31 Aralık 2010 Cuma

Türkan


Kitabın Adı: Türkan
Tek ve Tek Başına
Yazarı: Ayşe Kulin
Yayınevi: Everest
Basım yılı ve sayısı: Eylül 2010/2. Basım
Sayfa adedi: 379

Kitabın bazı bölümlerinde/sayfalarında boğazıma bir yumru gelip oturdu.
Gözlerim nemlendi.
Bu kitabı okuyun!
Hiç olmazsa aşağıdaki alıntılarımı.

Tek ve Tek Başına

Bir ülkeden cüzamı kovdu. Türk, Kürt, Süryani demeden, kırsalın evlere hapsedilmiş kızlarına kapıları araladı, ışık tuttu yollarına.

O yüreği insan sevgisiyle dolu bir hekimdi. Hayatı boyunca tek isteği, iyi ve dürüst bir insan olmaktı.


Kitaptan alıntılar:

Onlara, “Bir zamanlar Boğaziçi’nde çok güzel manzaralı bir ahşap köşkte küçücük bir kız yaşardı,” diye başlayan bir masal anlatmak isterdim.

Masallar hayalleri anlatmaz mı zaten? Ben masalımdaki küçük kıza çok uzun bir hayat çizgisi bahşederdim. Neden mi? O kızın hâlâ yapmak istediği pek çok şey var da, ondan!”

...babamın bahçeye diktiği ağaçlarla birlikte boy attık, birlikte büyüdük.

Şafakta gökyüzü önce kıpkırmızı oluyor sonra turuncuya çalıyor, sararıyor, pembeleşiyor, mavileşiyor dakikalar geçtikçe, sanki renkler birbirinin içine akıyor, birbirinin içinde eriyor, tarifi mümkün olmayan, inanılmaz bir güzellik kaplıyor göğü.

“...Ah Gökşin, her yerimden kalkışta mehtaba bir kez daha bakıyorum, öyle nefis ki! O ışık sütunu ta uzaklarada kadar efsunkâr bir kıvrılışla uzanıyor, kâh genişliyor, kâh daralıyor, sular sakin ve ışıklar o kadar cazip ve bambaşka ki hiçbir şair onu mısralarına, hiçbir ressam tablosuna alamaz ve hiçbir bestekâr onun melodisini bulamaz. Bu tablo, eserleri kopya edilemeyecek bir sanatkârın elinden çıkmıştır. Şu yeni resim görüşü ve stili (soyut resmi kastediyor olmalıyım), belki de insanın tabiat karşısındaki bu büyük yenilgisinden, bunu idrak etmesinden sonra başlamıştır. Yokta varı aramak!”

Hafız Ahmet Bey sayesinde, ben, iyi bir Müslümanın dürüst, temiz, çalışkan, saygılı, yardımsever, başkaları açken tokluğundan rahatsızlık duyan, hak yemeyen, haksızlık etmeyen ve gösterişten uzak duran bir insan olması gerektiğini, çalışmanın da bir nevi ibadet olduğunu küçük yaşta öğrendim. Hocam bizlere Allah korkusu değil Allah sevgisi aşılamıştı.

...bir bilim insanı olmama rağmen, hayatım boyunca dudaklarımdan dua hiç eksilmedi. Hastalarımın iyileşmesi, işlerimin yolunda gitmesi, oğullarımın okullarındaki başarıları için duaya sık başvurdum ve çoğunu duydu, Allah!

Dinleyebilme; başkalarını anlayabilmek ve kalpleri kazanmak hususunda en kudretli anahtardır.”

Gökşin,
Üç gündür, güneş evdeki yatağımın üstüne doğuyor. “Bütün varlığı ile hastane geride kaldı. Benim ruhum, kalbimin şefkati ve duyguları da beraber. Şu 31 günlük devre, benim yeryüzündeki yerimi katiyetle tespit etti. Bu yolu tuttuğuma şükrediyorum ve bir nebze mesut oluyorum. Bütün diğer şeyler, sinema, pastane, ayakkabı boyası ve dışarının insanları bana bomboş ve anlamsız geliyor. Manaların hepsi orada, çünkü mücadele ve zafer var...Kan da var, lakin Nietzche’ninki gibi insafsızca dökülen değil, verilen kan var, Gökşin. Hastane gecelerinde Zerdüşt’ü okudum biraz. Nietzche, “üstün insan”dan bahsediyor. Buna ermek için kan gerek, harp gerek diyor ve hayatın yaratıcılık olduğunu söylüyor. Fikirleri dehşet verici ve delice olmasına rağmen, şimdi kendime göre manalandırabiliyorum.
Sönen bir bedeni yeniden hayata kavuşturmak, yaratıcılığın ta kendisi, daha da üstünü değil midir Gökşin, bence bu böyledir...
Ve henüz “üstün insan,” ezen öldüren kumandan değil, yücelten, kurtaran, yaşatan hekimdir.

Ah Gökşin, duyuyor musun hıçkırıklarımı ve fark edebiliyor musun gözyaşlarımın akışını? Ali’yle karşılıklı ağladık aczimizin karşısında.

Hayatımda dostluğunu hiçbir karşılık beklemeden bana yarım asır sunan bir başka erkeğin olmayışı, onun değerini artırıyor, özel çok kılıyor. Gökşin karşımda oturuyor olmasa, kendimi bu kadar sıkmasam, gözlerimden yaşlar düşecek elimdeki kâğıt parçasının üzerine.

Her şeyi, ümit ve hayallerini yıktım. Evet Gökşin, bunu ben yaptım. Ben! Sineği incitmeye korkan ben! Ölüme yaklaşan bir hastaya üç, dört saat sonra öleceğini söylemek gibi bir şey bu! Nasıl yaptım, bilmem!

Ali’nin beni dinlerken yüzünün soluşu, sağ gözünün sürekli seğirişi, ellerinin titremesi gözlerimin önünden gitmiyordu. O, beni yüzünde ağlamaklı bir ifadeyle dinlemişti ama ben konuşurken hüngür hüngür ağlamıştım. Dudaklarımdan kalbini kıran sözler dökülürken, içimden onu bir anne şefkatiyle bağrıma basmak, saçlarını okşayarak teselli etmek geçiyordu. Yapabildiğimse, parmaklarımın ucuyla eline dokunmak olmuştu. Ateşe değmiş gibi çekmişti elini hemen.

Sonra, Ali’nin bana evleneceğini bildiren mektubu geldi. Tuhaf bir duyguydu, o mektubu okumak. Hem artık bana yazmayacağı ve nihayet kendi yolunu bulmuş olduğu için bir rahatlama hissi, hem kıskançlığa varan bir burukluk, gözpınarlarıma toplanıp akamayan gözyaşları, boğazıma oturan yumru ve ısrarla, “değer verilen bir dostu ebediyen kaybediyor olmanın huzursuzluğu,” diye adlandırdığım halim!

Sen de bilirsin ki insanlar verdiğimiz değere layık değiller. Hakiki ‘iyi’yi bulmak çok güç, şüpheci ruhunu, temkinini asla kaybetme...

