
Kitabın Adı: Türkan
Tek ve Tek Başına
Yazarı: Ayşe Kulin
Yayınevi: Everest
Basım yılı ve sayısı: Eylül 2010/2. Basım
Sayfa adedi: 379
Kitabın bazı bölümlerinde/sayfalarında boğazıma bir yumru gelip oturdu.
Gözlerim nemlendi.
Bu kitabı okuyun!
Hiç olmazsa aşağıdaki alıntılarımı.
Tek ve Tek Başına
Bir ülkeden cüzamı kovdu. Türk, Kürt, Süryani demeden, kırsalın evlere hapsedilmiş kızlarına kapıları araladı, ışık tuttu yollarına.
O yüreği insan sevgisiyle dolu bir hekimdi. Hayatı boyunca tek isteği, iyi ve dürüst bir insan olmaktı.
Kitaptan alıntılar:
Onlara, “Bir zamanlar Boğaziçi’nde çok güzel manzaralı bir ahşap köşkte küçücük bir kız yaşardı,” diye başlayan bir masal anlatmak isterdim.
Masallar hayalleri anlatmaz mı zaten? Ben masalımdaki küçük kıza çok uzun bir hayat çizgisi bahşederdim. Neden mi? O kızın hâlâ yapmak istediği pek çok şey var da, ondan!”
...babamın bahçeye diktiği ağaçlarla birlikte boy attık, birlikte büyüdük.
Şafakta gökyüzü önce kıpkırmızı oluyor sonra turuncuya çalıyor, sararıyor, pembeleşiyor, mavileşiyor dakikalar geçtikçe, sanki renkler birbirinin içine akıyor, birbirinin içinde eriyor, tarifi mümkün olmayan, inanılmaz bir güzellik kaplıyor göğü.
“...Ah Gökşin, her yerimden kalkışta mehtaba bir kez daha bakıyorum, öyle nefis ki! O ışık sütunu ta uzaklarada kadar efsunkâr bir kıvrılışla uzanıyor, kâh genişliyor, kâh daralıyor, sular sakin ve ışıklar o kadar cazip ve bambaşka ki hiçbir şair onu mısralarına, hiçbir ressam tablosuna alamaz ve hiçbir bestekâr onun melodisini bulamaz. Bu tablo, eserleri kopya edilemeyecek bir sanatkârın elinden çıkmıştır. Şu yeni resim görüşü ve stili (soyut resmi kastediyor olmalıyım), belki de insanın tabiat karşısındaki bu büyük yenilgisinden, bunu idrak etmesinden sonra başlamıştır. Yokta varı aramak!”
Hafız Ahmet Bey sayesinde, ben, iyi bir Müslümanın dürüst, temiz, çalışkan, saygılı, yardımsever, başkaları açken tokluğundan rahatsızlık duyan, hak yemeyen, haksızlık etmeyen ve gösterişten uzak duran bir insan olması gerektiğini, çalışmanın da bir nevi ibadet olduğunu küçük yaşta öğrendim. Hocam bizlere Allah korkusu değil Allah sevgisi aşılamıştı.
...bir bilim insanı olmama rağmen, hayatım boyunca dudaklarımdan dua hiç eksilmedi. Hastalarımın iyileşmesi, işlerimin yolunda gitmesi, oğullarımın okullarındaki başarıları için duaya sık başvurdum ve çoğunu duydu, Allah!
Dinleyebilme; başkalarını anlayabilmek ve kalpleri kazanmak hususunda en kudretli anahtardır.”
Gökşin,
Üç gündür, güneş evdeki yatağımın üstüne doğuyor. “Bütün varlığı ile hastane geride kaldı. Benim ruhum, kalbimin şefkati ve duyguları da beraber. Şu 31 günlük devre, benim yeryüzündeki yerimi katiyetle tespit etti. Bu yolu tuttuğuma şükrediyorum ve bir nebze mesut oluyorum. Bütün diğer şeyler, sinema, pastane, ayakkabı boyası ve dışarının insanları bana bomboş ve anlamsız geliyor. Manaların hepsi orada, çünkü mücadele ve zafer var...Kan da var, lakin Nietzche’ninki gibi insafsızca dökülen değil, verilen kan var, Gökşin. Hastane gecelerinde Zerdüşt’ü okudum biraz. Nietzche, “üstün insan”dan bahsediyor. Buna ermek için kan gerek, harp gerek diyor ve hayatın yaratıcılık olduğunu söylüyor. Fikirleri dehşet verici ve delice olmasına rağmen, şimdi kendime göre manalandırabiliyorum.
Sönen bir bedeni yeniden hayata kavuşturmak, yaratıcılığın ta kendisi, daha da üstünü değil midir Gökşin, bence bu böyledir...
Ve henüz “üstün insan,” ezen öldüren kumandan değil, yücelten, kurtaran, yaşatan hekimdir.
Ah Gökşin, duyuyor musun hıçkırıklarımı ve fark edebiliyor musun gözyaşlarımın akışını? Ali’yle karşılıklı ağladık aczimizin karşısında.
Hayatımda dostluğunu hiçbir karşılık beklemeden bana yarım asır sunan bir başka erkeğin olmayışı, onun değerini artırıyor, özel çok kılıyor. Gökşin karşımda oturuyor olmasa, kendimi bu kadar sıkmasam, gözlerimden yaşlar düşecek elimdeki kâğıt parçasının üzerine.
Her şeyi, ümit ve hayallerini yıktım. Evet Gökşin, bunu ben yaptım. Ben! Sineği incitmeye korkan ben! Ölüme yaklaşan bir hastaya üç, dört saat sonra öleceğini söylemek gibi bir şey bu! Nasıl yaptım, bilmem!
Ali’nin beni dinlerken yüzünün soluşu, sağ gözünün sürekli seğirişi, ellerinin titremesi gözlerimin önünden gitmiyordu. O, beni yüzünde ağlamaklı bir ifadeyle dinlemişti ama ben konuşurken hüngür hüngür ağlamıştım. Dudaklarımdan kalbini kıran sözler dökülürken, içimden onu bir anne şefkatiyle bağrıma basmak, saçlarını okşayarak teselli etmek geçiyordu. Yapabildiğimse, parmaklarımın ucuyla eline dokunmak olmuştu. Ateşe değmiş gibi çekmişti elini hemen.
Sonra, Ali’nin bana evleneceğini bildiren mektubu geldi. Tuhaf bir duyguydu, o mektubu okumak. Hem artık bana yazmayacağı ve nihayet kendi yolunu bulmuş olduğu için bir rahatlama hissi, hem kıskançlığa varan bir burukluk, gözpınarlarıma toplanıp akamayan gözyaşları, boğazıma oturan yumru ve ısrarla, “değer verilen bir dostu ebediyen kaybediyor olmanın huzursuzluğu,” diye adlandırdığım halim!
