
09 Şubat 2010 Salı
05 Şubat 2010 Cuma
sibıl

Kitabın Adı: sibıl
Yazarı: flora rheta schreiber
Türkçesi: Nilgün Arıt
Yayınevi: e yayınları
Basım yılı ve sayısı: Mart 1975, 2. basım
Sayfa adedi: 509
‘Nereden çıktı şimdi bu kitap özeti?’ diye içinizden sorduğunuzu duyar gibi oluyorum.
Neredeyse 35 yıl öncesinden…
Üçüncü kez okudum.
Varsa içimdeki ‘Sibıl’(lar) hakkında bilgi edinmek…
Varsa içinizdeki ‘Sibıl’(lar)la yüzleşmenizi sağlamak.
Sybil Isabel Dorsett…ve 16 farklı kişilik daha, üstelik ikisi erkek…Tüm bu karakterler aslında tek bir kişiye ait. Kadınlı erkekli tam 17 karakter... Tek bir vücutta farklı dengeler... Sybil, çok kişilikli oluşun ilk psikanalizidir. Sybil Dorsett olayı, normale bakışımızı da etkileyen bir gerçektir. Sybil yalnızca insan davranışlarını saptayan bilinçaltı dünyasının tehlikeli güçlerinin yepyeni bir incelemesi olmayıp, baskı aygıtlarından, toplum, din ve ailenin sakatlayıcı etkilerine bir örnekle bakıştır. Okuyucu bu kitabı okuduğunda bir bilinçlilik genişlemesine uğrayacaktır. Çünkü kendi yaşamını büyüteç altına alarak onları dönem dönem analiz edecektir. Tıp açısından ise bu öykü, akıl hastalıklarının kalıtım ve çevre terimleri içinde ortaya çıkışını; halk dilinde çok ya da farklı kişiliklerle mal edilen şizofreniyle Sybil'ın pek az rastlanan hastalığı Grande-hystérie arasındaki ayrılığı ortaya serme amacını gütmektedir.
Kitaptan alıntılar:
‘…çünkü hiç kimseyi dinlemediği günlerden birindeydi Sibıl.’
‘bir hiçlikten başka bir hiçliğe doğru’
‘otobüsün, onu getireceği her yere gitmeye istekliydi; nereye olursa olsun, her yere; dışarıdaki dünyaya; sonu olmayan dünyaya; her hangi bir yere.’
Genç kız, öğretmenlik yaptı, hastaların uğraş edinmeleri yoluyla tedavilerini sağlayan bir ‘terapist’ olarak çalıştı.
…küçük bir gül tomurcuğunu hatırlatan ağızlı, yüzü…
Erkeklerin hepsi aynı. Onlara inanılmaz, temem mi?...Kesinlikle güvenilmez…
Peggy Baldwin, kimi kez Peggy Dorsett, doktorun yanından ayrıldığında, yatakhaneye dönmeyi düşünmüyordu. Binanın giriş kapısından, Park Avenue Caddesi’ne çıkarken, yarı yüksek sesle kendi kendine mırıldandı:
“Bir yerlere gitmek istiyorum. Ne dilersem onu yapmak istiyorum.”
“Ben birini sevmeyi ve birinin beni sevmesini istiyorum.”
Artık çift kişilik teşhisinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar kesinleştiğini hisseden Doktor Wilbur, bu olağandışı olaydan ayıramıyordu zihnini. Aynı bedende yaşadıkları halde Peggy ve Sibıl ayrı anılara, ayrı ruh yapılarına, ayrı davranışlara, ayrı hayat deneylerine sahiptiler. ..Kendilerini karşılarındakilere değişik biçimlerde gösteriyorlardı. Hattâ yaşları bile farklıydı…Sibıl 31 yaşındaydı ama, Peggy…Doktor, Peggy’nin erken gelişmiş bir çocuk mu, yoksa olgunlaşmamış bir büyük mü olduğuna karar veremiyordu. Peggy küçük bir kız çocuğu kadar davranışlarında sorumsuz olabiliyor, kolayca utanç duymuyordu. Oysa öfkeleniyordu. Sibıl gibi olmak yerine, gizlenme yoluna sapmaksızın korkusunu, öfkesini, bütün duygularını rahatça ortalığa salıveriyordu.