Çünkü ben gerçekten hayatım boyunca cinselliğimle algılanacağım diye hep korktum. Bu korkuyla dekolte ya da çok dar elbiseler giyemedim, fazla makyaj yapamadım, içimde kopan fırtınaları kimseye belli edemedim. Oysa on beş yaşından beri ne kadar çok istedim sevmek, sevilmek, delice âşık olmak hatta cinselliği yaşayabilmek. Ama tüm yakınlaşmalarımda, hep aşktan, cinsellikten kaçtım.

Aşk ile dostluğu ayrı kutulara koymanın bir bedeli olacaktı elbet. Aşkı ve dostluğu bir türlü birbirinin içinde eritemediğim için mi aşklarımı dostluklara, dostluklarımı aşka dönüştüremedim ben.

Bilirsin Gökşin, etrafımızda parıldayan erdemler, üstünlükler ararız. Ben de hürmet edebileceğim, güvenebileceğim bir dost arıyordum. Tesadüf veya kader bizi karşilaştırdı. Önce o erişilmez gibi geldi bana. Daha doğrusu erişmek ihtimali korkuttu beni.

...alabildiğine duygulu, ıstırap çekmeye, harcanmaya hazır bir Türkan buldum. Yok yere içlenen, yapraklardan, sulardan, aşk mektuplarından, hislenen, heyecanlanan, kendi kendine ıstırap yaratan, biraz delişmen ve aksini iddia etse de hayat ile kucak kucağa bir kız...

Sen her şeyden önce insan arkadaşım...

Kendinden emin insanların etrafa dimdik bakışları hoşuma gidiyor, galiba acı hakikat şu: Romantik ve pejmürde insanlar, bedbinler, hayalperestler benim en candan arkadaşım olabilirler, zira ben de bu sınıftanım; ama, hayatımı emniyet edeceğim insan, mağrur, mütehakkim, kendinden ve hareketlerinden emin olmalı...Böyle birine öyle muhtacım ki...Emniyet edebileceğim biri...

Ben hep mehtaba ayarlamıştım kendimi. Oysa mehtapsız geceleri varmış meğer hayatın! Gençliğin gözlerimize mil çeken iyimserliği, bir tiyatro perdesi gibi yavaş yavaş aralanmaya başladığında, ayaklar yere basıyor, gerçek sırıtıveriyor çirkin yüzüyle.
Benim dünyayı paylaşmak istediğim kocam, benimle hayallerimi paylaşmıyordu.

Ama beden sağlığımın yanı sıra ruh sağlığımın hiç mi önemi yoktu?

Staj yaparken Bakırköy Akıl Hastanesi’ni ziyaretimizde, ömrümde ilk kez cüzamlıları gördüm, sarsıldım, perişan oldum ve doktorluk hayatımın hangi mecraya doğru akması gerektiğine kesin kararı o gün verdim. (1958 yılı)

Akıl Hastanesi’nde elliye yakın numaralandırılmış ahşap bina vardı. Bunlardan bir tanesi cüzamlılara verilmişti. Dikenli tellerle ayrılmış olan bu binada yaşayanlar, yalnızlığa terk edilmiş insanlardı. Akıl hastalarının artıklarıyla karınlarını doyurur, kendi aralarında yaşar, diğer hastaların yanına gidemezlerdi. Hastalıkları, hastaneye başvurduklarında fiziksel görünümlerine uzaktan bakılarak teşhis edilir, hemen tecride alınarak yirmisekiz numaralı pavyona gönderilirlerdi. Başvuranlar burayı adeta bir sığınma evi olarak kabul eder, memleketlerine geri dönmek istemezlerdi. Köylerde kasabalarda adı cüzamlıya çıkandan herkes kaçardı çünkü. Cüzamlı kızlar kocaya varamaz, erkeklerine kimse ne kız ne de iş verirdi. Askere alınmazlar, insan arasına karışamazlardı. Sokakta oynayan çocuklar cüzamlıları taşlardı. Büyükler onları görünce yol değiştirirlerdi.

Önümüzdeki çukur alanda boyaları dökülmüş, tahtaları kararmış üç bakımsız baraka vardı. Rehber seslendi. Paçavralar içindeki hastalar barakalardan birer ikişer dışarı çıktılar. Gözleri görmeyenler diğerlerinin omuzlarına tutunarak, sakatlar değneklerine dayanarak titrek bacaklarının üzerinde yavaş yavaş bulunduğumuz yere yaklaştılar. Ben donup kalmıştım, bir korku filmi seyreder gibiydim.
Rehber seslendi, “Ellerinizi gösterin!”
Öğrencilerden yana hayvan pençesini andıran eller uzandı.
“Şimdi de ayaklarınızı gösterin’”
Cüzamlılar bu kez de ayak parmakları deforme olduğu için ayakkabı giyemediklerinden, paçavralara sarılı ayaklarını kaldırıp uzatmaya çalıştılar, bize doğru.
Tepede duran bizler, Hoca hastalık hakkında bilgi verirken, çukura hapsedilmiş cüzamlılara, sirk hayvanlarına bakar gibi bakıyorduk. Öğle saati gelmiş olmalı ki, tam o sırada hastaneden geniş bir lenger içinde yemek geldi. Hastalar barakalarına döndüler, bakraçlarını alıp çıktılar, görevli uzun saplı kepçeyle onlara mümkün mertebe uzak kalmaya dikkat ederek bakraçlarına yemek doldurdu ve gitti. Hastalardan bazıları oldukları yere çömelerek yemeklerini yemeye başladı. Bazıları da parmakları kaşığı kavrayamadığı için tıpkı bir hayvan gibi başlarını yere bıraktıkları yemek kabının içine soktu.

“Şey, şu size geçen hafta anlattığım cüzam hastalığı var ya...hani sokaklarda burnu düşmüş, elleri ayakları kasılmış dilenen insanlar...Hani herkesin görünce dört nala kaçıştığı, dışlanmış, tiksinilen zavallı insanlar var, bilirsiniz işte.”
“Ne olmuş onlara?”
“Çok basit bir tedaviyle iyileşebilirlermiş meğer. Hastalık erken teşhis edilirse, sakatlanmaların önüne bile geçilebilirmiş.”

“Sadece yorgun değilim, kırgınım, bezginim, umutsuzum da,” dedim.


“Mutsuzluk da, tıpkı mutluluk gibi insanın gözlerinden yansır,” dedi, en küçük kardeşim Gündüz.

“İnşallah öyledir, fakat unutma ki artık tek ve tek başına olacaksın. Bunun da bir bedeli var Türkan,” dedi arkadaşım.
Tek ve tek başına! Tek ve tek başına! Her bedele değersin diye düşündüm, ey özgürlük!

Tek ve tek başına olmak, bana iyi gelmişti. O güne dek sekerek yürüdüğüm yolumda, şimdi koşarak gidiyordum, hiç durmadan, soluklanmadan, yorulmadan, pes etmeden.

