapkalı palikaryaların (Rum delikanlısı/kabadayı/yermeli olarak Yunanlı) kahkahalarını, alaylarını içimde katılaşan bir şeyle seyrederek bekledim.






Oscar Wilde’in dediği gibi “Fil dişi saplı bir bıçakla açılmış bir kızıl nar” gibi dudaklarını gördüm.






Karagümrüklü işçi, İstanbullu kadınla yüksek ökçeli süslü kadının, omuz omuza, yüz yüze geldiği bir gündü. Derinliği görülemeyen meydanda müthiş bir insan denizi derin ve sadasız uğultusuyla akıyor akıyor, yalnız çok kesif (yoğun) olan ortası kımıldamıyordu...Sultanahmet bahçesinin parmaklıklarına dayanmış bir ihtiyar dişsiz ağzı açık, fersiz gözlerinden, sürülmüş tarla gibi buruşan yanaklarından akan göz yaşlarıyla beraber bağıra bağıra ağlıyordu. Ayasofya menfezinden giren herkes uçan Osmanlı bayraklarını siyah görünce dudaklarından bir feryat, kısılmış bir hıçkırık fırlıyordu. Gözleri sürmeli olduğunu en boyalı kadınlar bile unutmuş, bütün boyaları yanaklarından yaşlarla akıyordu.






Belki elli bin siyah çarşaflının gözlerinde aynı şimşekler çakıyordu.






-İngilizler aflarını talep edenlere versinler Mösyö, affı zalimler değil, mazlumlar verir. Çanakkale’de dövüşürken ne asi, ne esirdik. Namuslu bir millet gibi dövüştük, öldük, öldürdük. Ne zamandan beri ve hangi milletle harp edilir de mağlûp olduğu zaman ona katil denilir?


-İngiliz kanıyla Türk kanı bir mi Madam?


-Mikroskop altında İngiliz kanını görmedim. Rengi bizimki kadar kırmızı yoksa mavi mi, bilmiyorum. Fakat Türk kanı ateş gibi sıcak ve kırmızıdır.


-Peki Madam, Türk kanını tahkir etmiyorum. Yalnız kendinizi İngilizlere affettirmeye muhtaçsınız, demek istiyorum.


-Siz bizden af talep ediniz. Dün mütareke yaptınız, dün silahlarımızı bize bıraktırdınız. Bugün memleketimize hırsızları katilleri gönderiyorsunuz ve katilleri hırsızları, tarihî bir şerefi olan büyük donanmanız himaye etti. Yeşil İzmir’i kan ve alev içinde bıraktınız. Bakınız sokaklarına, üniformalı hırsızlar, katiller silahsız ahaliyi kurşunla, dipçikle öldürüyor. Her evden koltuğunda bir bohça, bir Yunan neferi çıkıyor. İhtiyarların başı taşla ezilmiş, siyahlı kadınlar mütemadiyen bu vahşi sürüden kaçışıyor. Elleri bağlı masum kafileleri süngüleyerek, yüzlerine tükürerek, kan içinde sürükleyerek gemilerinizin önünden geçiriyorlar. Haydutluğu alkışlamadığı için işte namuslu bir adamı parçalıyorlar, bir sürü Yunan askeri onu kendi kapısının önünde bağırarak, söverek parçalıyorlar. Sırf eğlence için beş yaşında bir çocuğa nişan alıyorlar. Zavallı yuvarlak küçük mahlûk. Siyah gözlerinde yaşlar kurumadan kalbinden vuruldu, nişan o kadar iyi alındı ki, küçük dudaklarından “anne” diye bir şikâyet bile çıkmadı.






Odaya dönünce genç askerleri Ayşe’nin sandalyesi etrafında diz çökmüş buldum. Haşmet Bey ve ihtiyar Sabri Paşa da dahil olduğu hâlde, İzmir kızına kılıçlarını vakfediyorlardı. İhsan’ın biraz kısık sesini duydum:


-Her azamız (parçamız, organımız) kopuncaya kadar İzmir yolunda kılıcımızı kınımıza koymayacağız.






Her azam kopuncaya kadar Ayşe! Sen duymadın, bilmedin, yeşil gözlerinde yaş kurudu. Bana merhametle baktın. Hâlâ bilmiyorsun. Bak iki bacağım koptu, fakat dövüşmek için iki kolum daha var.






İngiliz kadınına hakaret etti diye bir Hintli’yi İngilizler dört ayak hayvan gibi yerde yürütmüşlerdi. Türk kadınının azametini çekemeyenlere, yerde süründürenlere karşı ordumuz aynı ihtirasla ceza etmeyi istemeyecek mi? Kadınına hakareti, bayrağına hakaret gibi düşünmüyor mu?





Sabahleyin köyün imamıyla küçük cemaat onu mezarlığa götürürken Ayşe söğütlerin altında bir çocuk gibi hıçkırıyordu. Bu ıssız Anadolu mezarlıklarında ne kadar sevgili bıraktık, geçtik...






-Ahmet Rıfkı hakikat(en) Adapazarı ihtilâlinin şuuru idi; genç hayatını istiklâl için tozlu yollarda bırakan bu güzel çocuğun arkasında gömleği bile olmaması hangi İzmir kızını lâkayt bırakabilir?






Laz başlığı sağ tarafta iki boynuz gibi düğümlenmiş, arkasını duvara vermiş, gözleri gökte, uzanıyor. Yanında çocuğu gibi yatan martini(sini) derunî bir düşünce ile okşuyor. Düşünüyorum ki, Köroğlu Çamlıbel’den bu akşam kalksa gelse kafası böyle olur, gözleri böyle parlar.






-Bursalı, çam ağacı gibi, delikanlı bir sancaktarımız vardı. Metris Tepe’de bizim taburla beraberdi; yanı başımda sancağı kucağında çam gibi devrildi, şehit oldu, onu düşündüm de.






Ona “Teneke Asker” diye bağırmak istiyorum. Hani Andersen’in masalında bir oyuncak teneke asker vardır. Masanın üstünde oyuncak kıza âşık olur. Bacağı yoktur, fakat tavrı pek asker ve kendisi mert bir oyuncaktır. Bir gün hizmetçi kız onu kaza ile sobaya atıyor. Çıkardıkları vakit teneke vücudunu küçük kalp şeklinde buluyorlar.