Ne var ki doktor, Sibıl’ın durumunun, çocukluk döneminde geçirdiği bir sarsıntıdan doğduğuna inanıyordu.
“Sen bilincini yitirdiğin sırada,” diye sözünü sürdürdü doktor, “bir başkası senin yerini alıyor.”
…birbirinden farklı ruh hallerine bürünüyordu. Bir an, eşyaların üzerinde gezinen, parmaklarını tavana sürten, durmaksızın konuşan küçük bir çocuk oluyor; hemen ardından, soğukkanlı, bilgiç bir kadın tavrı takınarak…
Bu belirtiler öylesine şiddetli baş ağrılarıyla güçlenmekteydiler ki, böylesine bir ağrı nöbetinin ardından Sibıl birkaç saat uyumak zorunda kalıyordu. Genellikle uykusu hafif olan Sibıl benzeri bir baş ağrısının ardından sanki ilaç içirilmişcesine ağır bir uykuya dalıyordu.
“Bir ayağımı ötekinin önüne atmak öyle yorucu ki…” dedi. “Üstelik bunu düşünmek zorunda kalıyorum…Aksi halde durmam gerekecek.”
Büyük yeteneği olan bir insan ve pek çok konuda deha denebilecek nitelikleri var.” Doktor inançla tekrarladı bunları. “O öfke duvarını bir yıksak, kendi kendisini tanıyabilecek kadar özgür olacak.”
Bir başkası olarak uyandığında ya da sonradan bir başkasına dönüştüğünde,
Nirvana: Budizme göre dünya ve benlikten ayrılıp, tanrısallıkta kaybolma.
Sibıl için değil, ama doktor için oldukça belirgin bir gerçek vardı ki, o da hiçbir ilacın, hastalıkların derininde yatan ruhsal sorunları ve iç çatışmaları çözmeye yardımcı olamayacağıydı.
Uyandığında yüzünü yastığa gömdü; yeni günü karşılamaya gücü yoktu.
Neden karşılasındı zaten? Böylesine şiddetle, ve tek başına niçin mücadele ediyordu? Hiçbir çıkış yolu yoktu. Bundan emindi Sibıl.
Ben herhangi bir şeyden çok etkilendiğim zamanlarda bir başka “kişi” benim yerimi alıyor ve belirli bir nedenle (sonuçlarından korkma olabilir, kendime olan güvenimin noksanlığı, parasızlık olabilir ya da kendi başıma karşı gelemeyeceğim ölçüde büyük sorunlardan ve baskılardan kaçmak için olabilir) benim yapamadığım şeyleri yapıp, benim söyleyemediğim sözleri söylüyordu.
11 Ağustos 1967: “Dün öğrendim ki, 1 Eylülden başlayarak Yardımcı Profesör olacağım. Çok heyecanlıyım. On sekiz kişiyle daha görüşme yaptılar ve ben hiçbir şansım olmadığını sanıyordum; oysa dekan, benimle yapılan görüşmeden sonra oybirliğiyle ve hiç tartışılmaksızın kabulüme karar verildiğini söyledi.
31 Ocak 2010 Pazar
24 Ocak 2010 Pazar
20 Ocak 2010 Çarşamba
Aşk...Elif Şafak...40 Kural

Kitabın Adı: Aşk
Yazarı: Elif Şafak
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım yılı: Mart 2009 400 000 adet
Sayfa adedi: 415
TEBRİZLİ ŞEMS’İN 40 KURALI
1.Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.
2. Kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!
3. Kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.
4. Kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.
5. Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
6. Kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.
7. Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.
8. Kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
9. Kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
10. Kural: Ne yöne gidersen git, doğu, batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.
11. Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
12. Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.
13. Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca, şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.
14. Kural: Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
15. Kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.
16. Kural: Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.
17. Kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
18. Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır
19. Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.
20. Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
21. Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
22. Kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.
23. Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…
24. Kural: Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.
25. Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.
26. Kural: Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.
27. Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.
28. Kural: Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.
29. Kural: Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.
30. Kural: Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez kusur örter.
31. Kural: Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
32. Kural: Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama Kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!
33. Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.
34. Kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.
35. Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.
36. Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!
37. Kural: Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.
38. Kural: Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık !
Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.
39. Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.
40. Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde…
15 Ocak 2010 Cuma
Aşk

Kitabın Adı: Aşk
Yazarı: Elif Şafak
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım yılı: Mart 2009 400 000 adet
Sayfa adedi: 415
"Ya ortasındasındır AŞK’ın, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.. Ella Rubinntain (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte “sorunsuz” bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir. Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella’yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır. Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller…
Aşk… kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası…
Kitaptan alıntılar:
AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındadır, merkezinde,
Ya da dışındasındır, hasretinde…
Bir taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bir akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepsi topu topu budur olacağı.
Ama bir de göle düşsün aynı taş…Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tâ ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya kadar.
Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.
Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tâ dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.
..hiçbir zaman kabullenemezdi sonları…
İşte tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dâhil olmak üzere hiç kimse anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein’ın nasıl olup da bir sabah kocasına boşanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip, tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığını…
Ama elbet bir sebebi vardı: Aşk!
Âşık oldu Ella hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği bir adama.
Zira her ne kadar bazıları aksini iddia etse de, aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret değildir.
Çünkü aşk, hayatın asıl özü, esas gayesidir.
Birini öldürdüğün zaman, muhakkak ki ondan bir şeyler bulaşır sana: Bir resim, bir koku, bir nefes…Bir ah, bir lanet, bir ses. “Maktulün bedduası” derim ben buna. Bedenine yapışır kalır. Başlar oymaya, tenini delip geçercesine. Tâ ki yüreğinin derinliklerine sızana değin. Orada tutunur, yeniden sende yaşam bulur. Rüyalarına girer, uykularını delik deşik böler. Gündüzleri bir şekilde idare edersin ama gece olup yalnız kaldığında, döşeğinde soğuk soğuk terlersin. Her maktul katilinde yaşamaya devam eder.
…mutfak masasında yalnız başına oturan üç çocuk annesi Ella Rubinstein bir şeyin farkına vardı: Her ne kadar ayak direyip inkâr etse de, her ne kadar aleyhinde ileri geri laflar etse de, tâ derinlerde bir yerde nicedir aşka muhtaç, aşka hasretti.
Bu şekilde Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’ yedi iklimi gezer, dağda bayırda Hakk’ı ararım Hak için. Yaşanmaya değer bir yaşamın peşindeyim; ve bir de, bilmeye değer bilginin. Köksüzüm, yurtsuzum. Kendimi O’nda yok ettiğimden beri, ölmeden evvel öleli, başlangıçsız ve sonsuzum.
“Kurban olduğum Allah’ım. Seni ne kadar severim, bir bilsen. Ne istersen yaparım, yeter ki Sen iste. Sürüdeki en yağlı koyunu kes desen, gözümü kırpmadan keserim. Senin için. Koyun kavurması güzeldir Allah’ım, kuyruk yağını da alır pilavına katarsın, tadından yenmez olur.”
(…)
“Yeter ki Sen dile, ayaklarını yıkarım. Kulaklarını temizler, bitlerini ayıklarım. Ne kadar çok severim ben Seni. Sana çok hayranım!”
Duydukları karşısında Musa öfkeden küplere binmiş. Bağıra çağıra kesmiş çobanın duasını.