Öğrencilerimle birlikte hastalarla konuşuyor, hal hatır soruyor, şikâyetlerini dinliyorduk. Sonra, yaralarına pansuman yapıyor, ilaçlarını veriyorduk. Öğrencilerime, hastalara hiç çekinmeden dokunmalarını tavsiye ediyordum. Çünkü dokunmadan tedavi olmaz! Hasta doktorunun elini üzerinde, ilgisini yüreğinde hissetmelidir. Benim ve öğrencilerimin yakın alakası sayesinde, cüzam hastaları, kaçınılması gereken mahluklar değil, insan olduklarını hatırlamaya başlamışlardı.

Ay ışığının altın gibi denize döküldüğü bir akşamdı. Kekova’nın eşsiz doğasında, yakamozların suda çırpıştırdığım ellerimdeki ışık oyununu seyrediyordum. Parmaklarımın arasında minik ateş zerrecikleri çıkıyordu. Bir erkek bana âşık olduğunu söylüyordu. Çok güzel şeyler söylüyordu. Kulağıma bir müzik gibi geliyordu sözleri. Sihri bozmak istemedim, direnmedim, kendimi ilk kez olayların akışına bıraktım.

O, beni ölesiye sevmeye hazırdı. Ben sevilmeye inanılmaz açtım. Güzel sözler duymaya, sevgiyle dokunulmaya, hayran olunmaya, takdir edilmeye ne kadar çok ihtiyacım varmış meğer!

“Hayır, şaka yapmıyorum. Ben kadınımın bacaklarının görünmesinden hoşlanmıyorum. Ben kıskanç bir erkeğim.”


Cevdet korunmaya muhtaç, ürkek bir çocuk gibiydi. Ona aşırı kıskançlığının ne kadar saçma bir şey olduğunu gösterecek, bana güvenmesini öğretecektim. Bunun için sabır gerekiyordu. Sabır ve zaman.
Sabahları işime giderken eteklik giymekten vazgeçtim.

Keşke aileler eşcinsel eğilimli çocuklarına sevgiyle, anlayışla yaklaşmayı becerebilselerdi. Böyle olmanın ahlâksızlıktan değil, yaradılıştan kaynaklandığını anlasalardı.

Vesikalı olsun ya da olmasın, fuhuş sektöründe çalışan kadınların yüzde doksanı aile içinde şiddet görmüş, tecavüze uğramışlardı. Öyle büyük acılar çekmişlerdi ki, insanlara karşı tamiri mümkün olmayan güvensizlikler, kırıklıklar oluşmuştu ruhlarında. Hepsi de son derece iyi yürekli, duygusal insanlardı. Romantik ve yufka yürekliydiler.

Eski tapınak fahişeleri gibi, sömürülmelerine izin veriyorlardı. Birçoğu dindardı. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, Ramazan’da çalışmıyor, sık sık dua ediyorlardı. Ne müthiş bir çelişkiydi bu!

Hemşirelere benim büyük saygım vardır. Onlar, sağlık sisteminin en önemli taşlarından biridir. Hasta onların eline bırakılır. Hemşire hastayı devraldı mı, her şeyiyle ilgilenmek zorundadır. Ateşi, nabzı, tansiyonu, idrar ve dışkı durumunu doktora hemşireler bildirir. Benim hiçbir zaman beceremediğim gibi, bembeyaz çarşafları jilet gibi dümdüz ederler. Hastanın ilaçlarını içirir, enjeksiyonlarını yapar, serumunu takar ayrıca bir de hastayla sohbet ederler. Onlar doktorun emirlerinin uygulayıcısı değil, bence sağlık hizmetlerinde, hekimin eşit bir parçasıdırlar. Hayatım boyunca, bu düşüncelerimin savaşını verdim, çalıştığım hastanelerde.

İnsanların birbirlerine mektup yollamayı unuttuğu bir çağda, ne hoş oluyordu bir dosttan, halini, ahvalini, düşüncelerini anlatan bir mektup almak!

İki kez vereme yakalanmama rağmen fakültemi bitirebilmişim. İhtisasımı yapmışım. Yürümeyen evliliğimi cesaretle sona erdirmişim. Zaman içinde çocuklarımı yanıma almışım. Bursumu kazanıp İngiltere’ye gitmişim. Bir yılın her saatinden her anından istifade etmiş, öğrendiklerimi değerlendirmiş, doçent olmuşum! Çapa’da doçent kadrosuna geçmişim! İkinci yabancı dilimi mükemmelleştirmek üzere dört aylığına Fransa’ya gittiğimde, dil öğrenmekle kalmamış, Lepra çalışmaları da yapmışım! Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Cüzam Pavyonları’nda çalışmaya başlamışım. Bir arkadaşımla Şişli’de ortak muayenehane açmış yürütememiş, çocuklarımla birlikte yine Şişli’de bir küçük kiraya çıkmışım! Taksitle altmış sekiz bin liraya ilk arabamı almış mıyım? Almışım! Aldığım gece arabayı evimin önünden çalmışlar ama on gün sonra da Dolapdere’de bulmuşlar, ne gam! Çocuklar televizyon seyretmek için mahalledeki evleri dolaşmasınlar diye Aygaz marka televizyon almışım ama başta Gökşin ve küçük kardeşim Gündüz olmak üzere herkes bu televizyon aygazla mı çalışıyor diye alay edince, götürüp Profilo markayla değiştirmişim. Çocukların her hafta bisiklet kiralamalarından bıkıp birer de bisiklet almış mıyım onlara!
Efendim, bu arada bir de ünlü bir heykeltıraşla evlenmiş, evliliğimin ikinci yılını dolduramadan ama dost kalarak, birbirimizin gözünü oymadan boşanmayı da becermişim! Cüzamla Savaş Derneği’ni kurmuş, cüzam taramalarını başlatmışım. İngiltere Tropikal Hastalıklar Hastanesi’nde Dr. Jopling’le dört ay çalışmış, gelir gelmez öğrendiklerimi uygulamaya koymuşum. Bu koşuşturma içinde, tezimi yazıp, profesör olmuşum. İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı Güngör Ertem’in öncülüğünde kurulan Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne müdür olarak atanmışım. İngiltere dermatologlarının ünlü kulübü Dowling Club’ın onur üyesi seçilmişim. Yetmezmiş gibi, Dermatoloji’nin Anabilim Dalı Başkanlığı’na atanmışım.

Bir de arkadaşım var uzaklarda, beni hep kollayan, düşünen ve asla gönlünden çıkartmayan.