Harpte yegâne korkulacak şey korkudur.






Fakat İhsan’ın hayatı büyülenmiş gibi, başının üstünden kurşunlar vız vız uçuyor, sağına soluna bombalar düşüyor; o elinde tüfeği daima tırmanıyor, tırmanıyor. Zannediyorum ki artık tepeye pek yakınız. İhsan’ın yüksek sesle Yunanlılar’a sövdüğünü duyuyorum. Ne garip, ne garip bağırıyor. Kudurmuş gibi gidiyor. Anadolu’nun kalbinde kara kaya parçasına kadar gelenlere öyle gayzla, ihtirasla sövüyor ve koşuyor ki...Onlar da sövüyorlar, bomba ve kurşunla beraber taş, çamur atıyorlar, “Türkos, Türkos!” diye galiz (kaba ve çirkin, iğrenç) bir küfürle bağırıyorlar.


Kayanın tepesinden onların ortasında son taburun bakiyesinden kalmış kahramanlar var. Orada gırtlak gırtlağa dövüşüyorlar.






-Ayşe, Ayşe de mi vuruldu?


Elimde İhsan’ın eli gerildi. Parmaklarıma soğuyan parmakları sarıldı. Parmaklarımı koparır gibi çektim. Sedyenin üzerindeki kaputu fırlattım. Altında Ayşe’nin başörtüsü açıldı, siyah, kesik saçlı bir çocuk gibi çıktı. Beyaz hemşire gömleği kan içinde, sağa dönmüş yatıyor, sol kaşının üstünde çirkin kocaman bir yara var, saçlarının dibinden başlıyor, kaşını ikiye bölüyor. Kapalı gözkapağından akan kan uzun kirpiklerinin ucunda donmuş. Yüzü küçük, balmumu bir çocuk heykeli gibi. Dudakları sakin.


---------------------------------------------------------------------------------

Evet, Halide Edip, Mütareke yıllarının İstanbul’unda, yüzbinlerin önüne düşüp İzmir’in işgalini protesto eden, İstanbul’da kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde Atatürk ve arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edilen bir Kurtuluş Savaşı kahramanıydı.


O aynı zamanda en ünlü kitabı Sinekli Bakkal’ı Türkçe’den önce İngilizce yazmış; İngiliz mürebbiyelerle, özel öğretmenlerle büyütülmüş, İngiltere’den Hindistan’a dünyanın birçok yerinde yaşamış, Alfonse Daaudet ve Emile Zola’dan etkilenmiş, Bertrand Russell’le arkadaşlık etmiş uluslararası bir yazar ve bir aydındı.


Üniversitemizin ilk kadın öğretim üyesiydi.


1912 öncesinde, ilk romanlarını yazmaya başladığında o, kocası tarafından aldatılmış, terkedilmiş, eşiyle uyum sağlayamamış kadının bireysel sorunlarına kafa yoran, içinde yaşadığı toplumun kadına biçtiği yaşam tarzını ve ahlak anlayışını eleştiren “feminist” bir yazardı bir bakıma...


(...)


Ama o aynı zamanda, Cumhuriyet’in resmi olmayan ilk sürgünüydü.


Kurtuluş Savaşı’nda birlikte yola çıktığı kadroyla yolları çabuk ayrılmıştı. Halide Edip ve eşi Adnan Bey, savaş bitip de silahlar duvara asıldıktan sonra, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın siyasal görüşlerine ve tutumuna karşı çıkmış ve 1926 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yanında yer almışlardı.


1926 yılında kocasıyla birlikte ülkeden ayrılmak zorunda kalışı, işte bu siyasi ayrılık yüzündendi. 1939’da Türkiye’ye döndükten sonra, 1950 yılında Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçilmesi de, 1926’daki siyasi çizgisini değiştirmeden koruduğunu ortaya koyuyordu. (Özel Hayatlar/Gülay Öztürk)






I. Dünya Savaşı sonunda işgal altındaki İstanbul’dan kaçan ve 1919- 1920’lerde Mustafa Kemal’in yanında İstiklal Savaşı’nın ateşine kendini atan Türk aydını..Aslında onlar Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı altında kalmış Osmanlı aydınıydı. Neydi bu “Osmanlı aydını tipi?”


Batı eğitimi almış, halktan kopuk, İslamcılığa uzak ve mesafeli, henüz millet bilinci taşımayan bir milleti, milli kurtuluş savaşına yöneltmeye çalışan bir avuç fedakar insan... Çoğu İstanbul, Selanik veya İzmir kökenli bu Osmanlı dönemi Türk aydını derin bir kimlik bunalımı içindeydi. Bir milli mücadeleye atılmışlardı, ama ortada “millet” bilincine sahip millet yoktu. Bir de üstelik haklarında padişah ve halife tarafından İslam ve memleket düşmanlığı nedeniyle çıkarılmış “idam fermanları” vardı.


İşte Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”(1932) ve “Ankara”‘sı (1934) ile Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” (1922) ve “Türk’ün Ateşle İmtihanı” (1928) bu dönemi en iyi anlatan romanlardır. Osmanlı’nın enkazından “Yeni Türkiye”yi yaratmak için çırpınan bir avuç aydının düşüncelerini, arzularını, çelişkilerini ve trajedilerini çok çarpıcı bir şekilde yansıtır. Ayrıca her iki yazar da o zor günlerde Ankara’da Mustafa Kemal’in yanında yer almaya cesaret etmiş, seçkin ve sıra dışı kişilerdir. (Buket Aşçı/Vatan)







17 Aralık 2011 Cumartesi

Mevlâna'nın Düğün Gecesi









Şeb-i Arus sözlük anlamı düğün gecesi demektir. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi kendi ölümüne Rabbine duyduğu aşktan dolayı sevgiliye kavuşma yani düğün gecesi demiştir.

Aşk “ol”maktır.

Sana dair ne varsa, ben hepsini aşk bildim.