Sen de bilirsin ki insanlar verdiğimiz değere layık değiller. Hakiki ‘iyi’yi bulmak çok güç, şüpheci ruhunu, temkinini asla kaybetme...
Çünkü ben gerçekten hayatım boyunca cinselliğimle algılanacağım diye hep korktum. Bu korkuyla dekolte ya da çok dar elbiseler giyemedim, fazla makyaj yapamadım, içimde kopan fırtınaları kimseye belli edemedim. Oysa on beş yaşından beri ne kadar çok istedim sevmek, sevilmek, delice âşık olmak hatta cinselliği yaşayabilmek. Ama tüm yakınlaşmalarımda, hep aşktan, cinsellikten kaçtım.
Aşk ile dostluğu ayrı kutulara koymanın bir bedeli olacaktı elbet. Aşkı ve dostluğu bir türlü birbirinin içinde eritemediğim için mi aşklarımı dostluklara, dostluklarımı aşka dönüştüremedim ben.
Bilirsin Gökşin, etrafımızda parıldayan erdemler, üstünlükler ararız. Ben de hürmet edebileceğim, güvenebileceğim bir dost arıyordum. Tesadüf veya kader bizi karşilaştırdı. Önce o erişilmez gibi geldi bana. Daha doğrusu erişmek ihtimali korkuttu beni.
...alabildiğine duygulu, ıstırap çekmeye, harcanmaya hazır bir Türkan buldum. Yok yere içlenen, yapraklardan, sulardan, aşk mektuplarından, hislenen, heyecanlanan, kendi kendine ıstırap yaratan, biraz delişmen ve aksini iddia etse de hayat ile kucak kucağa bir kız...
Sen her şeyden önce insan arkadaşım...
Kendinden emin insanların etrafa dimdik bakışları hoşuma gidiyor, galiba acı hakikat şu: Romantik ve pejmürde insanlar, bedbinler, hayalperestler benim en candan arkadaşım olabilirler, zira ben de bu sınıftanım; ama, hayatımı emniyet edeceğim insan, mağrur, mütehakkim, kendinden ve hareketlerinden emin olmalı...Böyle birine öyle muhtacım ki...Emniyet edebileceğim biri...
Ben hep mehtaba ayarlamıştım kendimi. Oysa mehtapsız geceleri varmış meğer hayatın! Gençliğin gözlerimize mil çeken iyimserliği, bir tiyatro perdesi gibi yavaş yavaş aralanmaya başladığında, ayaklar yere basıyor, gerçek sırıtıveriyor çirkin yüzüyle.
Benim dünyayı paylaşmak istediğim kocam, benimle hayallerimi paylaşmıyordu.
Ama beden sağlığımın yanı sıra ruh sağlığımın hiç mi önemi yoktu?
Staj yaparken Bakırköy Akıl Hastanesi’ni ziyaretimizde, ömrümde ilk kez cüzamlıları gördüm, sarsıldım, perişan oldum ve doktorluk hayatımın hangi mecraya doğru akması gerektiğine kesin kararı o gün verdim. (1958 yılı)
Akıl Hastanesi’nde elliye yakın numaralandırılmış ahşap bina vardı. Bunlardan bir tanesi cüzamlılara verilmişti. Dikenli tellerle ayrılmış olan bu binada yaşayanlar, yalnızlığa terk edilmiş insanlardı. Akıl hastalarının artıklarıyla karınlarını doyurur, kendi aralarında yaşar, diğer hastaların yanına gidemezlerdi. Hastalıkları, hastaneye başvurduklarında fiziksel görünümlerine uzaktan bakılarak teşhis edilir, hemen tecride alınarak yirmisekiz numaralı pavyona gönderilirlerdi. Başvuranlar burayı adeta bir sığınma evi olarak kabul eder, memleketlerine geri dönmek istemezlerdi. Köylerde kasabalarda adı cüzamlıya çıkandan herkes kaçardı çünkü. Cüzamlı kızlar kocaya varamaz, erkeklerine kimse ne kız ne de iş verirdi. Askere alınmazlar, insan arasına karışamazlardı. Sokakta oynayan çocuklar cüzamlıları taşlardı. Büyükler onları görünce yol değiştirirlerdi.
Önümüzdeki çukur alanda boyaları dökülmüş, tahtaları kararmış üç bakımsız baraka vardı. Rehber seslendi. Paçavralar içindeki hastalar barakalardan birer ikişer dışarı çıktılar. Gözleri görmeyenler diğerlerinin omuzlarına tutunarak, sakatlar değneklerine dayanarak titrek bacaklarının üzerinde yavaş yavaş bulunduğumuz yere yaklaştılar. Ben donup kalmıştım, bir korku filmi seyreder gibiydim.
Rehber seslendi, “Ellerinizi gösterin!”
Öğrencilerden yana hayvan pençesini andıran eller uzandı.
“Şimdi de ayaklarınızı gösterin’”
Cüzamlılar bu kez de ayak parmakları deforme olduğu için ayakkabı giyemediklerinden, paçavralara sarılı ayaklarını kaldırıp uzatmaya çalıştılar, bize doğru.
Tepede duran bizler, Hoca hastalık hakkında bilgi verirken, çukura hapsedilmiş cüzamlılara, sirk hayvanlarına bakar gibi bakıyorduk. Öğle saati gelmiş olmalı ki, tam o sırada hastaneden geniş bir lenger içinde yemek geldi. Hastalar barakalarına döndüler, bakraçlarını alıp çıktılar, görevli uzun saplı kepçeyle onlara mümkün mertebe uzak kalmaya dikkat ederek bakraçlarına yemek doldurdu ve gitti. Hastalardan bazıları oldukları yere çömelerek yemeklerini yemeye başladı. Bazıları da parmakları kaşığı kavrayamadığı için tıpkı bir hayvan gibi başlarını yere bıraktıkları yemek kabının içine soktu.
“Şey, şu size geçen hafta anlattığım cüzam hastalığı var ya...hani sokaklarda burnu düşmüş, elleri ayakları kasılmış dilenen insanlar...Hani herkesin görünce dört nala kaçıştığı, dışlanmış, tiksinilen zavallı insanlar var, bilirsiniz işte.”
“Ne olmuş onlara?”
“Çok basit bir tedaviyle iyileşebilirlermiş meğer. Hastalık erken teşhis edilirse, sakatlanmaların önüne bile geçilebilirmiş.”
“Sadece yorgun değilim, kırgınım, bezginim, umutsuzum da,” dedim.
“Mutsuzluk da, tıpkı mutluluk gibi insanın gözlerinden yansır,” dedi, en küçük kardeşim Gündüz.
“İnşallah öyledir, fakat unutma ki artık tek ve tek başına olacaksın. Bunun da bir bedeli var Türkan,” dedi arkadaşım.
Tek ve tek başına! Tek ve tek başına! Her bedele değersin diye düşündüm, ey özgürlük!