“...‘Hemen evet deme,’ dedi, ‘ben birazdan Lepra Hastanesi’ne gideceğim, sen de benimle gel, oradaki vaziyeti gör. Hoşuna giderse kalırsın.’
Birlikte çıktık, bej rengi bir Murat’a bindik. Ben yanına oturdum. Adil bir sürü kutu, sargı bezi, alet edavat yükledi arabaya, arka koltuklar da tepeleme doldu, bagaj da. Bakırköy’e, hastaneye geldik. Getirdiğimiz eşyaların bir kısmını kendi yüklendi, bazılarını bana verdi. Tabii geldiler yardıma ama o da taşıyor, hademe gibi. Hastanedeki odasına girdik. Gömleğini giydi, ‘Şimdi hastaları dolaşacağım, sen de gel ki, yapacağın işe dair bir fikrin olsun,’ dedi. Peşine takıldım, koğuşa gittik. Yataklar dolu. Hastaların her biriyle el sıkışıyor, hatırlarını soruyor, kimine sarılıyor, kimini öpüyor. Ben haayretler içinde bu manzarayı seyrediyorum. Derken beni çok etkileyen bir şey oldu, Hoca elleri pençeleşmiş, yüzünün şekli deforme olmuş, kör bir kadının yatağının kenarına oturdu., elleriyle yüzünü, kollarını okşadı, ‘Senin bu ipek gibi tenine bayılıyorum, biliyor musun?’ dedi. Hastanın yüzü aydınlandı. Ben dehşetle hastaya baktım ve gördüm ki, o çirkin kadının cildi nasıl olmuşsa, gerçekten pırıl pırıl. Türkan Hoca’yı seyrettikçe anladım ki bir sihirli formülü var, kiminle olursa olsun, önce o kişinin en iyi tarafını görüyor ve o iyi şeye vurgu yapıyor. Odasına dönmemizi hiç beklemeden, ‘Hocam,’ dedim, ‘işi gördüm, anladım, kabul ediyorum. Çok istiyorum yanınızda çalışmak!’ İşte Sema, ben o gün vuruldum Hoca’ya.”

...bu Türkan Hoca var ya, Lepra’nın başındayken, tek bir kurban bayramı bilmem ki, gezmek için bir yerlere gitsin. Gitmez. Neden, çünkü her bayram hastanede kurbanlar kesilir. Kimsenin hakkı kimseye geçmesin diye Hoca başında durur, derisini, etini, kavurmalığını ayırtır. Yoksula gidecek kısmını eliyle hazırlar. Bir keresinde, hastanın birinin canı işkembe çorbası çekmiş. Bizim Fatma Hanım vardı, o sırada yemeklerimizi yapan. Hoca dedi ki, ‘Hazır koyunu kestik, hastamızın gönlü olsun, bir işkembe çorbası yapıver Fatma.’ Fatma, ‘Ben dünyada elimi sürmem işkembeye,’ demez mi? Tiksinirmiş. Hoca giymişti eline eldivenleri, kendi temizlemişti, hiç unutmam. O hastaya, işkembe çorbasını içirmişti o bayram.

1986 yılı,Gandhi Ödülü’nü aldığım...

Mutluluk, kanımca vıcık vıcık bir muhabbet değil, hangi bağlamda olursa olsun yaratmaktır.

Kemoterapilerden kalkıp hastalarıma, kongrelerime, dernek toplantılarıma koştum. Hayatımı hiç değiştirmeden yaşamaya devam ettim. Dolu dolu, doya doya yaşadım. Üstelik bu kez ölümün nefesini biraz da ensemde hissettiğim için, daha hızlı, daha çok çalıştım. Daha fazla insana el uzatayım diye, hem kendimi hem çevremi zorladım.

“Ağlasam sesimi duyar mısınız
Mısralarımda
Dokunabilir misiniz
Gözyaşlarıma
Ellerinizle
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerin kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.” (Orhan Veli)

Diyeceğim şu ki, bize çok uzak duran kişilerle dahi, bir ortak nokta bulup, gönüllerine dokunursak, doğru sözleri söyleyebilirsek, iletişim kurmak her zaman mümkündür ve sıcak bir iletişim mucizeler yaratabiliyor.

Bir de çocuklar vardı! Saçları kirden keçeleşmiş, kocaman güzel gözleri mahzun veya şaşkın bakan, burunları hep akan ve sümüklerine konan sineklerden rahatsız olmayan, şiş karınlı, ishalli, pantolonları iplerle bağlanmış, rengârenk hırkalı çocuklar. Bitmez tükenmez bir çocuk ordusu nereye gitsek peşimizden geliyordu.

Kadınlar ilk günlerde muayene olmak için, karınlarını açmaya utanırlarken, kimseden çekinmeden memelerini çıkartıp bebelerini emzirebiliyorlaardı. İnsan içinde bebe emzirmek son derece doğaldı.

Ağalık düzeninin hâkimiyeti, tabiatın bile üzerine sinmişti sanki. Ağadan izin almaksızın yağmur yağmaz, rüzgâr esmez, kimse köyü terk etmez, evlenmez, boşanmaz, askere gitmez, desem yeridir!

Evlere girdiğimizde etrafta yığınla silah, duvarlarda da resimler görüyorduk. Resimler, evin erkeklerinin ya askerlik ya da hapishane hatırası fotoğraflarıydı. Hapse düşmemiş, adam öldürmemiş veya yaralanmamış kişiyi adamdan mı saymıyorlar diye konuşuyorduk aramızda.

Ben sıkıştım. Ayşe’ye söyledim. Evlerde tuvalet olmadığını biliyorum ama bu iş için gösterecekleri bir yer olmalı diye düşünmüştüm. Ayşe de adamlardan birine sormuş. Adam dışarı çıktı. Kürtçe, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Köylüleri bir telaş aldı, birbirlerine bağırıyorlar, koşuşuyorlar, geldiğimiz yöne doğru koşanlar var, içeri girip çıkanlar var. Şaşırdık. Neler olduğunu bir türlü anlayamıyoruz.. Bizi önlerine kattılar, yine çoluk çocuk, bağıra çağıra geldiğimiz yöne gitmeye başladık. Lepralı yaşlı kadının evine doğru gidiyoruz. Yaklaşınca bir de ne göreyim, kadının bahçesindeki tuvaletin önünde erkekler sıraya girmiş, birinin kolunda bir havlu, diğerinin elinde ibrik, bir başkasının elinde yamru yumru kocaman bir sabun. Neredeyse bütün köy bana tuvalet hizmetleri sunmak için kuyrukta. Bütün köye rezil oldum. Bunca hazırlıktan sonra, tuvalete gitmesem olmaz, girsem kapıda yığınla insan, ellerinde ibrikler, peşkirler, heyecanla işimi yapmamı bekliyor. Bu olayın, çocukların tuttuğu Çaldıran seferinin seyir defterine “Türkan Hoca’nın Alayişli Çiş Seferi,” diye geçtiğine eminim.