Mevlana şov yapmadı.
Gösteri de yapmadı.
Sema bir gösteri değildir.
Sema bir coşkunun doğal ifadesidir.
Bir anlatımdır. Yakarıştır.
Bir  ifade biçimidir.
Törenselliğe alabildiğine kapalıdır, doğallığa alabildiğine açıktır.
Özel giysisi, özel mekânı, özel zamanı olmaz semanın...
Kendiliğinden, öylesine, durup dururken ortaya çıkar.
Seyircisi yoktur semanın.
Seyirciye oynamaz. (Ahmet Hakan)


Bir tane canım var ama, yüz bin bedenim.
Can neymiş? Neymiş ki beden?
İşte ben'im. Bir başkası var ya: İşte ben, ben! O, beni
Sevsin diye bir başkası oldum kendim.
(Mevlana)

15 Aralık 2011 Perşembe

Tanıdığım Nâzım Hikmet






Kitabın Adı: Tanıdığım Nâzım Hikmet

Yazarı: Orhan Karaveli



Yayınevi: Doğan Kitap

Basım yılı: ocak 2008/6. Baskı

Sayfa adedi: 217




Kitap Hakkında:

“… Başını yakmaya çalışıyorlar. Ben tanırım, mert oğlandır o…”

Mustafa Kemal Atatürk

“… Orhan Karaveli ve Ömer Sami Coşar’la hemen her akşam yemeğe çıkıyorduk. Nâzım hastalığını unutmuştu. Şiirler okuyor; İstanbul’dan Boğaziçi’nden bahsediyordu. Canlanmış, neşelenmişti…”

Ekber Babayev

“… Orhan Karaveli, Nâzım’la Moskova’da konuşan son Türk gazetecisi. Nâzım’ı tanımak isteyenler için belgelere dayalı ayrıntılı bir çalışma…”

Yalçın Bayer

Kitaptan alıntılar:


Şurası kesin ki, şimdiye kadar kimse Türk dilinde bu kadar etkileyici bir şey yazmamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk

Nâzım kaçacakmışım gibi hâlâ avuçları içinde tutuyor elimi. Bir avuç yurt toprağını tutar gibi.

Bunları anlatırken bir de “kehanette” bulunmuştu: “Göreceksiniz” diyordu, “pek uzak olmayan bir gelecekte Rusya’dan Türkiye’ye her yıl milyonlarca turist gelecek ve ‘denizimizin, güneşimizin, yemeklerimizin’ tadını çıkaracaktır. Çünkü ‘bizleri’ ve ‘ülkemizi’ sevmeyen merak etmeyen bir tek Sovyet vatandaşına rastlamadım.”

Nâzım’ın üstelik tanığı da olduğum üçüncü kaygısı ise gömüleceği yerle ilgiliydi. Şiirinde “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” diyerek, sağlığında kavuşamadığı vatan toprağına hiç olmazsa ölünce kavuşmayı vasiyet etmiş adam! Daha ne desin? Bir de, Moskova’da bizlere söylediği, “Öldüğüme yanmam da...Nasıl olsa ergeç öleceğiz...Buralarda gömerler ona yanarım...” sözleri var.

Bir başka kaygısı da “hayatımın eseri” dediği Kurtuluş Savaşı Destanı’yla ilgiliydi. Şöyle dert yanmıştı Moskova’da bana:

“İstiklal Savaşımızı anlattığım bu destan hayatımın eseridir. Aslında tam 66 000 dizeden oluşacaktı. Hapishanedeyken yazmaya başlamış ve sonra devam etmiştim. 66 000 dizeden 46 000’i halen kayıptır.

Ayrılırken gözleri doluydu:

“Beni de alıp götüremeyeceğine göre, kucak kucak selamlarımı götür bari eşe dosta, herkese. Soran olursa, “Moskova’da bir Türk şairi Nâzım var” dersin. “Başı dimdik, Türklüğüyle...”

Biliyorum ki kaçıp Amerika’ya yerleşmenin vatanseverlik, kaçıp Rusya’ya yerleşmenin vatan hainliği sayıldığı bir garip ortamda yaşıyoruz.

Bir çete kurmuştuk arkadaşlarla. Hava kararınca, daha çok ‘gayrimüslimlerin’ oturduğu ‘Cadde-i Kebir (İstiklâl Caddesi) ile civarında dağılır ve buradaki düşman bayraklarını, özellikle Yunan bayraklarını utanmazca asıldıkları yerden indirir çöpe atardık.

Bir keresinde Beyoğlu’ndaki, tam da cadde üzerinde bulunan küçük ve sevimli ‘Ağa Camii’nin tepesine kocaman bir Yunan bayrağı çekilmiş olduğunu görünce delilere döndüm. Çatıya tırmanıp bayrağı yırttım ama oradan geçen devriyeler tarafından az daha yakalanıyordum.

Vatani görevini İstanbul’da bahriye eri olarak yapan “Uzun Mehmed” isimli uyanık bir “Karadeniz uşağı”, II. Mahmud’un fermanı gereğince yörelerinde, adına “kömür” denilen siyah taşlardan bulurlarsa bildirmeleri yönündeki subay öğütlerini unutmamış terhis edildiğinde. Cebine de birkaç tane koymuş bu “taşlardan” ve adına sonradan ‘Zonguldak’ denilen yöredeki bir dere ağzında takvimler 1829’u gösterirken bunlara rastlayarak ülkenin ve “Yakındoğu”nun –bugün bile- tek taşkömürü yatağını bulmuş. Padişah da 50 altınla ödüllendirmiş Uzun Mehmed’i. Üretime 1840’larda başlanmış ve o tarihlerde buharlı gemilere geçen donanma böylelikle yurtdışına bağımlı olmaktan kurtulmuş. Sonraki tarihlerde işletme imtiyazını ele geçiren Fransızlar buraya liman, mendirek, kömür yıkama tesisleri, lojmanlar filan kurmuşlar ve bölgeye de yakınlarındaki “Ereğli”nin adını vermişler. Rivayet olunur ki, Fransız mühendislerin topografya haritalarında, yakındaki 771 rakımlı “Göl Dağı” nirengi kabul edildiğinden buraya Türkçe-Fransızca karışımı “Zone Göl Dagh” yani “Göl Dağı Bölgesi” denmiş. Ve zamanla “”Zone Göl Dagh” “Zonguldak” olup çıkmış.

Yazılarında buram buram satılmışlık kokan o günlerin “Mütareke Basını”...”Kuvvacılar” ile onların başı hakkında...