Tek ve tek başına olmak, bana iyi gelmişti. O güne dek sekerek yürüdüğüm yolumda, şimdi koşarak gidiyordum, hiç durmadan, soluklanmadan, yorulmadan, pes etmeden.
Öğrencilerimle birlikte hastalarla konuşuyor, hal hatır soruyor, şikâyetlerini dinliyorduk. Sonra, yaralarına pansuman yapıyor, ilaçlarını veriyorduk. Öğrencilerime, hastalara hiç çekinmeden dokunmalarını tavsiye ediyordum. Çünkü dokunmadan tedavi olmaz! Hasta doktorunun elini üzerinde, ilgisini yüreğinde hissetmelidir. Benim ve öğrencilerimin yakın alakası sayesinde, cüzam hastaları, kaçınılması gereken mahluklar değil, insan olduklarını hatırlamaya başlamışlardı.
Ay ışığının altın gibi denize döküldüğü bir akşamdı. Kekova’nın eşsiz doğasında, yakamozların suda çırpıştırdığım ellerimdeki ışık oyununu seyrediyordum. Parmaklarımın arasında minik ateş zerrecikleri çıkıyordu. Bir erkek bana âşık olduğunu söylüyordu. Çok güzel şeyler söylüyordu. Kulağıma bir müzik gibi geliyordu sözleri. Sihri bozmak istemedim, direnmedim, kendimi ilk kez olayların akışına bıraktım.
O, beni ölesiye sevmeye hazırdı. Ben sevilmeye inanılmaz açtım. Güzel sözler duymaya, sevgiyle dokunulmaya, hayran olunmaya, takdir edilmeye ne kadar çok ihtiyacım varmış meğer!
“Hayır, şaka yapmıyorum. Ben kadınımın bacaklarının görünmesinden hoşlanmıyorum. Ben kıskanç bir erkeğim.”
Cevdet korunmaya muhtaç, ürkek bir çocuk gibiydi. Ona aşırı kıskançlığının ne kadar saçma bir şey olduğunu gösterecek, bana güvenmesini öğretecektim. Bunun için sabır gerekiyordu. Sabır ve zaman.
Sabahları işime giderken eteklik giymekten vazgeçtim.
Keşke aileler eşcinsel eğilimli çocuklarına sevgiyle, anlayışla yaklaşmayı becerebilselerdi. Böyle olmanın ahlâksızlıktan değil, yaradılıştan kaynaklandığını anlasalardı.
Vesikalı olsun ya da olmasın, fuhuş sektöründe çalışan kadınların yüzde doksanı aile içinde şiddet görmüş, tecavüze uğramışlardı. Öyle büyük acılar çekmişlerdi ki, insanlara karşı tamiri mümkün olmayan güvensizlikler, kırıklıklar oluşmuştu ruhlarında. Hepsi de son derece iyi yürekli, duygusal insanlardı. Romantik ve yufka yürekliydiler.
Eski tapınak fahişeleri gibi, sömürülmelerine izin veriyorlardı. Birçoğu dindardı. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, Ramazan’da çalışmıyor, sık sık dua ediyorlardı. Ne müthiş bir çelişkiydi bu!
Hemşirelere benim büyük saygım vardır. Onlar, sağlık sisteminin en önemli taşlarından biridir. Hasta onların eline bırakılır. Hemşire hastayı devraldı mı, her şeyiyle ilgilenmek zorundadır. Ateşi, nabzı, tansiyonu, idrar ve dışkı durumunu doktora hemşireler bildirir. Benim hiçbir zaman beceremediğim gibi, bembeyaz çarşafları jilet gibi dümdüz ederler. Hastanın ilaçlarını içirir, enjeksiyonlarını yapar, serumunu takar ayrıca bir de hastayla sohbet ederler. Onlar doktorun emirlerinin uygulayıcısı değil, bence sağlık hizmetlerinde, hekimin eşit bir parçasıdırlar. Hayatım boyunca, bu düşüncelerimin savaşını verdim, çalıştığım hastanelerde.
İnsanların birbirlerine mektup yollamayı unuttuğu bir çağda, ne hoş oluyordu bir dosttan, halini, ahvalini, düşüncelerini anlatan bir mektup almak!
İki kez vereme yakalanmama rağmen fakültemi bitirebilmişim. İhtisasımı yapmışım. Yürümeyen evliliğimi cesaretle sona erdirmişim. Zaman içinde çocuklarımı yanıma almışım. Bursumu kazanıp İngiltere’ye gitmişim. Bir yılın her saatinden her anından istifade etmiş, öğrendiklerimi değerlendirmiş, doçent olmuşum! Çapa’da doçent kadrosuna geçmişim! İkinci yabancı dilimi mükemmelleştirmek üzere dört aylığına Fransa’ya gittiğimde, dil öğrenmekle kalmamış, Lepra çalışmaları da yapmışım! Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Cüzam Pavyonları’nda çalışmaya başlamışım. Bir arkadaşımla Şişli’de ortak muayenehane açmış yürütememiş, çocuklarımla birlikte yine Şişli’de bir küçük kiraya çıkmışım! Taksitle altmış sekiz bin liraya ilk arabamı almış mıyım? Almışım! Aldığım gece arabayı evimin önünden çalmışlar ama on gün sonra da Dolapdere’de bulmuşlar, ne gam! Çocuklar televizyon seyretmek için mahalledeki evleri dolaşmasınlar diye Aygaz marka televizyon almışım ama başta Gökşin ve küçük kardeşim Gündüz olmak üzere herkes bu televizyon aygazla mı çalışıyor diye alay edince, götürüp Profilo markayla değiştirmişim. Çocukların her hafta bisiklet kiralamalarından bıkıp birer de bisiklet almış mıyım onlara!
Efendim, bu arada bir de ünlü bir heykeltıraşla evlenmiş, evliliğimin ikinci yılını dolduramadan ama dost kalarak, birbirimizin gözünü oymadan boşanmayı da becermişim! Cüzamla Savaş Derneği’ni kurmuş, cüzam taramalarını başlatmışım. İngiltere Tropikal Hastalıklar Hastanesi’nde Dr. Jopling’le dört ay çalışmış, gelir gelmez öğrendiklerimi uygulamaya koymuşum. Bu koşuşturma içinde, tezimi yazıp, profesör olmuşum. İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı Güngör Ertem’in öncülüğünde kurulan Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne müdür olarak atanmışım. İngiltere dermatologlarının ünlü kulübü Dowling Club’ın onur üyesi seçilmişim. Yetmezmiş gibi, Dermatoloji’nin Anabilim Dalı Başkanlığı’na atanmışım.
Bir de arkadaşım var uzaklarda, beni hep kollayan, düşünen ve asla gönlünden çıkartmayan.
“...‘Hemen evet deme,’ dedi, ‘ben birazdan Lepra Hastanesi’ne gideceğim, sen de benimle gel, oradaki vaziyeti gör. Hoşuna giderse kalırsın.’