Muhtarın evindekilere tarama yaparken, genç doktor adaylarımızdan biri, muayene için kollarını sıvamış bir genç kıza, ağabeyinin mani olmasına çok üzülmüştü. Muayene olmamanın kıza nelere mal olacağını delikanlıya anlatmaya çalışsa da, fayda vermemişti söyledikleri. O akşam, muhtarın evinde akşam yemeğine davet edilmiştik. Yer sofrasında, yan yana dizilmişiz, ikram edilen yemekleri yiyorduk, ama genç doktor adayı, sabahki olaya kızgın olduğu için ağzına lokma koymuyordu. Muhtar, etrafındakilere, Kürtçe neden yemek yemediğini sormuş, anlatmışlar. Bağıra çağıra oğlunu sofradan kovdu. Delikanlı dışarı çıkınca, bizim doktor adayına döndü, ‘Benim oğlum bir eşeklik etmiş, Bey,’ dedi, “cahil işte, kusuruna bakma. Ben onun yerine özür diliyorum. Haydi, sen ye yemeğini.”
“Teşekkür ederim fakat aç değilim,” dedi bizimki.
Muhtar, “Bak Bey,” dedi, “seni üzen oğlumu masadan kovdum, yetmedi. Af diledim yine yetmedi. Bana akşam akşam, oğlumu vurdurtma! Yemeyecek olursan, dışarı çıkıp öldüreceğim onu, bilesin!”
Genç öğrenci, adam oğlunu vuracak diye korkusundan önündeki ekmeği kaptığı gibi, sahandaki yumurtaya banarak bir çırpıda bitirivermişti.

“Sen beni hiç dinlememişsin! Ne dedim ben sana, erken teşhis konulursa, ilaç tedavisiyle, hastalık hiçbir araz bırakmadan geçiyor. Bulaşıcılığına gelince, nezle gibi aynı odada bulunmakla bulaşan bir hastalık değil. Verem bile ondan daha bulaşıcı. İnsan ellerini sık yıkar, temiz ortamlarda yaşarsa ve bağışıklık sistemi güçlüyse, bulaşma ihtimali pek az.”
“Benim tanıdığım herkes cüzamlıdan bucak bucak kaçar.”
“Cahilliklerinden kaçıyorlar.”
“Benim bir amca oğlum vardı, aşağı köyden bir kıza âşık olmuştu. Kız da buna sevdalı. Ama duyduk ki, kızın ailesinde cüzam varmış. Anam dedi ki, o kızı bu eve getirirsen, ben kendimi vururum. Ana katili olursun.”
“Boşuna telaş etmiş anan. Kızı bir hastaneye ya da bir sağlık ocağına götürüvereydi ya! Belki cüzam bulaşmamıştı bile, kıza!”
“Olsun! İstemedilerdi işte. Ayrıldılar. Sonra kız kendini asmış mı ne! Eee, adı cüzamlıya çıkınca, ne yapsın, zavallı. Ama benim amcaoğlu hâlâ vicdan azabı çeker.”

Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir
sincap
gibi mesala,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani,
bütün
işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani, o derece, öylesine ki, mesala,
kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut, kocaman
gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin,
hem
de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni
buna
zorlamamışken, hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu
bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile,
mesala,
zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani

ağır bastığından.

Dönülmez akşamın ufkundayım.

Parayla da hiç aram olmadı. Her zaman fazla paranın insanı bozduğuna inandım, az parayla yaşamaktan hiç gocunmadım. Çocuklarımı ilkokuldan itibaren özel okullarda değil, orta sınıfın ve yoksul halk çocuklarının gittiği parasız devlet okullarında okuttum, paraya özenmesinler diye. Sade ve sakin bir yaşam biçimini seçtim kendime, hırstan lüksten uzak, sadece memleketimin kadersiz insanlarına ve çocuklarına hizmet etmeye adanmış!

Ama beni en çok üzen, bir kez daha kamplara ayrılıyor olmamız. Bunu hep yaptık. Hiç ders almadık. Küçücük bir kızdım, evimde Halk Partisi’nden nefret edilirdi, çünkü babam koyu bir Demokrat Partili, annem ise keskin bir komünist düşmanıydı. 1958 yılına geldiğimizde, ülke ikiye ayrılmıştı, CHP’liler ve DP’liler olarak. Köylerde kahveleri, camileri bile ayırmışlardı. Ne saçmaymış! Koyu DP’li babayla anti-komünist annenin kızı, büyüyünce sola eğdi gönlünü, sosyal demokrat oldu, emperyalistlerden, aşırı zenginlerden, güçlülerden uzak durdu hayatı boyunca. Bir işe yaradı mı, iki parti arasındaki bunca nefret? On değerli yılını yedi Türkiye’nin, sonra unutuldu gitti, olan o yıllarda araya sıkışan kuşaklara oldu. Sonuç: 27 Mayıs darbesi! İpin ucunda asla hesabını veremeyeceğimiz üç ölü!
70’li yıllara geldiğimizde bu kez, devrimci, ülkücü diye bölündük. Ne kadar çok genç insan öldü bu manasız çatışmada. Yine darbe! Sonsuz acılar! Ateşler içinde bir vatan! Alevi-Sünni ayrıldık. Türk-Kürt ayrıldık. Gencecik çocuklarımıza kıydık, en değerli sanat insanlarımızı yaktık, kül ettik, yerlerini asla dolduramayacağımız. Şimdi yine aynı şeyi yapıyoruz. Bu kez din üzerinden bölünüyoruz. Türbanlı-türbansız, inançlı-inançsız, dinci-laik! Sürekli intikam peşindeyiz. Ne saçma gidiş bu! Ne tehlikeli, ne yaman!

“Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...”

Bütün işlerimi tamamladım. Konser gecesini de atlattıktan sonra, kemoterapiyi kestireceğim. Yolcu yolunda gerek.

Aman Allahım! Aman Allahım! Bu ne kalabalık! Böylesine tıklım tıkış, tepeleme dolu bir salon, daha önce gördüm mü ben ömrüm boyunca! Bütün koltuklar dolmuş, belli ki yer yetmemiş, koridorlar dolmuş. Yine yer yetmemiş, sahnenin sağ tarafına sıra sıra sandalyeler dizmişler, onlar da dolu. Sahnenin bana göre sol tarafında, Anadolu’nun çeşitli okullarından gelen Kardelenler’i oturtmuşlar. Üstlerinde beyaz gömlekleriyle, karda açan narin çiçeklerim benim. Sahnenin önü fırdolayı bembeyaz çiçeklerle süslenmiş. Saf, temiz, beyaz çiçeklerle. Ortada Fazıl Say ve arkadaşları duruyorlar. Benim içeri girişimle birlikte, alkış koptu.
Herkes ayakta. Alkış dinmiyor. Dinmiyor. Beni mi alkışlıyorlar? Dönüp oğluma bakıyorum, Çınar’ın gözleri yaşlı. Salonda ön sırada görebildiklerimin de gözlerinde yaşlar var. Hep alkışlıyorlar. Hiç durmadan alkışlıyorlar.

Görüyorum ki, bir ömrü boşa harcamamışım!