(…)
“Ey, Musa, sen bugün ne yaptın? Sen ayırmaya mı geldin buluşturmaya mı? Şu garip çobanı azarladın. Onun Bana ne kadar yakın olduğunu anlayamadın. Ağzından çıkan lafı bilmese de, o çoban inancında samimiydi. Kalbi temiz, niyeti halisti. Biz kelimelere bakmayız. Niyete bakarız. Kelimelere bakacak olsak yeryüzünde insan kalmazdı! Biz çobandan razıydık. Başkasına medîh olan söz sana zemdir. Ona bal olan sana zehirdir. Sen işittiklerini inkâr ve küfür saydın ama bilsen ki bir kabahati varsa bile, ne tatlı kabahattir onunki.”
Rumî aşkın hayatın can suyu olduğuna inanırdı. Öyleyse eğer, tek bir katresi bile heba olmamalı.
…bir uçurtma misali rüzgârda savruk, başına buyruk, hür, hafif ve bir o kadar mesut…
Az konuş ki, çabuk pişesin.
En nihayetinde bir sabah bir de baktım, göz kamaştıran bir pembelik boy vermiş karların arasından. İncecik, şiir gibi latif bir kardelen…Kalbim ilham ve saadetle doldu.
Şems’e dedim ki: “Bak, ipekböceği kozadan çıkarken alın teriyle ördüğü ipeği yırtıp parçalar. Bu yüzden çiftçiler ya ipeği seçerler, ya ipekböceğini. İkisini birden koruyamazlar. Çoğu zaman ipeği kurtarmak için ipekböceğinin canını alırlar. Bir tek ipek mendil için bilir misin yüz ipekböceği can verir.
Bir tek şey söyledi: “Bu hikâyede benim payım ipekböceğininkine benzer. Rumi ipektir, ilmik ilmik örülecektir. Vakit tamam olunca ipeğin bekası için ipekböceğinin ölmesi gerekir.”
Benim bildiğim Aşk’tan uzaklaşanlara endişelenmek lâzım gelirdi, doludizgin Aşk’a koşanlara değil.
Bir başkasının itikadının sağlamlığını sınamak biz insanlara düşmez ki. Bu Allah’tan rol çalmak olur. Kulun imanını ölçüp tartmak kul harcı değildir, bilmez misin?
Bir anın doğması için bir önceki anın ölmesi gerekir. Yeni bir “ben” için, eski ben’in kuruyup solması gerektiği gibi…
Artık yorulmuştu öfke duymaktan. Geçmişe öfkelenmek ağır bir yüktü.
Okumak, çalışmak ve başkalarını aydınlatmak kulun Allah’a borcudur.
…riya ve oyun insanları mutlu eder, hakikatleri bilmek ise ağırlaştırıp hüzünlendirirdi.
Kanat çırpan kuşlara bakın. Kanatlarının nasıl hareket ettiğine dikkat buyurun, bir aşağı bir yukarı. Bir hüzün, bir saadet. Böyledir hayat. Hoş bir kararda, ahenk içinde, dengede…
Her gece uyumadan evvel dizlerimin üstüne çöker dua eder, bizi aç yatırmadığı için Tanrı’ya teşekkür ederdim. Bir dostla konuşur gibi konuşurdum O’nunla.
Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
İnsan bir gecede iman sahibi olmaz Süleyman. Kişi kendini inançlı zanneder ama sonra beklenmedik bir iş gelir başına, tereddüte düşer, yalpalar. Tekrar toparlanır, imanı kuvvetlenir, ardından yine yuvarlanır şüphe çukuruna…Bu böyle devam eder. Belli bir safhaya ulaşıncaya dek bir o yana bir bu yana sallanırız. Kâh mümün, kâh münkir, kâh mütereddit. Kâh cennetlik, kâh cehennemlik. Ancak böyle ilerleyebiliriz. Her adımla Hakk’a biraz daha yaklaşırız. Şüphe duymadan iman olmaz.