Birlikte çıktık, bej rengi bir Murat’a bindik. Ben yanına oturdum. Adil bir sürü kutu, sargı bezi, alet edavat yükledi arabaya, arka koltuklar da tepeleme doldu, bagaj da. Bakırköy’e, hastaneye geldik. Getirdiğimiz eşyaların bir kısmını kendi yüklendi, bazılarını bana verdi. Tabii geldiler yardıma ama o da taşıyor, hademe gibi. Hastanedeki odasına girdik. Gömleğini giydi, ‘Şimdi hastaları dolaşacağım, sen de gel ki, yapacağın işe dair bir fikrin olsun,’ dedi. Peşine takıldım, koğuşa gittik. Yataklar dolu. Hastaların her biriyle el sıkışıyor, hatırlarını soruyor, kimine sarılıyor, kimini öpüyor. Ben haayretler içinde bu manzarayı seyrediyorum. Derken beni çok etkileyen bir şey oldu, Hoca elleri pençeleşmiş, yüzünün şekli deforme olmuş, kör bir kadının yatağının kenarına oturdu., elleriyle yüzünü, kollarını okşadı, ‘Senin bu ipek gibi tenine bayılıyorum, biliyor musun?’ dedi. Hastanın yüzü aydınlandı. Ben dehşetle hastaya baktım ve gördüm ki, o çirkin kadının cildi nasıl olmuşsa, gerçekten pırıl pırıl. Türkan Hoca’yı seyrettikçe anladım ki bir sihirli formülü var, kiminle olursa olsun, önce o kişinin en iyi tarafını görüyor ve o iyi şeye vurgu yapıyor. Odasına dönmemizi hiç beklemeden, ‘Hocam,’ dedim, ‘işi gördüm, anladım, kabul ediyorum. Çok istiyorum yanınızda çalışmak!’ İşte Sema, ben o gün vuruldum Hoca’ya.”
...bu Türkan Hoca var ya, Lepra’nın başındayken, tek bir kurban bayramı bilmem ki, gezmek için bir yerlere gitsin. Gitmez. Neden, çünkü her bayram hastanede kurbanlar kesilir. Kimsenin hakkı kimseye geçmesin diye Hoca başında durur, derisini, etini, kavurmalığını ayırtır. Yoksula gidecek kısmını eliyle hazırlar. Bir keresinde, hastanın birinin canı işkembe çorbası çekmiş. Bizim Fatma Hanım vardı, o sırada yemeklerimizi yapan. Hoca dedi ki, ‘Hazır koyunu kestik, hastamızın gönlü olsun, bir işkembe çorbası yapıver Fatma.’ Fatma, ‘Ben dünyada elimi sürmem işkembeye,’ demez mi? Tiksinirmiş. Hoca giymişti eline eldivenleri, kendi temizlemişti, hiç unutmam. O hastaya, işkembe çorbasını içirmişti o bayram.
1986 yılı,Gandhi Ödülü’nü aldığım...
Mutluluk, kanımca vıcık vıcık bir muhabbet değil, hangi bağlamda olursa olsun yaratmaktır.
Kemoterapilerden kalkıp hastalarıma, kongrelerime, dernek toplantılarıma koştum. Hayatımı hiç değiştirmeden yaşamaya devam ettim. Dolu dolu, doya doya yaşadım. Üstelik bu kez ölümün nefesini biraz da ensemde hissettiğim için, daha hızlı, daha çok çalıştım. Daha fazla insana el uzatayım diye, hem kendimi hem çevremi zorladım.
“Ağlasam sesimi duyar mısınız
Mısralarımda
Dokunabilir misiniz
Gözyaşlarıma
Ellerinizle
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerin kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.” (Orhan Veli)
Diyeceğim şu ki, bize çok uzak duran kişilerle dahi, bir ortak nokta bulup, gönüllerine dokunursak, doğru sözleri söyleyebilirsek, iletişim kurmak her zaman mümkündür ve sıcak bir iletişim mucizeler yaratabiliyor.
Bir de çocuklar vardı! Saçları kirden keçeleşmiş, kocaman güzel gözleri mahzun veya şaşkın bakan, burunları hep akan ve sümüklerine konan sineklerden rahatsız olmayan, şiş karınlı, ishalli, pantolonları iplerle bağlanmış, rengârenk hırkalı çocuklar. Bitmez tükenmez bir çocuk ordusu nereye gitsek peşimizden geliyordu.
Kadınlar ilk günlerde muayene olmak için, karınlarını açmaya utanırlarken, kimseden çekinmeden memelerini çıkartıp bebelerini emzirebiliyorlaardı. İnsan içinde bebe emzirmek son derece doğaldı.
Ağalık düzeninin hâkimiyeti, tabiatın bile üzerine sinmişti sanki. Ağadan izin almaksızın yağmur yağmaz, rüzgâr esmez, kimse köyü terk etmez, evlenmez, boşanmaz, askere gitmez, desem yeridir!
Evlere girdiğimizde etrafta yığınla silah, duvarlarda da resimler görüyorduk. Resimler, evin erkeklerinin ya askerlik ya da hapishane hatırası fotoğraflarıydı. Hapse düşmemiş, adam öldürmemiş veya yaralanmamış kişiyi adamdan mı saymıyorlar diye konuşuyorduk aramızda.
Ben sıkıştım. Ayşe’ye söyledim. Evlerde tuvalet olmadığını biliyorum ama bu iş için gösterecekleri bir yer olmalı diye düşünmüştüm. Ayşe de adamlardan birine sormuş. Adam dışarı çıktı. Kürtçe, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Köylüleri bir telaş aldı, birbirlerine bağırıyorlar, koşuşuyorlar, geldiğimiz yöne doğru koşanlar var, içeri girip çıkanlar var. Şaşırdık. Neler olduğunu bir türlü anlayamıyoruz.. Bizi önlerine kattılar, yine çoluk çocuk, bağıra çağıra geldiğimiz yöne gitmeye başladık. Lepralı yaşlı kadının evine doğru gidiyoruz. Yaklaşınca bir de ne göreyim, kadının bahçesindeki tuvaletin önünde erkekler sıraya girmiş, birinin kolunda bir havlu, diğerinin elinde ibrik, bir başkasının elinde yamru yumru kocaman bir sabun. Neredeyse bütün köy bana tuvalet hizmetleri sunmak için kuyrukta. Bütün köye rezil oldum. Bunca hazırlıktan sonra, tuvalete gitmesem olmaz, girsem kapıda yığınla insan, ellerinde ibrikler, peşkirler, heyecanla işimi yapmamı bekliyor. Bu olayın, çocukların tuttuğu Çaldıran seferinin seyir defterine “Türkan Hoca’nın Alayişli Çiş Seferi,” diye geçtiğine eminim.