Yunan Hükümeti’nin Müslüman halkımıza iyi niyet(!) beslediği bir zamanda bizim (sözde) milliyetçilerimiz Anadolu Müslümanlarının mallarına ve canlarına el uzatıyorlar.

Türklere ve Müslümanlara düşman, hilafet ve saltanatı parçalamak heveslisi; aslı, nesli, mezhebi ve meşrebi belirsiz bir serseri başı (Mustafa Kemal Paşa) Osmanlı tahtına tâliptir...

Kimdi bu “Spartakist” ağabeyler? İki genç adam üzerinde nasıl bir etkileri olmuştu?

Adını, Yunanistan’ın Peloponisos yarımadası’ndaki üç bin yıllık “Sparta” kentinden almış olan “Trakyalı” Spartacus, İsa’dan önce I. Yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun seçkin savaşçılarındandı. Bir gün isyan edip kurduğu, köle ve gladyatörlerden oluşan muazzam ordunun başında koskoca Roma İmparatorluğu’na nasıl kök söktürdüğü bilinen bir tarih gerçeğidir. Spartacus’un doksan bin kişiye ulaşan birlikleri Roma ordusu karşısında peş peşe inanılmaz başarılar kazanmış ama sonunda yenilmekten kurtulamamıştı (MÖ 71). Romalı komutanlar Spartacus’un on binlerce kader arkadaşını kılıçtan geçirdiler, o dahil binlercesini canlı canlı çarmıha gerip akbabaların parçalamasına terk ettiler ama –nerdeyse- iki bin yıl sonra “Spartacus” rüzgârı Avrupa’da bir kez daha esti. Bu rüzgâr Türkiye’ye, İnebolu’ya kadar ulaştı ve ‘Anadolu İhtilali’ne katılmak üzere yola geçen iki genç şairin aklını karıştırıp rotasını saptırdı.

Almanca’da tam adı (Spartaküs Birliği) olan “Spartakist”lerin ortaya çıkmasında başlıca etkenler Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895) gibi ideologların yanı sıra Rusya’da çarlığın temellerini sarsan 1905’in kanlı “Ekim Devrimi” ve sonra da Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na girmesiydi. Babası Alman Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri olan hukuk ve iktisat öğrenimi görmüş Karl Liebknecht (1871-1919) ile Yahudi kökenli Polonyalı Rosa Luxemburg (1870-1919) ve arkadaşları Alman Sosyalist Partisi’nin (SPD)savaştaki politikalarına karşı çıkarak, zamanla Almanya Komünist Partisi’ne dönüşen “Spartakist Hareket”i başlattılar (1916). 1919’da girişilen “Spartakist Ayaklanması” sırasında Liebknecht, Luxemburg ve kimi arkadaşları Berlin’in sağcı polis örgütü mensupları tarafından öldürüldü (1919) ama onların öncülük ettiği solcu girişimler özellikle başkent Berlin’deki gençlerin 7-8 Kasım (eski takvime göre 25-26 Ekim) 1917’de belli bir ivme kazanan “Bolşevik Devrimi”ne olan ilgisini büsbütün artırdı. Kurtuluş dönemlerinde dağıttıkları yasadışı “Spartakus Mektupları”ndan adını alan “Spartakistler” arasında, Osmanlı yönetiminin öğrenim için Almanya başkentine gönderdiği Türk öğrenciler de vardı. Savaş, Almanya safındaki imparatorluğun yenilgisiyle sona erince, çoğu, öğrenimlerini yarım bırakarak ülkeye dönen bu gençlerden bir bölümü de Milli Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’nun yolunu tutmuş ve kader Avrupa’da öğrenim görmüş, yirmi üç-yirmi dört yaşlarındaki bu, sol siyasi görüşleri benimsemiş deneyimli militan gençlerle daha on dokuzundaki “gözü açılmamış” iki genç adamı, Nâzım ile Vâlâ’yı, İnebolu’da buluşturmuştu.

Köylüler, kasabalılar, çarşaflı kadınlar, fesli, redingotlu ve eli bastonlu adamlar, kalpaklılar; omuzlarında boylarından uzun gibi görünen kocaman tüfekleriyle ayakları çarıklı “Kemalci” askerler; at arabaları, eşekli satıcılar, saman yüklü kağnılar, Topal Osman Ağa’nın kara başlıklı ve şalvarlı Karadeniz ‘uşakları’yla sürekli değişen bir tiyatro dekorundan farksızdı. ‘Millet Meclisi’ne yüz metre uzaklıktaki “Taşhan’ın önü! Taşhan...Adına Ankara denilen yirmi-yirmi beş bin nüfuslu bozkır kasabasının başlıca meydanı!...

“Bir de, Mustafa Kemal’le ‘ilk’ karşılaşmamı hiç unutmam. Yahu, ne biçim bir adamdı o? Böylesi gelmemiştir yeryüzüne!...desem yeridir.”

Sen

benim

minare boyunda çam gövdeme,

yumuşak

beyaz

bir kurt gibi girdin.

kemirdin!

...

Yumuşak

beyaz

kıvrılışlarınla

beynime giriyorsun

kemiriyorsun!

“Keşke daha uzun kalıp da Rusları yakından tanımak fırsatı bulabilseydin. Ne de olsa bizim gibi ‘Asyalı’dırlar’. Çilekeş, azla yetinen, sabırlı ve çalışkan insanlardır. Bize benzeyen o kadar çok tarafları vardır ki...Yüzyıllardır sürüp giden çıkar çatışmaları iki milletin birbirine yaklaşıp kaynaşmasına engel olmuştur. Hâlâ da oluyor. Oysa, bu iki ‘köylü millet’ birbirini biraz anlayıp kaynaşabilse aralarından su sızmaz. Şimdi bak cancağızım. ‘Türk-Amerikan dostluğu’ falan diyorlar. Ne ilgisi var Amerikalı’nın Türk’le, Türk’ün Amerikalı’yla? Fransız’ı da öyle, Alman’ı da...Hele o İngiliz?...Fırsat bulsa Türk milletini bir kaşık suda boğar. Eskiyi saymazsan, on yıldır bu ülkedeyim. Türkler aleyhine tek bir kelime duymadım ağızlarından. Binlerce mektup aldım Türkler’i merak eden, soran. Bıraksalar (!) milyonlarca Rus gidip tatilini Türkiye’de geçirir. Bir gün o da olacak elbet. ‘Allah aşkına’, Türk’le Rus mu yakındır birbirine hayat felsefesi ve yaşam tarzı bakımından, yoksa Türk’le Amerikalı veya İngiliz mi?