Aziz’le yazışmaları hız kazandıkça Ella o eski hâlim selimliğinden uzaklaştığını hissediyordu. Griler ve bejlerle dolu bir tuvale benzeyen hayatına şimdilerde capcanlı bir renk ekleniyordu: Parlak, simli, neredeyse çığırtkan bir mor. Çekiniyordu bu renkten. Ama çekimine kapılmamak mümkün değildi, biliyordu.
Akılcı kararlar alıp planlar yaparak hayatımızın akışını denetleyebileceğimizi zannediyoruz. Oysa balık yüzdüğü okyanusu denetleyebilir mi?
İşte bu kontrol edemediğimiz kısma Sufiler “beşinci unsur” adını verirler. Ateş, toprak, rüzgâr ve suyun yanı sıra dünyayı şekillendiren beşinci unsur: Boşluk. Açıklanamaz, denetlenemez, dolayısıyla gerilla taktiği uygulanamaz boyut. Biz insanlar bu boyutu tam olarak kavrayamasak da farkındayız.
Tebrizli Şems, dünyayı koca bir kazana benzetirdi. İçinde mühim bir aş pişmekte. Yaptığımız, hissettiğimiz, söylediğimiz, hatta düşündüğümüz her şey bu kazana malzeme olarak giriyor. Öyleyse bu evrensel aşa ne kattığımızı kendimize sormamız gerek. Kızgınlıklar, kırgınlıklar, kan davaları ve şiddet mi? Yoksa aşk, inanç ve ahenk mi?
Önümüz sıra dört kapı vardır; şeriat, marifet, tarikat ve hakikat basamak basamak çıkılır” diyorlar.
Ella’nın hayatı durgun bir göl ise Aziz’inki taşkın bir nehirdi. Ella adım atmaya korkarken, o dört nala gidiyordu. Ella adım atmadan önce bin defa düşünürken, Aziz evvela adımını atıyor, sonra düşünüyordu, tabii eğer düşünürse.
Zaten hayatta hiçbir konuda sabitfikirli ve katı olmanın gereği yoktu; zira yaşamak demek habire değişmek demekti.
Bazen öyle anlar geliyor ki kadın yaratıldığıma isyan edesim geliyor. Bu dünyaya kız olarak gelince durmadan çalışmayı öğretiyorlar: Yemek pişirmek, temizlik yapmak, kirli çamaşırları külle ovmak, dereden su taşımak, eski çorapları yamamak, yağı sütten ayırıp çökelek yapmak, hamur açmak…hepsini belliyorsun peş peşe. Kimi kadınlar bunların yanı sıra ya da yerine vücutlarını kullanarak erkeklerin aklını başından almayı öğreniyor. Ama işte hepsi bu. Öyle ya da böyle hep hizmet ediyorsun. Kimsenin kadınların ellerine kitap verdiği yok.
Evleneceğimiz haberi ilk duyulduğunda, hakkımda ileri geri laflar söyleyenler olmuştu: “Kerra eskiden Hıristiyan’dı. Bu kadın Rum asıllıdır. Hak dinine dönmüş olsa bile nasıl güvenirsin? Eldir, bizden sayılmaz. Senin gibi bir İslam âlimine doğma büyüme Müslüman bir kadın almak yakışır.”
Ama Mevlana onları kale almadı.
Yaradan’ın gökyüzünde, tepede bir yerlerde olduğunu sanırlar. Kimileri de O’nu Mekke’de, Medine’de arar! Ya da mahalle camisinde! Allah bir mekâna sığar mı? Ne gaflet! O tek bir yerdedir ancak: Âşıkların gönüllerinde.
O yüzden şöyle dememiş mi: “Ne yer ne gök kucaklayabilir beni. Ancak ve ancak inanan kullarımın yüreğine sığabilirim.”
Şeriat der ki: “Seninki senin, benimki benim.” Tarikat der ki: “Seninki senin, benimki de senin.” Marifet der ki: “Ne benimki var ne seninki.” Hakikat der ki: “Ne sen varsın, ne ben.”