Muhtarın evindekilere tarama yaparken, genç doktor adaylarımızdan biri, muayene için kollarını sıvamış bir genç kıza, ağabeyinin mani olmasına çok üzülmüştü. Muayene olmamanın kıza nelere mal olacağını delikanlıya anlatmaya çalışsa da, fayda vermemişti söyledikleri. O akşam, muhtarın evinde akşam yemeğine davet edilmiştik. Yer sofrasında, yan yana dizilmişiz, ikram edilen yemekleri yiyorduk, ama genç doktor adayı, sabahki olaya kızgın olduğu için ağzına lokma koymuyordu. Muhtar, etrafındakilere, Kürtçe neden yemek yemediğini sormuş, anlatmışlar. Bağıra çağıra oğlunu sofradan kovdu. Delikanlı dışarı çıkınca, bizim doktor adayına döndü, ‘Benim oğlum bir eşeklik etmiş, Bey,’ dedi, “cahil işte, kusuruna bakma. Ben onun yerine özür diliyorum. Haydi, sen ye yemeğini.”
“Teşekkür ederim fakat aç değilim,” dedi bizimki.
Muhtar, “Bak Bey,” dedi, “seni üzen oğlumu masadan kovdum, yetmedi. Af diledim yine yetmedi. Bana akşam akşam, oğlumu vurdurtma! Yemeyecek olursan, dışarı çıkıp öldüreceğim onu, bilesin!”
Genç öğrenci, adam oğlunu vuracak diye korkusundan önündeki ekmeği kaptığı gibi, sahandaki yumurtaya banarak bir çırpıda bitirivermişti.
“Sen beni hiç dinlememişsin! Ne dedim ben sana, erken teşhis konulursa, ilaç tedavisiyle, hastalık hiçbir araz bırakmadan geçiyor. Bulaşıcılığına gelince, nezle gibi aynı odada bulunmakla bulaşan bir hastalık değil. Verem bile ondan daha bulaşıcı. İnsan ellerini sık yıkar, temiz ortamlarda yaşarsa ve bağışıklık sistemi güçlüyse, bulaşma ihtimali pek az.”
“Benim tanıdığım herkes cüzamlıdan bucak bucak kaçar.”
“Cahilliklerinden kaçıyorlar.”
“Benim bir amca oğlum vardı, aşağı köyden bir kıza âşık olmuştu. Kız da buna sevdalı. Ama duyduk ki, kızın ailesinde cüzam varmış. Anam dedi ki, o kızı bu eve getirirsen, ben kendimi vururum. Ana katili olursun.”
“Boşuna telaş etmiş anan. Kızı bir hastaneye ya da bir sağlık ocağına götürüvereydi ya! Belki cüzam bulaşmamıştı bile, kıza!”
“Olsun! İstemedilerdi işte. Ayrıldılar. Sonra kız kendini asmış mı ne! Eee, adı cüzamlıya çıkınca, ne yapsın, zavallı. Ama benim amcaoğlu hâlâ vicdan azabı çeker.”
Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir
sincap
gibi mesala,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani,
bütün
işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani, o derece, öylesine ki, mesala,
kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut, kocaman
gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin,
hem
de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni
buna
zorlamamışken, hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu
bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile,
mesala,
zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani
ağır bastığından.
Dönülmez akşamın ufkundayım.
Parayla da hiç aram olmadı. Her zaman fazla paranın insanı bozduğuna inandım, az parayla yaşamaktan hiç gocunmadım. Çocuklarımı ilkokuldan itibaren özel okullarda değil, orta sınıfın ve yoksul halk çocuklarının gittiği parasız devlet okullarında okuttum, paraya özenmesinler diye. Sade ve sakin bir yaşam biçimini seçtim kendime, hırstan lüksten uzak, sadece memleketimin kadersiz insanlarına ve çocuklarına hizmet etmeye adanmış!
Ama beni en çok üzen, bir kez daha kamplara ayrılıyor olmamız. Bunu hep yaptık. Hiç ders almadık. Küçücük bir kızdım, evimde Halk Partisi’nden nefret edilirdi, çünkü babam koyu bir Demokrat Partili, annem ise keskin bir komünist düşmanıydı. 1958 yılına geldiğimizde, ülke ikiye ayrılmıştı, CHP’liler ve DP’liler olarak. Köylerde kahveleri, camileri bile ayırmışlardı. Ne saçmaymış! Koyu DP’li babayla anti-komünist annenin kızı, büyüyünce sola eğdi gönlünü, sosyal demokrat oldu, emperyalistlerden, aşırı zenginlerden, güçlülerden uzak durdu hayatı boyunca. Bir işe yaradı mı, iki parti arasındaki bunca nefret? On değerli yılını yedi Türkiye’nin, sonra unutuldu gitti, olan o yıllarda araya sıkışan kuşaklara oldu. Sonuç: 27 Mayıs darbesi! İpin ucunda asla hesabını veremeyeceğimiz üç ölü!
70’li yıllara geldiğimizde bu kez, devrimci, ülkücü diye bölündük. Ne kadar çok genç insan öldü bu manasız çatışmada. Yine darbe! Sonsuz acılar! Ateşler içinde bir vatan! Alevi-Sünni ayrıldık. Türk-Kürt ayrıldık. Gencecik çocuklarımıza kıydık, en değerli sanat insanlarımızı yaktık, kül ettik, yerlerini asla dolduramayacağımız. Şimdi yine aynı şeyi yapıyoruz. Bu kez din üzerinden bölünüyoruz. Türbanlı-türbansız, inançlı-inançsız, dinci-laik! Sürekli intikam peşindeyiz. Ne saçma gidiş bu! Ne tehlikeli, ne yaman!
“Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...”
Bütün işlerimi tamamladım. Konser gecesini de atlattıktan sonra, kemoterapiyi kestireceğim. Yolcu yolunda gerek.
Aman Allahım! Aman Allahım! Bu ne kalabalık! Böylesine tıklım tıkış, tepeleme dolu bir salon, daha önce gördüm mü ben ömrüm boyunca! Bütün koltuklar dolmuş, belli ki yer yetmemiş, koridorlar dolmuş. Yine yer yetmemiş, sahnenin sağ tarafına sıra sıra sandalyeler dizmişler, onlar da dolu. Sahnenin bana göre sol tarafında, Anadolu’nun çeşitli okullarından gelen Kardelenler’i oturtmuşlar. Üstlerinde beyaz gömlekleriyle, karda açan narin çiçeklerim benim. Sahnenin önü fırdolayı bembeyaz çiçeklerle süslenmiş. Saf, temiz, beyaz çiçeklerle. Ortada Fazıl Say ve arkadaşları duruyorlar. Benim içeri girişimle birlikte, alkış koptu.
Herkes ayakta. Alkış dinmiyor. Dinmiyor. Beni mi alkışlıyorlar? Dönüp oğluma bakıyorum, Çınar’ın gözleri yaşlı. Salonda ön sırada görebildiklerimin de gözlerinde yaşlar var. Hep alkışlıyorlar. Hiç durmadan alkışlıyorlar.