Ben yanmazsam

sen yazmazsan

biz yanmazsak

nasıl

çıkar

karanlıklar

aydınlığa...

Bugün Pazar

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa

gökyüzünün bu kadar benden uzak,

bu kadar mavi,

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldamadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum.

Dayadım sırtımı beyaz duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben...

Bahtiyarım.

Bir şiirini okuyup çok beğendiğini söyleyen Atatürk’e etrafındakilerin “komünist olduğunu” anımsatmaları üzerine şu cevabı vermişti ulu önder: “Ne olduğu kimi ilgilendirir? Şurası kesin ki, şimdiye kadar kimse Türk dilinde bu kadar etkileyici bir şey yazmamıştır...”

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,

ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,

budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.

Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.

Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,

koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.

Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.

Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.

Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.

Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.

Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime,

Resmimi, suratımı baş köşeye asarlar...

Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime,

Ardında taş duvarların her kaldığım zaman,

Ne arayan beni, ne soran...

Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu...

Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın.

İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli

Nasılsın?...

Abdülbaki Gölpınarlı da (1900-1982) Nâzım’ın bir şiirinde Namık Kemal’e dokundurmasını hazmedememiştir.

Bugünlük senin ağzını kullanacağım: ulan

Yalancı pehlivan!

...

Büyük Türk'e, Namık Kemal'e sövmek,

İçtiğin Moskof şarabının lezzetinden olsa gerek!

...

sırtlan tabiatlı nebbaş!

Ulaaan

Boynundan yaralı

Kızıllı, karalı

Engerek!

Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun

Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün

Şiirin ,gökyüzü gibi,herkesinse

Sen Kızılırmak kadar bizimsin

En büyük ustası dilimizin

Canımız ciğerimizsin.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Ne var ki, 20 temmuz 1936’nın “Boğazlar Hakkında Montreux Sözleşmesi” imzacı dokuz ülkeden biri olan Sovyet Rusya’da saklanmayan bir düş kırıklığı yaratmış ve dostluğa ilk gölgeler düşmeye başlamıştı.

Şeyh Bedrettin Destanı


Hep bir ağızdan türkü söyleyip,

Hep beraber sulardan çekmek ağı

Demiri oya gibi işleyip hep beraber

Hep beraber sürebilmek için toprağı

Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek

Yarin dudağından gayrı, her şeyde

her yerde

hep beraber

diyebilmek

için

Onbinler verdi sekiz binini

KARIMA MEKTUP

Bursa

Hapisane

Bir tanem!

Son mektubunda :

"Başım sızlıyor

yüreğim sersem!"

diyorsun.

"Seni asarlarsa

seni kaybedersem;"

diyorsun;

"yaşıyamam!"

Yaşarsın karıcığım,

kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;

yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı

en fazla bir yıl sürer

yirminci asırlılarda

ölüm acısı.

Ölüm

bir ipte sallanan bir ölü.

Bu ölüme bir türlü

razı olmuyor gönlüm.

Fakat

emin ol ki sevgili;

zavallı bir çingenenin

kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli

geçirecekse eğer

ipi boğazıma,

mavi gözlerimde korkuyu görmek için

boşuna bakacaklar

Nâzıma!

Ben,

alacakaranlığında son sabahımın

dostlarımı ve seni göreceğim,

ve yalnız

yarı kalmış bir şarkının acısını

toprağa götüreceğim...

Nasıl etmeli de ağlayabilmeli

farkına bile varmadan?

Nasıl etmeli de ağlayabilmeli

ayıpsız,

aşikâre,

yağmur misali?

Neylersin alışkanlık

için kan ağlarken yüzün güler

dikilitaş gibi dinelirsin yine.

Yavrum, erişmek ne müşkülmüş meğer,

anneler gibi ağlamanın yiğitliğine?


Hey Hikmet'in oğlu, Hikmet'in oğlu

Tuna'nın suyu olaydın,

Karaorman'dan geleydin,

Karadeniz'e döküleydin

Mavileşeydin,

Mavileşeydin

Geçeydin Boğaziçi'nden

Başında İstanbul havası

Çarpaydın Kadıköy iskelesine

Çarpaydın, çırpınaydın

Vapura binerken Memet'le anası.

3 haziran 1963 sabahı kapıya bırakılan gazeteleri almak için “dubleks” evinin giriş katına indi ve kapıyı açarken oracığa yığılıp kaldı. Birkaç saat sonra uyanıp yanına gelen Vera cebinde son şiirini buldu:

Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm

Kars, Ardahan ve Boğazlar’ın birlikte kontrolü üzerine patlak veren şiddetli tartışmaya katılıyor, Rus “ev sahiplerinin” gözlerinin içine baka baka şunları söylüyordu:

“Burada Türkiyemin toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de, her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim. Vücudumdaki yirmi kilo kanı bu bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım...”

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,

-öyle gibi de görünüyor-

Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse

tepemde bir de çınar olursa

taş maş da istemez hani....


Orhan Karaveli

Orhan Karaveli 1930 yılında Ankara’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Londra Politeknik Okulu’nda öğrenimini sürdürdü. Yeni İstanbul, Milliyet, Vatan ve Cumhuriyet gazeteleri ile çeşitli dergilerde yazdı. Kişiler ve Köşeler, Koza/46-99 Şiirleri Pergamon Yayınları; Sakallı Celâl, Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Tanıdığım Nâzım Hikmet, Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak, Bir Ankara Ailesinin Öyküsü, Ali Kemal ve Görgü Tanığı Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Türk basınına 50 yılı aşkın süre hizmetleri nedeniyle 2004’te Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’ne değer görülen Karaveli, Basın Şeref Kartı sahibi. İstanbul’da yaşıyor; evli, üç çocuk babası.