Geçmişte çok kötü bir günah işlemiş, şimdi de vicdanı aç bir fare gibi beynini kemiren bir adamın çektiği azaptan daha beter cehennem olabilir mi? O adama sor, anlatsın sana cehennem nedir. Ya da insanlığa maddi manevi hayrı dokunan, kalp kırmak yerine kalp onaran, sonsuz bir muhabbet zincirinde halka olmayı başaran ve kâinatın sırlarına parmaklarının ucuyla dokunan kişinin doygunluğundan öte cennet var mı? O adama sor, anlatsın sana cennet nedir.
Zihnini meşgul eden bir şey daha vardı: Arzu!
Bir erkeği arzulamayalı, kendini kadın gibi hissetmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki bu duygunun neye benzediğini bile unutmuştu. Belki de bu yüzden kendiyle yüzleşmekte bu kadar geç kalmıştı. Ama işte şimdi tam karşısında duruyordu hakikat: Kuvvetli, kışkırtıcı, kural tanımaz bir çekim gücü.
Şimdiye değin nasıl yaşadıysan, gene öyle yaşayacaksın sanırsın. Sonra beklenmedik bir anda biri çıkar gelir. Etrafındaki kimseye benzemez. Kendini bu yeni insanın aynasında görmeye başlarsın. Var olanı değil, sende eksik olanı gösteren sihirli bir aynadır o. Ve sen bunca zaman aslında hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığını, bilmediğin bir şeye hasret çektiğini anlarsın. Şamar gibi iner hakikat suratına. Sana içindeki boşluğu gösteren bu kişi bir pir, üstâd, arkadaş, yoldaş, eş ya da bazen bir çocuk olabilir. Önemli olan seni tamamlayacak ruhu bulmandır. Her peygamberin verdiği öğüt aynıdır: Sana ayna olacak insanı bul! İşte o ayna benim için…
Ben Şems’te ruhdaşımı buldum. Böylesi bir buluşma hayatta ancak bir kez olur. Otuz yedi yılda bir kez!
Âşık olmayan bunu anlayamaz, olansa anlatamaz. Öyleyse nasıl söze dökülebilir aşk, kelimelerin hükmünü yitirdiği yerde?
Eskiden “Dil Canbazı”, “Kelime Sarrafı”, “Hitabet Ustası”, “Harflerin Efendisi” ve “Mânâ Denizinin Kaptan-ı Deryası” derlerdi bana.
“Kuran taze bir gelin gibidir Kimya. Onu okumak isteyen kişi yanına itinayla yaklaşmazsa, o da kapanır, katiyen açmaz peçesini.”
“Kuran çağıl bir nehirdir” dedi. “Uzaktan bakana tek bir akıntı gibi görünür, içinde yüzene ise dört ayrı ırmak. Balık türlerini düşün Kimya. Kimi balık sığ suda yaşar, kimi derinlerde. Biz insanlar da öyleyiz. Fıtratımıza, kavrayışımıza göre şu veya bu katmanda kalıyor, orada yüzüyoruz.
“Sanırım anlamadım” dediysem de anlamaya başlamıştım.
“Kıyıya yakın yüzmeyi sevenlere Kuranın zahiri katmanı kâfi gelir. Ne yazık ki insanların çoğu böyledir. Ayetleri kelime mânâsıyla alırlar. Bazıları Nisa süresini okuyunca erkeklerin kadına üstün yaratıldığı sonucuna varırlar. Ne görmek isterlerse onu görürler.
“Üç akıntı daha var: İkincisi ilkinden derindir ama yine de yakındır yüzeye. İnsan, şuuru genişledikçe kitaba daha çok vâkıf olur. Fakat bunun için metnin derinliğine dalman gerekir. Balıklama!”
Üçüncü akıntı, bâtınî katmandır. Nisa süresini gönül gözün açık okursan, göreceksin ki ayet kadınlarla erkekler hakkında değil; Kadınlık ve Erkeklik hakkında. Tasavvufta fena ve beka, kadınlık ve erkeklik hâllerine tekabül eder. Ve her birimiz, buna senle ben de dahiliz, içimizde taşırız kadınlık ve erkeklik hâllerini, farklı farklı nispetlerde. Ne zaman ki ikisine de kucak açarız, barışık ve bütünleşmiş oluruz.”