Görüyorum ki, bir ömrü boşa harcamamışım!
Tek ve Tek Başına
Yazarı: Ayşe Kulin
Yayınevi: Everest
Basım yılı ve sayısı: Eylül 2010/2. Basım
Sayfa adedi: 379
Kitabın bazı bölümlerinde/sayfalarında boğazıma bir yumru gelip oturdu.
Gözlerim nemlendi.
Bu kitabı okuyun!
Hiç olmazsa aşağıdaki alıntılarımı.
Tek ve Tek Başına
Bir ülkeden cüzamı kovdu. Türk, Kürt, Süryani demeden, kırsalın evlere hapsedilmiş kızlarına kapıları araladı, ışık tuttu yollarına.
O yüreği insan sevgisiyle dolu bir hekimdi. Hayatı boyunca tek isteği, iyi ve dürüst bir insan olmaktı.
Kitaptan alıntılar:
Onlara, “Bir zamanlar Boğaziçi’nde çok güzel manzaralı bir ahşap köşkte küçücük bir kız yaşardı,” diye başlayan bir masal anlatmak isterdim.
Masallar hayalleri anlatmaz mı zaten? Ben masalımdaki küçük kıza çok uzun bir hayat çizgisi bahşederdim. Neden mi? O kızın hâlâ yapmak istediği pek çok şey var da, ondan!”
...babamın bahçeye diktiği ağaçlarla birlikte boy attık, birlikte büyüdük.
Şafakta gökyüzü önce kıpkırmızı oluyor sonra turuncuya çalıyor, sararıyor, pembeleşiyor, mavileşiyor dakikalar geçtikçe, sanki renkler birbirinin içine akıyor, birbirinin içinde eriyor, tarifi mümkün olmayan, inanılmaz bir güzellik kaplıyor göğü.
“...Ah Gökşin, her yerimden kalkışta mehtaba bir kez daha bakıyorum, öyle nefis ki! O ışık sütunu ta uzaklarada kadar efsunkâr bir kıvrılışla uzanıyor, kâh genişliyor, kâh daralıyor, sular sakin ve ışıklar o kadar cazip ve bambaşka ki hiçbir şair onu mısralarına, hiçbir ressam tablosuna alamaz ve hiçbir bestekâr onun melodisini bulamaz. Bu tablo, eserleri kopya edilemeyecek bir sanatkârın elinden çıkmıştır. Şu yeni resim görüşü ve stili (soyut resmi kastediyor olmalıyım), belki de insanın tabiat karşısındaki bu büyük yenilgisinden, bunu idrak etmesinden sonra başlamıştır. Yokta varı aramak!”
Hafız Ahmet Bey sayesinde, ben, iyi bir Müslümanın dürüst, temiz, çalışkan, saygılı, yardımsever, başkaları açken tokluğundan rahatsızlık duyan, hak yemeyen, haksızlık etmeyen ve gösterişten uzak duran bir insan olması gerektiğini, çalışmanın da bir nevi ibadet olduğunu küçük yaşta öğrendim. Hocam bizlere Allah korkusu değil Allah sevgisi aşılamıştı.
...bir bilim insanı olmama rağmen, hayatım boyunca dudaklarımdan dua hiç eksilmedi. Hastalarımın iyileşmesi, işlerimin yolunda gitmesi, oğullarımın okullarındaki başarıları için duaya sık başvurdum ve çoğunu duydu, Allah!
Dinleyebilme; başkalarını anlayabilmek ve kalpleri kazanmak hususunda en kudretli anahtardır.”
Gökşin,
Üç gündür, güneş evdeki yatağımın üstüne doğuyor. “Bütün varlığı ile hastane geride kaldı. Benim ruhum, kalbimin şefkati ve duyguları da beraber. Şu 31 günlük devre, benim yeryüzündeki yerimi katiyetle tespit etti. Bu yolu tuttuğuma şükrediyorum ve bir nebze mesut oluyorum. Bütün diğer şeyler, sinema, pastane, ayakkabı boyası ve dışarının insanları bana bomboş ve anlamsız geliyor. Manaların hepsi orada, çünkü mücadele ve zafer var...Kan da var, lakin Nietzche’ninki gibi insafsızca dökülen değil, verilen kan var, Gökşin. Hastane gecelerinde Zerdüşt’ü okudum biraz. Nietzche, “üstün insan”dan bahsediyor. Buna ermek için kan gerek, harp gerek diyor ve hayatın yaratıcılık olduğunu söylüyor. Fikirleri dehşet verici ve delice olmasına rağmen, şimdi kendime göre manalandırabiliyorum.
Sönen bir bedeni yeniden hayata kavuşturmak, yaratıcılığın ta kendisi, daha da üstünü değil midir Gökşin, bence bu böyledir...
Ve henüz “üstün insan,” ezen öldüren kumandan değil, yücelten, kurtaran, yaşatan hekimdir.
Ah Gökşin, duyuyor musun hıçkırıklarımı ve fark edebiliyor musun gözyaşlarımın akışını? Ali’yle karşılıklı ağladık aczimizin karşısında.
Hayatımda dostluğunu hiçbir karşılık beklemeden bana yarım asır sunan bir başka erkeğin olmayışı, onun değerini artırıyor, özel çok kılıyor. Gökşin karşımda oturuyor olmasa, kendimi bu kadar sıkmasam, gözlerimden yaşlar düşecek elimdeki kâğıt parçasının üzerine.
Her şeyi, ümit ve hayallerini yıktım. Evet Gökşin, bunu ben yaptım. Ben! Sineği incitmeye korkan ben! Ölüme yaklaşan bir hastaya üç, dört saat sonra öleceğini söylemek gibi bir şey bu! Nasıl yaptım, bilmem!
Ali’nin beni dinlerken yüzünün soluşu, sağ gözünün sürekli seğirişi, ellerinin titremesi gözlerimin önünden gitmiyordu. O, beni yüzünde ağlamaklı bir ifadeyle dinlemişti ama ben konuşurken hüngür hüngür ağlamıştım. Dudaklarımdan kalbini kıran sözler dökülürken, içimden onu bir anne şefkatiyle bağrıma basmak, saçlarını okşayarak teselli etmek geçiyordu. Yapabildiğimse, parmaklarımın ucuyla eline dokunmak olmuştu. Ateşe değmiş gibi çekmişti elini hemen.
Sonra, Ali’nin bana evleneceğini bildiren mektubu geldi. Tuhaf bir duyguydu, o mektubu okumak. Hem artık bana yazmayacağı ve nihayet kendi yolunu bulmuş olduğu için bir rahatlama hissi, hem kıskançlığa varan bir burukluk, gözpınarlarıma toplanıp akamayan gözyaşları, boğazıma oturan yumru ve ısrarla, “değer verilen bir dostu ebediyen kaybediyor olmanın huzursuzluğu,” diye adlandırdığım halim!