20 Aralık 2010 Pazartesi

Ye Dua Et Sev






Kitabın Adı: Ye Dua Et Sev
Bir Kadının İtalya, Hindistan ve Endonezya Boyunca İçsel yolculuğu
Yazarı: Elizabeth Gilbert
Çeviri: Esra Makara/İstem Erdener
Yayınevi: Pegasus
Basım yılı ve sayısı: Ağustos 2010/2. Baskı
Sayfa adedi. 490


Saat sabah 3 ve Elizabeth Gilbert banyonun taşları üzerinde hıçkırarak ağlıyor. O otuzlu yaşlarında, bir kocası, bir evi var. Kocasıyla bebek sahibi olmaya çalışıyorlar-ve o bunu istemediğinin farkına varıyor. Acı verici bir boşanma süreci ve hemen sonrasında tutkulu bir aşk yaşıyor. O, içindeki boşluğu doldurmanın peşine düşerek yolculuğa çıkar ve haz, dinsel inanç ve dengenin arayışına girer. Roma'da yakışıklı, kahverengi gözlü bir İtalyan'dan İtalyanca öğrenecek ve onbeş kilo alacaktır; Hindistan'da ruhunu aydınlatacak ve kendini tanrıya adayacaktır ve Endonezya'nın Bali adasında dişleri olmayan bir şifa vericiden huzurun yeni bir yoluna gidecektir. Mutluluk yavaş yavaş onu sarmalamaktadır.

Kitaptan Alıntılar:

Hindistan’da yolculuk ederken –özellikle kutsal mekanlarda ve Aşram’da- gerdanlarına boncuktan kolye takmış pek çok insan görürsünüz. Çıplak, sıska ve göz korkutan Yogilerin (ya da bazen balıketli, nazik ve neşe saçan Yogiler) kolye takarken çekilmiş eski fotoğrafları da gözünüze çarpabilir. Boncuktan yapılan bu kolyelere japa mala adı verilir. Bu kolyeler yüzyıllardır Hindistan’da kendini bu işe adamış olan Hindu ve Budistlerin derin bir meditasyona odaklanmalarına yardımcı olsun diye kullanılırlar. Kolye bir elde tutulur ve bir halka şeklini alır mantranın her tekrar edilişinde boncuklardan birine dokunulur. Ortaçağ Haçlıları kutsal savaşlar için Doğu’ya giderlerken, bu japa malalar ile ibadet eden kimseleri gördüler, tekniklerine hayran kaldılar ve bu fikri tespih adı vererek Avrupa’ya taşıdılar.
Geleneksel japa mala 108 boncuktan oluşur. Doğulu filozofların en gizemli olanlarının arasında 108 sayısı uğurlu sayı olarak tanımlanıyor.

Fakat şunu söylemem gerekiyor; o gece bile kocam hâlâ benim fenerim ve okyanuslardaki albatrosumdu. Terk etmekten daha fazla katlanılmaz olan tek şey kalmaktı; kalmaktan daha imkânsız olan şey ise terk etmektir.

Tanrı’ya giden yolun yalnızca İsa’dan geçtiği konusunda ısrarcı olan Hıristiyanlığın bu katı kuralını kabullenemiyorum.

Bir zamanlar The New Yorker dergisinde bir karikatür vardı. İki kadın konuşuyorlardı ve biri diğerine şöyle diyordu: “Eğer birini gerçekten tanımak istiyorsan, onu boşamalısın.”

İtalya’da hazzın sanatını, Hindistan’da kendini adama sanatını ve Endonezya’da her ikisini de dengede tutma sanatını keşfedebilmek istiyordum.

Roma’da, Papa’nın sağlığı tıpkı hava durumu ya da TV programı gibi gazetede günlük olarak yayınlanır. Bugün Papa yorgun...Dün, Papa bugün olduğundan daha az yorgundu. Yarın Papa’nın bugünkü kadar yorgun olmayacağını umuyoruz.

Çin’de bulunduğum sıralarda, caddede gördüğüm kadınlar yanıma yaklaşır ve sanki ben hayvanat bahçesinden kaçmış bir hayvanmışım gibi çocuklarına işaret ederlerdi. Ve çocukları da –pembe yüzlü, saarı saçlı, hayalet görünümlü bir insanı ilk defa gördüklerinden- hemen o anda ağlamaya başlarlardı.

İtalya’da konuşulan en güzel diyalekti bulmak için, zamanda iki yüz yıl geriye, on dördüncü yüzyıl Floransa’sına dönmeleri gerekiyordu. Bu kongre en geçerli İtalyanca’nın Floransalı büyük şair Dante Alihieri’nin kullandığı dil olduğu sonucuna vardı. Dante 1321 yılında Cennet, Cehennem ve Araf’a dair düşsel ayrıntıları sunan İlahi Komedya adlı yapıtını yayınladıktan sonra Latin dilinde yazmadığı için edebiyat dünyasını sarsmayı başarmıştı. O. elitlere ait olan Latin dilinin bozulmak üzere olduğunu ve ciddi nesir yazımının aristokratik bir eğitimin önceliği doğrultusunda yalnızca parayla satın alınabilen bir olguya dönüştürülerek “edebiyatın fahişeye dönüşmesine” sebep olunduğunu hissediyordu. Bu dili kullanmak yerine Dante, sokaklara geri dönerek kent sakinleri tarafından –ki aralarında yazarın çağdaşları olan Boccacio ve Petrarch da bulunmaktaydı- konuşulan gerçek Floransalı dilini ele aldı ve öyküsünü anlatırken bu dilden yararlandı.

Tarihin sonraki sayfalarında bir grup milliyetçi entelektüel yuvarlak masaya oturdular ve Dante’nin İtalyanca’sının artık İtalya’nın resmi dili olabileceği kararına vardılar. Daha sonraları on dokuzuncu yüzyılın başlarında bir grup da Oxford’da bir araya gelerek –o andan itibaren- İngiltere’deki herkesin net bir Shakespeare dilini kullanması gerektiği sonucuna vardı. Üstelik bu kararlar geçerlik kazandı.

Dante, tanrı’nın göz alıcı bir ışığın kör edici görünümünden ibaaret olmadığını yazar, fakat her şeyden de O, .....
“Güneşi ve diğer gezegenleri harekete geçiren aşk...”


Ve ben. Evet, bebek! Sen mıknatıssın, ben de çelik! Etkini bana göster ve beni kendine bağla! diye düşündüm.

İtalya’ya gelmek üzere ülkeden ayrılır ayrılmaz, bedenim ve ruhum tükenmişti. Kendimi umutsuz bir çiftçinin kirletilmiş, üzerinde bir hayli çalışılmış ve nadasa bırakılmaya ihtiyaç duyan toprağı gibi hissediyordum.

Böylelikle Luca da ölene dek bir Lazio fanatiği olmayı sürdürecek.
“Eşlerimiz değiştirebiliriz,” diyordu. “İşlerimizi, uluslarımızı ve hatta dini inançlarımızı bile değiştirebiliriz fakat takımımızı asla değiştirmeyiz.”

Hadi, hadi, hadi, Albertini, hadi...PEKALA. Pekala, oğlum, mükemmel, harika, inanılmaz...Hadi! Hadi! Devam et! Devam et! Gol olacak! İşte orada, işte orada, işte orada, benim mükemmel oğlum, aslanım be! İşte orada, işte orada AHHHH!!!!!!!!Tanrı’nın Annesi...Ah tanrım, neden, neden, neden, bu aptalca, bu utanç verici, bu tam bir utanç...Ne büyük felaket...SENİN BİR KALBİN BİLE YOK, ALBERTINI!!!!! ÜÇKAĞITÇININ TEKİSİN! Şuna bak, hiçbir şey olmadı...hadi, hadi, hey, evet...Çok daha iyi, Albertini, çok daha iyi, evet evet evet, işte orada, güzel, harika, ah, göz alıcı, işte şimdi oğlum...gol olacak, hadi oğlum gol olacak-!!!!!!!!!