“Yani bende erkeklik mi var?”
“Elbette. Kadınlık da var erkeklik de.”
(…)
“…Her erkekte en az bir dirhem kadınlık mevcuttur, her kadında bir nebze de olsa erkeklik.”
Düşmüşleri, dışlanmışları anlamadan toplumu anlamak mümkün değil. Sarhoşları, dilencileri, hırsızları, fahişeleri, kumarbazları, teselli bilmezleri, ihmal edilmişleri, yaftalanmışları…Allah’ın yarattığı her mahlûku sevebilir miyiz? Çetin bir sınavdır bu, çok az kişi verir bu imtihanı.
Benim gibi…birinin nasıl olup da Margot gibi çılgın bir kadın karşısında paniğe kapılıp kaçmadığı muammadır. Hâlâ anlayamam. Ama kaçmadım. Aksine, kendimi Margot’nun canlı kişiliğinin girdabına bıraktım. Hiç düşünmeden…Âşık olmuştum.
Tuhaf bir kimyası vardı Margot’nun. Devrimci ve yaratıcı fikirler, sivri eleştirilerle doluydu; cesur, bağımsız ve asiydi. Ama aynı zamanda kristal bir çiçek gibi narindi. Bir bakmışın olmadık bir sözden incinmiş, kırılmış. Kendi kendime söz verdim: Onu dış dünyanın hoyratlığından da, kendi içindeki yıkıcı damardan da koruyacaktım…Ama biliyorum ki o da hiç kimseyi sevmediği kadar, hatta kendi kendini şaşırtıp ürkütecek kadar çok sevdi beni. Kendince, kadrince, yapabildiğince…
Bana kalsa bir kova su alır cehennem ateşini söndürür, cenneti de ateşe veririm ki, sırf ve saf aşk kalsın. Gerisi boş!
İnanç ve aşk, insanı normal şartlar altında olduğundan çok daha cesur kılıyordu.
Önce diyorsun ki: “Dünyada bir ben varım!”
Sonra: “Bende bir dünya var!”
Ve en nihayetinde: “Ne dünya var, ne ben varım!”
Bu kavanoz dipli dünya, binbir gölge oyunu oynanan bu parıltılı ve tantanalı sahne, paraya pula, mala makama, ünvana ihtişama aldanıp kanan cins cins oyuncuyla doluydu. Ne kadar zenginleşirlerse o kadar muhtaç oluyorlardı paraya. Ne kadar yükselirlerse, daha bir aç oluyorlardı terfi etmeye. Fesat ve hasetle, zillet ve kibirle dünya malını kendilerine kıble yapıyor, nesnelere kul oluyorlardı. Bilerek ya da bilmeyerek. Şuurlu ya da şuursuzca.
Herkes dünyevi hırslar merdivenini üçer beşer çıkmak için birbirlerinin omuzlarına basadursun…
Şeytan’ı dışarıda değil, içimizde arardık. Bize lâzım olan kendimizi didik didik tahlil etmek. Hatayı başkalarında bulmak değil.
Sufi der ki, başkaları hakkında hüküm verip yargıda bulunacağıma, ben kendi içime bakayım. Sofu der ki başkalarının her kusurunu bulup çıkarayım. Ama unutmayın, çoğu zaman, başkalarında hata bulanlar kendileri hatadadır. Teferruata ineyim derken bütünü kaybederler. Ağaçlara bakmaktan ormanı görmezler.