Neydi Nâzım’ı burnunda tüttüğü vatanından uzaklaştıran, ona vatan haini diyecek, diyebilecek kadar ileri gitmeye sebep olan olay neydi, Atatürk’ün “Ben tanırım, mert oğlandır o.” dediği adam, 35 yıl niçin hapse mahkûm edildi? Bütün bu soruların cevaplarını Orhan Karaveli roman gibi anlatmış.

Kitap, tarih sırasına uygun yazılmış. Yazar kitabın başlarında Nâzım Hikmet’in şeceresine değiniyor ve anne tarafından dedesi ile baba tarafından dedesi hakkında bilgiler veriyor. Kim olup olmadığı beni pek ilgilendirmiyor. Merak edenler kitapta geniş bir bilgi bulacaktır. Kitap, Rus yazar Radi Fiş’in “Bir Anadolu Hümanisti Mevlana” adlı kitabında kullandığı yöntem gibi yazılmış. Yani, belgesele konu olan kişinin yaşam öyküsü anlatılırken, konuyla ilgisi bulunan şiirlerine de yer verilmiş. Dolayısıyla bunun türü şiirle karışık belgesel olabilir. Karaveli, yalnız Nazım’ı anlatmıyor bu kitapta. Nazım dönemindeki sağcıların düşüncelerini, bazı gazete yazarlarının Nazım’a nasıl baktığını, özellikle Ali Kemal’in Peyam-ı Sabah adlı gazetede yayımladığı yazılardan ikiyüzlülüğünü açıklıyor. Adı geçen kişileri, kitabın arkasındaki dipnotlar bölümünde açıklayarak, biz okurların kafasında oluşacak soru işaretlerini yok ediyor. Bazı kavramlara açıklık kazandırıyor. Şimdi Ali Kemal’in riyakârlığına gelelim. İngiliz taraftarı olarak bildiğimiz Ali Kemal’i, ilk olarak Turgut Özakman’ın kitaplarında okumuştum. Bu adamın ismi aklıma kazınmıştı. Çünkü Kurtuluş Savaşı’na yazılarıyla karşı çıkıyor ve halkı kışkırtıyordu. Ne bela adamdı bu Ali Kemal? Bu kitapta da görünce ismini hiç şaşırmadım doğrusu. Karaveli, tarihlerini vererek Ali Kemal’in herzelerini (zevzeklik, saçma söz) gün ışığına çıkartmış. Bakın neler diyor Ali Kemal: ”… Mustafa Kemal’in yaptığı nedir? İsyan!”, ”…İdam! İdam! İdam. Mustafa Kemal cezasını bulacak.” Ve dönek Ali Kemal İzmir’in kurtuluş gününde 180 derece dönecek ve dönekliğini tasdik edecektir kendi eliyle: ” İzmir kurtuldu. Türk’ün bayramıdır bu. Gayelerimiz zaten bir idi! Halen de birdir!…” (10 Eylül 1922) Nazım Hikmet Ali Kemal gibilerinden Mustafa Kemal gibi ağzının payını alacaktır! Mesela 1977’de T.C. Kültür Bakanı Prof. Rıfkı Danışman,” Nazım Hikmet için anma töreni suçtur. Onu vatanperver, milliyetçi, memleketin birlik, beraberlik ve yücelmesi için ömrünü vermiş insanlar arasına katmak kimsenin aklına gelmemeli ve bu tür teşebbüslere kimse tevessül etmemelidir. Nazım’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi mümkün değildir…” Her Gün yazarı Yaşar Okuyan da Nazım’ı topraktayken bile dürtüyordu: ” Vatan hainliği tescil edilmiş bir müseccel komünist olan Nazım Hikmet’in doğumunun 75’inci yıldönümünün törenlerle kutlanması ibret vericidir…” Sabah yazarı Mustafa Yıldırım da şairimize verip veriştirecektir: ”Komünistler Hikmetof mel’ununu (lanetlenmiş kişi) yurt çapında büyük gördüklerine göre, koca vatanı mezar diye ona parsellemek eyleminde haklı mı sayılacaklardır…” Anlayacağınız ünlü şairimiz mezardayken bile rahatsız edilmiş, ölen adamın arkasından cahilce konuşmalara devam edilmiştir. Nazım’ın eserleri daha yeni yeni rahatça basılmaya başlanmıştır. Çoğu yazar gibi Nazım’ın da hayattayken değeri anlaşılmamıştır. Bırakın yaşarken eleştirilmeyi, ölümünden 14 yıl sonra bile hak ettiği değeri görmemiştir. Nedense Türk milleti yok ettiği insanları öldükten sonra yâd ediyor. İşte Adnan Menderes ve iki arkadaşı, işte Nazım Hikmet, işte Aziz Nesin, işte Deniz Gezmiş… Ve adlarını hatırlayamadığım birçok değerli adam. Türkiye’de tabir-i caizse jeton geç düşüyor. Maalesef olan bu ülkeye oluyor. ABD’nin yanında olmak suç değilken, Sovyet Rusya’nın yanında olmak cezalandırılıyor. Dinciler ellerini kollarını sallaya sallaya ülkelerinde cirit atarken, Nazım gibi mert ve vatanperver insanlar toprağından uzaklaştırılmanın ezikliğini yaşıyorlardı. Ekseriyetle Cumhuriyet gazetesi dincilere karşı kararlı bir duruş sergiliyor, Nazım Hikmet’e yapılanları şiddetle kınıyordu. İlhan Selçuk, 18 Aralık 1964 günü “Pencere” sinden şöyle haykırıyordu (kısaltarak alınmıştır) : ”Bir şairin komünist olması eğer onu kendi vatanından, kendi dilinin edebiyatından silmek için yeter sebep olsaydı dünya edebiyat tarihinin çetelesini tutmak pek zor olurdu… Komşumuz Yunanistan’ın şair ve yazarlarına reva görmediği muameleyi Nazım Hikmet’e yaparız… Biliyorum ki kaçıp Amerika’ya yerleşmenin vatanseverlik, kaçıp Rusya’ya yerleşmenin vatan hainliği sayıldığı garip bir ortamda yaşıyoruz…” İşte yazarların ağzından Nazım Hikmet. Şiirlerinde buram buram vatan kokan Türk şairi Nazım, öldükten sonra bile konuşulmaya devam ediyordu. Onun değeri her zamanki gibi yıllar sonra anlaşılacaktı.