Şehir her pencere her sokak boyunca asılı duran çamaşırlarla dekore edilmiş adeta; herkesin yeni yıkanmış atlet ve sütyenleri tıpkı Tibet bayrağı gibi rüzgârda salınıyor.

Ben kendi pizzamı öyle çok sevdim ki, pizzamın da beni aynı şekilde sevebileceği gibi çılgınca bir hisse kapılıverdim. Ben bu pizza ile neredeyse aşk düzeyinde bir ilişki yaşıyorum.

İkinci çocuğuna hamile kaldığı zaman ebe, Catherine’nin bebek konusunda yolunda gitmeyen bir şeyler olabileceğine dair –genetik kusurlar ya da doğum sırasında meydana gelen karmaşıklıklar gibi- dile gelmemiş korkuları olup olmadığını sordu. Kız kardeşim dedi ki: “Tek korkum büyüdüğünde bir Cumhuriyetçi olması.

“Roma’nın sözcüğü nedir?” diye sordum.
“SEKS,” diye belirtti.
“Fakat bu Roma için bir klişe olmaz mı?”
“Hayır.”
“Fakat Roma’da seksten başka şeyler düşünen insanlar da mutlaka vardır.”
Giulio ısrarcıydı: “Hayır. Hepsi, her gün, yalnızca SEKSE dair düşünür.”
“Vatikan’dakiler bile mi?”
“O farklı...vatikan, Roma’nın bir parçası değil. Onların orada bambaaşka bir dünyaları var. Onların sözcüğü isr GÜÇ...”
“Onun İNANÇ olduğunu sanıyordum.”
“O sözcük GÜÇ,” diyerek yineledi.

Gerçek Yoga, diğer dini inançlarla ne rekabet eder ne de onların önüne geçer. Krishna, İsa, Muhammed, Buda ya da Yehova’ya yakınlaşmak için Yogayı –kutsal birlikteliğin disipline edilmiş uygulamaları- kullanabilirsiniz.

Zihnimden sessizliğe bürünmesini istediğim zaman, onun ne çabuk (1) sıkıldığını, (2) öfkelendiğini, (3) bunaldığını, (4) tedirginliğe kapıldığını ya da (5) tüm duyguları aynı anda yaşadığını görmek şaşırtıcı oluyor.

Ben Buyum. Ben ilahi olanım, ben Tanrı’ylayım, ben Tanrı’nın bir yansımasıyım, ben O’ndan ayrı değilim, ben yalnız hiç değilim.

Geçtiğimiz günlerde New York Times’da Tibetli bir keşişi deneysel beyin taramasından geçirmek istyen bir grup nörolojisi uzmanına dair yazılan bir makale gördüm. Değişim geçiren bir zihinde, bilimsel konuşmak gerekirse, aydınlanan anları sırasında varlığını sürdüren bir beyinde nelerin olup bittiğini görmek istemişler. Normal düşünen bir insanın beyni, bir düşünce fırtınası yaşıyor ve sürekli olarak keşmekeşe tanıklık ediyormuş. Bu da beyin görüntü cihazına sarı ve kırmızı işaretler olarak yansıyormuş. Kişi ne kadar öfkelenir ve tutkulu bir hale gelirse, bu kırmızı ışıklar daha derin bir renge bürünüyorlarmış. Fakat farklı zaman ve kültürlerde yaşamış olan gizemciler meditasyon sırasında beynin içinde bulunduğu durumu tarif ederek tanrı ile olan birlikteliğin renginin kendilerinin kafataslarında hissedebiliyor oldukları mavi bir ışık olduğunu söylüyorlardı. Yogi geleneğinde, bu ışığa “mavi inci” adı veriliyor ve bu, tüm arayışta bulunanların ulaşmayı dilediği bir hedef niteliğindedir. Bu bahsettiğimiz tibetli keşiş meditasyon sırasında zihnini öyle bir sessizliğe bürüyormuş ki cihaz ekranında ne kırmızı ne de sarı giçbir ışık yanmıyormuş. Aslında, bu adamın ortaya koyduğu bütün sinirsel enerji akımı nihayetinde beyninin merkezinde birleşiyor –küçük, sade, mavi bir inci gibi beliren bir ışık. Tıpkı Yogilerin her zaman tarif etmiş oldukları gibi...

Senin problemin, elindekine gitme fırsatını tanımıyor olmak.

“Fakat ben onu seviyorum.”
“Öyleyse onu yine sev.”
“Fakat özlüyorum da.”
“Öyleyse yine özle. Ne vakit onu düşünsen ona aşk ve ışık gönder.”

Peki ya kıskançlık, sinir, korku, hayal kırıklığı, yalnızlık, utanç, sıkıntı ne olacak?

Kanıtlar ve garantileri de umurumda değil. Ben yalnızca Tanrı’yı istiyorum, Tanrı’yı içimde bulmak istiyorum. Güneşin aksi suya vurduğu vakit, Tanrı’yı damarlarımdaki kanda hissetmek istiyorum.

Tabii ki. Tanrı neye ihtiyacım olduğunu iyi biliyor. Asıl sorun, benim neye ihtiyaç duyuyor olduğum.

Adam azize giderek, “Sevgili Aziz, lütfen, lütfen, lütfen...Büyük ikramiyeyi almamı sağla,” der. Bu istek aylarca devam eder, sonunda taştan heykel canlanıp yalvarıp yakaran adama bıkkın gözlerle bakarak, “Oğlum, lütfen, lütfen, lütfen...Bir bilet al,” der.

“Bu yüzden şimdi sahip olduklarına şükret, tamam mı? Minnettar olmaya devam et. Daha uzun yaşayacaksın. Ve bana bir iyilik yapar mısın? Yaşamına sahip çık, tamam mı?”

“Bazen birini unutmanın en iyi yolu başka birinin koruması altına girmektir.”

“Tanrı senin içinde yaşar, sen gibi.”

Ya da eski Pisagorcu flizof Sextus’un söylediği gibi “Akıllı adam her zaman kendine benzer.”

Balililer bekleyip “işlerin nasıl gittiğine” bakmıyor. Bu onlar için korkutucu bir şey olur. Savrulmayı önlemek için işlerin gidişatını düzenliyorlar.

Tanrı’yı bulmanın pek çok yolu olduğunu ama çoğunun Batılılar için çok karmaşık olduğunu, bu yüzden bana daha kolay bir meditasyon öğreteceğini söylüyor. Temel olarak öğrettiği şu: Sessiz bir şekilde otur ve gülümse. Bunu sevdim. Bana öğretirken bile gülüyor. Otur ve gülümse. Mükemmel.