Hani biriyle tanışırsın, çevrende görmeye alıştığın insanlardan çok farklı biri. Öyle biri ki her şeyi bambaşka bir gözle görür ve seni de bakış açını değiştirmeye yöneltir. Dünyaya onun gözleriyle bakmaya başlarsın. İçine ve dışına da. Etkilenirsin. Etkilenmek ne kelime, büyüsüne kapılırsın. Gene de ilk başlarda araya bir mesafe koyabileceğini, yüreğini kontrol altında tutabileceğini zannedersin. Oysa rüzgâr sandığın fırtınadır. Sınır sandığın yer oynak ve kaygan bir zemindir. Bir bakmışsın, farkında bile olmadan açılmış, karadan uzaklaşmışsın. Okyanusun tam ortasındasın.
“Bu aletin ismi ney’dir” dedim. “Başka müzik aletlerine benzemez. Sesi, derin bir iç çekiştir. Sevdiğinden ayrılanların iç çekişi…”
Beri gel, daha beri, daha beri,
Bu hır gür, bu savaş nereye kadar?
Sen bensin, ben senim işte…Ne diye bu direnme?
Topumuz bir tek inciyiz,
Başımız da tek, aklımız da tek.
Aşk bir milâd demektir. Şayet “aşktan önce” ve “aşktan sonra” aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir.
Ve şu vecize hâlâ geçerlidir. Aşkın olduğu yerde, er ya da geç ayrılık vardır.
Bir gayya kuyusu bu dünya, Şems’in yokluğunda. O gitti gideli ruhum çorak kaldı, gün ışımaz günüme. Gece uyku girmiyor gözüme, gündüzse evde duramaz oldum. Ne tam olarak buradayım, ne başka bir yerde. Bir hayalet gibiyim kalabalıklar içinde. Herkese küskünüm, kırgınım, elde değil. Nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebiliyorlar? Şems-i Tebrizi’nin olmadığı bir yaşam, yaşanılası olabilir mi?
Sevdiğin birini yitirince bir yanın onunla beraber kaybolur. Terk edilmiş hayaletli bir ev gibi buruk bir yalnızlığa esir olur, eksik kalırsın. İçinde bir sır gibi, giden sevgilinin yokluğunu taşırsın. Öyle bir yara ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin gene de canını yakar. Öyle bir yara ki iyileştiğinde bile kanar. Bir daha gülemeyeceğini, asla hafiflemeyeceğini sanırsın. Karanlıkta el yordamıyla ilerler gibi akar hayat. Önünü göremeden, yönünü bilemeden, sadece şu anı kurtararak…Gönlünün kandili sönmüş, zifiri gecede kalmışsındır.
Yeni kaybettiğin kişiyi manevi gözle bakarsan her yerde görmeye başlarsın. Denize düşen katrede, dolunayla hareketlenen med-cezirde, esen her esintide ona rastlarsın. Kuma çizili remilde, güneşte parlayan kristal tanesinde, yeni doğmuş bebeğin tebessümünde, bileğinde atan nabzında onu seyredersin.
Başarıya alışkın insan zanneder ki ilelebet muzaffer ve zengin kalacak. Ve her mağlup zanneder ki ömür boyu belini doğrultamayacak. Hâlbuki ikisi de yanılır. Şu fani dünyada rüzgâr çabuk yön değiştirir. Hüznü de neşeyi de, zaferi de yenilgiyi de, hiçbir şeyi kalıcı sanma. Bir de bakmışsın galip güçten düşmüş, zayıf palazlanmış.
Sabah ezanını hayatında ilk defa işiten birine duyduğu sesin neye benzediğini sorun. Muhtemelen şunu söyleyecektir: Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı. Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi!
Ve bir yandan Tanrıyla münakaşa ediyordu.”Bu kadar geç verdiğin aşkı böyle erken mi alacaktın elimden? Adil değil bu yaptığın. Ya hiç vermeseydin aşkı, ya bıraksaydın yaşayayım…”
Şu son bir sene içinde deli gibi sevdiği, seviştiği, içine aldığı ve bir kovuk gibi içine çekildiği bu beden onun için bir erkeğin bedeninden çok daha fazla bir şey, âdeta bir mabetti.
Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.
10 Ocak 2010 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