Nazım Hikmet’i başkaca tanıdım bu kitap sayesinde. “Nazım Hikmet” adlı yazımda, Nazım Hikmet’in Türk düşmanlığı yaptığını yazmış ve vatanperver olmadığını, vatanını sevseydi ülkesinde kalacağını söylemiştim. Yanıldığımın gayet farkındayım. Orhan Karaveli, cidden aklıma takılan sorulara bir bir cevap veriyor. Üzerinde çok konuşulan şairimiz, belki de üzerinde en çok durduğumuz Türk şairi olma sıfatına haiz şair, Bahriye Mektebi’ne gider ve orada 1917–1919 arasını kapsayacak şekilde iki yıl öğrenim görür. Malumunuz ki bu yıllar Osmanlı için sancılı geçmektedir. Daha yeni I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Osmanlı ordusu, savaşın en büyük hezimetini elini kolunu bağlayan Mondros Ateşkes Antlaşması ile yaşamıştır. Bunun akabinde Sevr gelmiştir bildiğiniz gibi. Nazım Hikmet subay olacakken bu tür haberlerin yayılması üzerine vatanın boğazını sıkan düşmanlara kanlı bir cevap verebilmek uğruna subay olmaktan vazgeçiyor ve keyfi davranışlarla amirlerinin gözüne batıyordu. Sırf o değildi milleti için kendini feda etmek isteyen; sınıf arkadaşı Vâlâ Nurettin de sınırların dışına çıkıyordu. Vâlâ Nazım ile “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kalın eserini yazabilecek kadar yakın arkadaştı. Bu kitapta Vâlâ Nazım ile geçirdiği yılları yazıyordu büyük ihtimalle. Nazım’ın- a’nın üzerinde uzatma işareti olduğunu unutmayın- dayısı Ali Fuat Paşa Moskova’ya elçi olarak gönderilince, Nazım kendisini orduya sokabilecek bir yakınının ülkeden uzaklaşmasından büyük üzüntü duyar. O sıralar, bildiğiniz üzere, padişah ve yanlıları Kurtuluş Savaşı’na Mustafa Kemal’e tevkif emri verebilecek kadar taraftar değildi. Mustafa Kemal, Vahdettin tarafından Trabzon ve çevresinde çıkan Pontus Rumlarına olan ayaklanmayı durdurması için Karadeniz’e gönderilir. Mustafa Kemal burada üniformasını çıkartarak padişaha bağlılığını resmen iptal eder ve o eşi benzeri olmayan, sayfalar dolusu destanımız adını tarih sahifelerine kazımaya başlar Türk milletiyle. Böyle bir ortamda, yukarıda değindiğim gibi, bir de basın milli mücadelecilerin üstüne gidiyordu. Padişahın adamları Mustafa Kemal ve arkadaşlarına tehditler yağdırıyor, padişah taraftarlarına methiyeler düzüyordu. Ajanlar etrafta kol geziyor, milli mücadeleye çamur atmaya ant içmişlerdi. İşte Nazım tüm bu sebeplerden dolayı Kurtuluş Savaşı’na katılamadı. Eğitimini yarıda bıraktığı için askerliğini yapmış da sayılmadı. Bu askerlik sorunu sonradan başına büyük bela olacaktı.

Nazım dayısı Ali Fuat Paşa olmasına rağmen, bir türlü Kuvayi Milliye’ye alınmadı. O sıralar adını bile yeni yeni duymaya başlamıştık diyor Nazım komünizmin ve Çarlık Rusya’sının yıkılmasının. Dolayısıyla Nazım o sıralar komünist propagandacılığı yapmakla kesinlikle itham edilmemişti. Nazım sonradan komünist olacaktı “talihsiz” bir biçimde. Ve Nazım uzun süren, yorucu yolculuğuna hazırlandığının farkında değildi. Bu kadar yıl hapishanede yatmasına rağmen 66000 dizelik bir Kurtuluş Savaşı Destanı’nı, onca senaryo, binlerce dizelik şiirler, roman yazdı. Bu adamın büyüklüğü işte burada yatmaktadır. Ama yazık olmuş bu destana, çünkü 66000 dizenin 46000’i kayıpmış. Bir de diğer on binin sağcı-solcu kavgalarından nasibini aldığı düşünülürse, kıymetli yazarımızın mezarda kemiklerinin sızladığından şüphem yok. Çünkü, Orhan Karaveli böyle olabileceğini düşünüyor ve Nazım’ın eserlerini basmanın ve komünist kitaplar barındırmanın yasak olduğu ülkemizde 1960 ile 1980 arasındaki dönemde bu dizelerin yakılıp yıkılmasına ihtimal veriyor. Bazı şiir dergilerinde Nazım’ın şiirleri boy gösteriyormuş, ama sağcılar bu adamların yakasını bırakmıyormuş. Bazı şiir kitapları ise, el altından basılıyormuş ancak. Nazım yılmak bilmeyecekti hayattan ve dolu dolu, severek, coşkulu yaşamaya devam edecekti her ne kadar yoksul işçi kesimini temsil etse de.