Sen de bilirsin ki insanlar verdiğimiz değere layık değiller. Hakiki ‘iyi’yi bulmak çok güç, şüpheci ruhunu, temkinini asla kaybetme...
Çünkü ben gerçekten hayatım boyunca cinselliğimle algılanacağım diye hep korktum. Bu korkuyla dekolte ya da çok dar elbiseler giyemedim, fazla makyaj yapamadım, içimde kopan fırtınaları kimseye belli edemedim. Oysa on beş yaşından beri ne kadar çok istedim sevmek, sevilmek, delice âşık olmak hatta cinselliği yaşayabilmek. Ama tüm yakınlaşmalarımda, hep aşktan, cinsellikten kaçtım.
Aşk ile dostluğu ayrı kutulara koymanın bir bedeli olacaktı elbet. Aşkı ve dostluğu bir türlü birbirinin içinde eritemediğim için mi aşklarımı dostluklara, dostluklarımı aşka dönüştüremedim ben.
Bilirsin Gökşin, etrafımızda parıldayan erdemler, üstünlükler ararız. Ben de hürmet edebileceğim, güvenebileceğim bir dost arıyordum. Tesadüf veya kader bizi karşilaştırdı. Önce o erişilmez gibi geldi bana. Daha doğrusu erişmek ihtimali korkuttu beni.
...alabildiğine duygulu, ıstırap çekmeye, harcanmaya hazır bir Türkan buldum. Yok yere içlenen, yapraklardan, sulardan, aşk mektuplarından, hislenen, heyecanlanan, kendi kendine ıstırap yaratan, biraz delişmen ve aksini iddia etse de hayat ile kucak kucağa bir kız...
Sen her şeyden önce insan arkadaşım...
Kendinden emin insanların etrafa dimdik bakışları hoşuma gidiyor, galiba acı hakikat şu: Romantik ve pejmürde insanlar, bedbinler, hayalperestler benim en candan arkadaşım olabilirler, zira ben de bu sınıftanım; ama, hayatımı emniyet edeceğim insan, mağrur, mütehakkim, kendinden ve hareketlerinden emin olmalı...Böyle birine öyle muhtacım ki...Emniyet edebileceğim biri...
Ben hep mehtaba ayarlamıştım kendimi. Oysa mehtapsız geceleri varmış meğer hayatın! Gençliğin gözlerimize mil çeken iyimserliği, bir tiyatro perdesi gibi yavaş yavaş aralanmaya başladığında, ayaklar yere basıyor, gerçek sırıtıveriyor çirkin yüzüyle.
Benim dünyayı paylaşmak istediğim kocam, benimle hayallerimi paylaşmıyordu.
Ama beden sağlığımın yanı sıra ruh sağlığımın hiç mi önemi yoktu?
Staj yaparken Bakırköy Akıl Hastanesi’ni ziyaretimizde, ömrümde ilk kez cüzamlıları gördüm, sarsıldım, perişan oldum ve doktorluk hayatımın hangi mecraya doğru akması gerektiğine kesin kararı o gün verdim. (1958 yılı)
Akıl Hastanesi’nde elliye yakın numaralandırılmış ahşap bina vardı. Bunlardan bir tanesi cüzamlılara verilmişti. Dikenli tellerle ayrılmış olan bu binada yaşayanlar, yalnızlığa terk edilmiş insanlardı. Akıl hastalarının artıklarıyla karınlarını doyurur, kendi aralarında yaşar, diğer hastaların yanına gidemezlerdi. Hastalıkları, hastaneye başvurduklarında fiziksel görünümlerine uzaktan bakılarak teşhis edilir, hemen tecride alınarak yirmisekiz numaralı pavyona gönderilirlerdi. Başvuranlar burayı adeta bir sığınma evi olarak kabul eder, memleketlerine geri dönmek istemezlerdi. Köylerde kasabalarda adı cüzamlıya çıkandan herkes kaçardı çünkü. Cüzamlı kızlar kocaya varamaz, erkeklerine kimse ne kız ne de iş verirdi. Askere alınmazlar, insan arasına karışamazlardı. Sokakta oynayan çocuklar cüzamlıları taşlardı. Büyükler onları görünce yol değiştirirlerdi.
Önümüzdeki çukur alanda boyaları dökülmüş, tahtaları kararmış üç bakımsız baraka vardı. Rehber seslendi. Paçavralar içindeki hastalar barakalardan birer ikişer dışarı çıktılar. Gözleri görmeyenler diğerlerinin omuzlarına tutunarak, sakatlar değneklerine dayanarak titrek bacaklarının üzerinde yavaş yavaş bulunduğumuz yere yaklaştılar. Ben donup kalmıştım, bir korku filmi seyreder gibiydim.
Rehber seslendi, “Ellerinizi gösterin!”
Öğrencilerden yana hayvan pençesini andıran eller uzandı.
“Şimdi de ayaklarınızı gösterin’”
Cüzamlılar bu kez de ayak parmakları deforme olduğu için ayakkabı giyemediklerinden, paçavralara sarılı ayaklarını kaldırıp uzatmaya çalıştılar, bize doğru.
Tepede duran bizler, Hoca hastalık hakkında bilgi verirken, çukura hapsedilmiş cüzamlılara, sirk hayvanlarına bakar gibi bakıyorduk. Öğle saati gelmiş olmalı ki, tam o sırada hastaneden geniş bir lenger içinde yemek geldi. Hastalar barakalarına döndüler, bakraçlarını alıp çıktılar, görevli uzun saplı kepçeyle onlara mümkün mertebe uzak kalmaya dikkat ederek bakraçlarına yemek doldurdu ve gitti. Hastalardan bazıları oldukları yere çömelerek yemeklerini yemeye başladı. Bazıları da parmakları kaşığı kavrayamadığı için tıpkı bir hayvan gibi başlarını yere bıraktıkları yemek kabının içine soktu.
“Şey, şu size geçen hafta anlattığım cüzam hastalığı var ya...hani sokaklarda burnu düşmüş, elleri ayakları kasılmış dilenen insanlar...Hani herkesin görünce dört nala kaçıştığı, dışlanmış, tiksinilen zavallı insanlar var, bilirsiniz işte.”
“Ne olmuş onlara?”
“Çok basit bir tedaviyle iyileşebilirlermiş meğer. Hastalık erken teşhis edilirse, sakatlanmaların önüne bile geçilebilirmiş.”
“Sadece yorgun değilim, kırgınım, bezginim, umutsuzum da,” dedim.
“Mutsuzluk da, tıpkı mutluluk gibi insanın gözlerinden yansır,” dedi, en küçük kardeşim Gündüz.
“İnşallah öyledir, fakat unutma ki artık tek ve tek başına olacaksın. Bunun da bir bedeli var Türkan,” dedi arkadaşım.
Tek ve tek başına! Tek ve tek başına! Her bedele değersin diye düşündüm, ey özgürlük!