...insanoğlunun hem içe hem de dışa dönme potansiyeliyle dünyaya gelmesi. Karanlık da ışık da hepimizin içinde var. Bu yüzden erdemleri mi kötülükleri mi ön plana çıkaracağı kişiye (ya da aileye, topluma) kalmış. Bu gezegenin deliliği büyük ölçüde insanoğlunun kendisiyle erdemli bir denge bulamamasından kaynaklanıyor.

Bu dört kardeş, bir insanın hayatta güvende ve mutlu hissetmesi için gerek duyduğu dört erdemin yerine geçer: Akıl, arkadaşlık, güç ve (bunu seviyorum) şiirsellik.

“Sen cennete mi gittin Ketut?” diye sordum.
Gülümsedi. “Elbette oraya gittim,” dedi. “Cennete gitmek kolay.”
“Neye benziyor?”
“Güzel. Orada her şey güzel. Orada her insan güzel. Orada yenen her şey güzel. Orada her şey sevgi. Cennet sevgi.”

Dışı yakışıklı olan birini bulmak kolay ama hem içi hem dışı yakışıklı olanı bulmak zor.

Kariyeri, hırsları olan bir kadınsın. Mükemmel bir salyangozsun. Evini sırtında taşıyorsun.”

“Yeni erkek arkadaşını seviyor musun?
“Sanırım. Evet.”
“Öyleyse onu şımartmalısın. O da seni şımartmalı.
“Tamam” diye söz verdim.

“Bana utancını göster,” dedim zihnime. Yüce Tanrım, o gördüğüm korkunç şeyler...Tüm duygularımın, yalanlarımın, bencilliğimin, kıskançlığımın, kibrimin acıklı geçit töreni...”

Elizabeth GILBERT
Otuzlu yaşlarının başında, Elizabeth Gilbert modern bir kadının isteyebileceği her şeye sahipti -iyi bir eş, şehre uzak büyük bir ev, başarılı kariyer - fakat bunlarla tatmin olmak ve mutlu hissetmek yerine o, panik ve şaşkınlıkla tükendiğini hissediyordu.
Bu bilgelik ve heyecanla ve yıkıcı bir depresyondan sonra, Gilbert kendi doğasının gerektirdiği üç özelliği sorgulamak üzere ön plana çıkarır ve üç farklı kültür zeminini karşılaştırır: İtalya'da keyif, Hindistan'da ibadet ve Endonezya'nın Bali Adası'nda dünyevi hazlar ve ilahi yücelik arasında denge. "Birçok biçimiyle aşk üzerine meditasyon - yemek, yeni bir dil, insan, Tanrı ve Gilbert için en önemli olanı kendini sevmek ...
Gilbert'in sıradışı yolculuğunun alaycı, özgür hikayesi zor beğenen okuru bile bir gün derinlerde Hindistan'da bir meditasyon mağarasında ya da harika bir pizza dilimi üzerinde Tanrı'yı bulmayı düşlemeye özendirir.
The New York Times Book Review

Elizabet Gilbert bir çok ödül sahibi.
Bir dönem dergilerde gazeteci olarak çalışmış.
Eserleri:
Kızlar ve Çiçeklerin İsimleri
Sert Erkekler
Ye Dua Et SEV


10 Aralık 2010 Cuma

Destan Gönüller




Kitabın Adı: Destan Gönüller
Yazarı: Selim İleri
Yayınevi: Everest
Basım yılı: Mayıs 2009
Sayfa adedi: 194


Kitaptan alıntılar:

Ah kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya.

“Dışta çok şey değişti. Ne gibi, bilmiyorum. Ama içte ve dışta senin önünde, Ey Tanrı’m, senin önünde, içte, ey seyirci: action’dan yoksun değil miyiz biz? Rolümüzü bilmediğimizi anlıyoruz, bir ayna arıyoruz, yüzümüzdeki boyaları silip sahte olanı çıkarmak ve gerçek olmak istiyoruz. Ama yine de bir maske parçası yapışıp kalmış bir yerimizde, unutmuşuz. Kaşlarımızda bir abartma izi durmakta; ağzımızın bir köşesinde bir kıvrım olduğunu fark etmiyoruz. Ve bu halde, dolaşıyoruz ortada; bir maskara ve bir yarım halinde: ne gerçek bir insan ne de bir oyuncu olarak.”
Rilke/Malte Laurids Brigge’nin Notları’ndan...

“Fakir fukaraya yazık.” Benim eskilerimi saklar annem, o fakir fukaraya verir, başımızın gözümüzün sadakası. İyileriyle, kullanılır olanlarıyla çanak çömlek alır. Başımızın gözümüzün sadakası değil.

Meliha dünyanın en güzel gözleriyle bana bakıyor.


Cuma günü akşam saatinde, bahçedeki ağaçları teker teker öpmüş. Şu yol kenarındaki ağaçları. Atkestanelerini. Meşeleri. Gürgenleri. Çınarları. Tümünü. Ağaçları öpmüş. Sevgiyi yanlış kaynaklara boşaltma. Yolunu çizememiş bir çocuk Yusuf.


“İnsanca gülüyorsun,” dedim. Durakladı. “İnsanca mı?” Söylediğim her sözde bir şey keşfediyor sanki. “Dostça,” diyorum bu kez, dediğimi açmak için.

Sen her şeyi görmek istediğin gibi görüyorsun. Yanılınca hayatı zehir ediyorsun kendine. Kimse senin düşündüğün gibi olmak zorunda değil. Hayat, senin düşündüğün gibi değil.

Meliha arkadaş olmayı sevmez. Yaban kedisi gibidir. Hemen tırmıklar. İyi dayanmışsınız siz.

Sonsuz mavilik.

Sevmek cesaret işidir.

Kuyumcuya giriyorum. Kuyum eşyasının kamaştırıcı ışıltısı. Gözlerimi dikiyorum yüzüklere. Kelepçe. Parmağa takılacak kelepçeler.

Kitaplar. Yeniden kitaplara sığınmalıyım.

Bu gelinlikleri diken kızlar, eteklerine adlarını yazarlarmış.

Bu çok ince parmaklarla hayata karşı koymaya çalıştım. Hayatı yenmeye. Bu çok ince parmaklarla yenmeye, yenilmemeye.

Yaşamanın yiğitliğini, dayanıklılığını öğrenemeyişime veriyorum. Gerçek yüzlerimizle insan içine çıkacak cesaretimiz yok.

Yaşama ustası da kim deme. Örnekse Turgut. Ne kadar kaygısız, ne kadar meselelerini ayıklamış. Kalabalığa girdiğinde sağını, solunu devirmiyor, iskemlelere, masalara ayağı takılmıyor. Güvensiz değil.

Kuş evinin bahçesinde tek tük yılanyastıkları vardı. Birini koparmıştım. Zehirli olduğunu bilmiyordum. Ballıbabadan farklı olduğunu.

Sen, yeşil, yayık çiçekliğe kuru hanımtopuzları koymayı severdin mor mor.

Yalnızlığın tek çaresi sevgidir.

Çatallı dilli yılandı kuşku.