Nazım’ı ateşi hiç sönmeyen bir komünist yapan neydi? Nazım niçin vatanında kalıp, komünizmi savunmadı da gitti Sovyet Rusya’sında kalıp ateşli bir komünist oldu? Orhan Karaveli bu sorulara tek tek cevap buluyor. Nazım’ı etkiliyen insanların varlığından bahsediyor. Evet, Nazım’ın çevresinden oldukça etkilendiği muhakkaktır. Tam hatırlayamıyorum Nazım’ı kimin etkilediğini, ancak şairin dayısının Moskova’da olması onu Rusya’ya gitmeye itiyordu. Şunu söyleyebiliriz ki Nazım durduk yere komünist olmadı, düşündü taşındı ve bu mefkûreye kendini adadı. Keşke Nazım bu nazariye ile tanışmasaydı. Tekrar belirtmekte yarar görüyorum ki Nazım bir ideolojiye körü körüne bağlı kalmanın bir tezahürüydü. Orhan Karaveli Moskova’ya gitmeden önce arkadaşının tavsiyesiyle Şevket Süreyya’nın “Suyu Arayan Adam” kitabını okumuş. Bu kitaba değiniyor yazar ve hulasa, Nazım röportörün sorusu üzerine Şevket Süreyya’nın ülkedeki ilk darbeyle sisteme uyumlu hale geldiğini ve yollarının ayrıldığını belirtiyor. Nazım, ”Uygulamalar ve uygulayıcılar yanılabilir, ama ilkeler doğrudur, kalıcıdır, insanlığın yararınadır.” diyor. Şunu anlamakta zorluk çekiyorum: Beni Stalin yarattı, hafız-ı Kapital olacağım-bu sözler okuduğum diğer iki kitapta geçiyor- gibi laflar eden Nazım nasıl oluyor da Stalin gibi barbar bir diktatörün kulu kölesi oluyordu? Ki Stalin, Adolf Hitler’den farksızdı, soykırım yapmakla ünlenmişti. İlkeler kalıcıydı belki, ama ilkeleri uygulayanlar gidiciydi. Bu gidiciler adam gibi komünizmi uygulasalardı, belki de dünya daha farklı olurdu. K.Marx size, “Gidin, şu ırkı parçalayın.” mı dedi efendiler? Belki Lenin dönemi daha iyidir Stalin döneminden. Hatta kitapta da yazdığı üzere, Lenin asabi davranışlarıyla dikkat çeken Stalin’i uzaklaştırmaktan yanaymış ve Stalin’in kesinlikle başa geçmemesi gerektiğini vasiyetinde bildirmiş, ama vasiyetin bu kısmı sümen altı edilmiş. Bu vasiyetin tam metni bilmem kaç yıl sonra ortaya çıkmış. Dolayısıyla komünizme sistematik katkılar sağlayan Lenin ile kanlı diktatör Stalin’i farklı değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Şu bir hakikat ki Nazım maalesef koyu bir komünistti.

Peki, Türk hükümetinin hiç mi hatası yoktu bunda? Nazım’a sırf komünist diye pasaport vermemek çok adil bir hareket miydi? Askeri isyana teşvik etmek suçundan iki ayrı mahkemeden toplam 35 yıl hapis istemiyle yargılanan şair 1938’de hapishaneye girecek ve 12 yıl demir parmaklıklar arasında hayatını sürdürecekti. Nazım’ın 35 yıllık cezası 28 yıla indirildi. Peki, orduyu isyana teşvik mi etmişti gerçekten? Şiirlerden hareketle böyle bir karar alınıyordu. Nazım’ın şiirleri buram buram komünizm kokuyordu. Nazım burada her gün odasını temizler ve her yeni güne merhaba dermiş. Peki, bu arada M. Kemal hiç mi yardım etmemişti Nazım’a? Nazım, Mustafa Kemal’i iki kez görmüştü. İlk gördüğünde şiirlerini okuma fırsatı yakalayacakken, gelen acil bir telgraf her şeyi bozdu. Mustafa Kemal için Destan’da şu şiiri yazacaktı Nazım Hikmet:

“Sarışın bir kurda benziyordu

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı


Bıraksalar


Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”

1938, Mustafa Kemal’in bitap düştüğü ve hasta olarak yatağında yattığı yıldı. Nazım Hikmet de tam o yıl hapishaneye girecekti. Mustafa Kemal’den yardım gelir umuduyla bir mektup yazdı ona. Mektubunda hülasa suçsuz olduğunu belirtiyordu (Bu mektubun tam metni kitapta mevcut.) Maalesef, belki de Nazım’ı hapisten kurtaracak bu mektup, Mustafa Kemal’e ulaştırılmadı. Bir yoruma göre, yatağında yatan Mustafa Kemal’e daha fazla acı verilmek istenmiyordu. Mareşal Fevzi Çakmak’ın bunda büyük bir rolü olduğu kuşkusuzdur. Çünkü, kitapta hep Fevzi Çakmak’ın Nazım Hikmet’i sevmediği ima ediliyor.

12 yıl Nazım hapishanede yattı ve 1950’de DP’nin iktidara gelip af çıkarmasıyla beraat etti. Nazım, hapisten sonra da rahat bırakılmadı ülkesinde. Düşmanları onu tehdit ediyordu “iki elim yakanda” dermişçesine. Nazım bu baskılara dayanamayarak Moskova’ya gitti. Ölünceye kadar orada yaşadı. Kaçak olarak birkaç kez ülkesine geldi. Rahat bir yaşamı vardı Nazım’ın Moskova’da. Hem senaryo yazıyor hem de şiirlerini satıyordu. Rusça’yı Marx’ın Das Kapital’ini okuyabilecek kadar iyi biliyordu. Türkçe’ye de çok hâkimdi Nazım. Hece, vezin nedir bilmezdi. Kafasına göre şiirler yazıyordu. Kendine has bir üslubu vardı. Türkçe’yi bazı Türk şairlerinden daha iyi kullandığı söylenebilir. Birden fazla kadınla evlenen Nazım’ın hayatı resmen film gibiydi. Bunca savrulmanın arasından durmak bilmeyen çalışma arzusuyla onlarca eser bıraktı geriye. Nazım askerliğini yapmamış sayıldı, çünkü eğitimini yarım bırakmış, subay olamamıştı. Yıkılmış bir imparatorluğun subaya ihtiyacı kalmayacağını düşünerek isyan ediyordu üstlerine. Subay olup da ne olacaktı? İşsiz kalacaktı. Aftan yararlanan Nazım’a hemen askerlik uyarısı geldi. Nazım bir türlü düzlüğe çıkartılmıyordu, birileri şairin devamlı peşindeydi, mezara kadar kovalayacaklardı onu. Askerliğe çağırıldığını öğrenen Nazım bu iş içinde bir bit yeniği olduğunu sezmişti. Onu askerde öldürecekler ve “Kaçarken vurduk.” diyeceklerdi. Nazım’ın korkması doğaldı. Askere gitmeye hiç niyeti yoktu. Doğru Moskova’ya kaçacaktı.


Nazım Hikmet vatanını seviyordu. Onun tek suçu komünist olmaktı. Hiçbir zaman gizlemedi komünist olduğunu, ikiyüzlülük göstermedi. Yaşamanın güzel olduğunu savundu. Romantik komünistti Nazım Hikmet, Saime-Timms ve Edward’ın dediği gibi. (Deneme Yayınları)