Tek ve tek başına olmak, bana iyi gelmişti. O güne dek sekerek yürüdüğüm yolumda, şimdi koşarak gidiyordum, hiç durmadan, soluklanmadan, yorulmadan, pes etmeden.
Öğrencilerimle birlikte hastalarla konuşuyor, hal hatır soruyor, şikâyetlerini dinliyorduk. Sonra, yaralarına pansuman yapıyor, ilaçlarını veriyorduk. Öğrencilerime, hastalara hiç çekinmeden dokunmalarını tavsiye ediyordum. Çünkü dokunmadan tedavi olmaz! Hasta doktorunun elini üzerinde, ilgisini yüreğinde hissetmelidir. Benim ve öğrencilerimin yakın alakası sayesinde, cüzam hastaları, kaçınılması gereken mahluklar değil, insan olduklarını hatırlamaya başlamışlardı.
Ay ışığının altın gibi denize döküldüğü bir akşamdı. Kekova’nın eşsiz doğasında, yakamozların suda çırpıştırdığım ellerimdeki ışık oyununu seyrediyordum. Parmaklarımın arasında minik ateş zerrecikleri çıkıyordu. Bir erkek bana âşık olduğunu söylüyordu. Çok güzel şeyler söylüyordu. Kulağıma bir müzik gibi geliyordu sözleri. Sihri bozmak istemedim, direnmedim, kendimi ilk kez olayların akışına bıraktım.
O, beni ölesiye sevmeye hazırdı. Ben sevilmeye inanılmaz açtım. Güzel sözler duymaya, sevgiyle dokunulmaya, hayran olunmaya, takdir edilmeye ne kadar çok ihtiyacım varmış meğer!
“Hayır, şaka yapmıyorum. Ben kadınımın bacaklarının görünmesinden hoşlanmıyorum. Ben kıskanç bir erkeğim.”
Cevdet korunmaya muhtaç, ürkek bir çocuk gibiydi. Ona aşırı kıskançlığının ne kadar saçma bir şey olduğunu gösterecek, bana güvenmesini öğretecektim. Bunun için sabır gerekiyordu. Sabır ve zaman.
Sabahları işime giderken eteklik giymekten vazgeçtim.
Keşke aileler eşcinsel eğilimli çocuklarına sevgiyle, anlayışla yaklaşmayı becerebilselerdi. Böyle olmanın ahlâksızlıktan değil, yaradılıştan kaynaklandığını anlasalardı.
Vesikalı olsun ya da olmasın, fuhuş sektöründe çalışan kadınların yüzde doksanı aile içinde şiddet görmüş, tecavüze uğramışlardı. Öyle büyük acılar çekmişlerdi ki, insanlara karşı tamiri mümkün olmayan güvensizlikler, kırıklıklar oluşmuştu ruhlarında. Hepsi de son derece iyi yürekli, duygusal insanlardı. Romantik ve yufka yürekliydiler.
Eski tapınak fahişeleri gibi, sömürülmelerine izin veriyorlardı. Birçoğu dindardı. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, Ramazan’da çalışmıyor, sık sık dua ediyorlardı. Ne müthiş bir çelişkiydi bu!
Hemşirelere benim büyük saygım vardır. Onlar, sağlık sisteminin en önemli taşlarından biridir. Hasta onların eline bırakılır. Hemşire hastayı devraldı mı, her şeyiyle ilgilenmek zorundadır. Ateşi, nabzı, tansiyonu, idrar ve dışkı durumunu doktora hemşireler bildirir. Benim hiçbir zaman beceremediğim gibi, bembeyaz çarşafları jilet gibi dümdüz ederler. Hastanın ilaçlarını içirir, enjeksiyonlarını yapar, serumunu takar ayrıca bir de hastayla sohbet ederler. Onlar doktorun emirlerinin uygulayıcısı değil, bence sağlık hizmetlerinde, hekimin eşit bir parçasıdırlar. Hayatım boyunca, bu düşüncelerimin savaşını verdim, çalıştığım hastanelerde.
İnsanların birbirlerine mektup yollamayı unuttuğu bir çağda, ne hoş oluyordu bir dosttan, halini, ahvalini, düşüncelerini anlatan bir mektup almak!
İki kez vereme yakalanmama rağmen fakültemi bitirebilmişim. İhtisasımı yapmışım. Yürümeyen evliliğimi cesaretle sona erdirmişim. Zaman içinde çocuklarımı yanıma almışım. Bursumu kazanıp İngiltere’ye gitmişim. Bir yılın her saatinden her anından istifade etmiş, öğrendiklerimi değerlendirmiş, doçent olmuşum! Çapa’da doçent kadrosuna geçmişim! İkinci yabancı dilimi mükemmelleştirmek üzere dört aylığına Fransa’ya gittiğimde, dil öğrenmekle kalmamış, Lepra çalışmaları da yapmışım! Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Cüzam Pavyonları’nda çalışmaya başlamışım. Bir arkadaşımla Şişli’de ortak muayenehane açmış yürütememiş, çocuklarımla birlikte yine Şişli’de bir küçük kiraya çıkmışım! Taksitle altmış sekiz bin liraya ilk arabamı almış mıyım? Almışım! Aldığım gece arabayı evimin önünden çalmışlar ama on gün sonra da Dolapdere’de bulmuşlar, ne gam! Çocuklar televizyon seyretmek için mahalledeki evleri dolaşmasınlar diye Aygaz marka televizyon almışım ama başta Gökşin ve küçük kardeşim Gündüz olmak üzere herkes bu televizyon aygazla mı çalışıyor diye alay edince, götürüp Profilo markayla değiştirmişim. Çocukların her hafta bisiklet kiralamalarından bıkıp birer de bisiklet almış mıyım onlara!
Efendim, bu arada bir de ünlü bir heykeltıraşla evlenmiş, evliliğimin ikinci yılını dolduramadan ama dost kalarak, birbirimizin gözünü oymadan boşanmayı da becermişim! Cüzamla Savaş Derneği’ni kurmuş, cüzam taramalarını başlatmışım. İngiltere Tropikal Hastalıklar Hastanesi’nde Dr. Jopling’le dört ay çalışmış, gelir gelmez öğrendiklerimi uygulamaya koymuşum. Bu koşuşturma içinde, tezimi yazıp, profesör olmuşum. İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı Güngör Ertem’in öncülüğünde kurulan Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne müdür olarak atanmışım. İngiltere dermatologlarının ünlü kulübü Dowling Club’ın onur üyesi seçilmişim. Yetmezmiş gibi, Dermatoloji’nin Anabilim Dalı Başkanlığı’na atanmışım.
Bir de arkadaşım var uzaklarda, beni hep kollayan, düşünen ve asla gönlünden çıkartmayan.
“...‘Hemen evet deme,’ dedi, ‘ben birazdan Lepra Hastanesi’ne gideceğim, sen de benimle gel, oradaki vaziyeti gör. Hoşuna giderse kalırsın.’
Birlikte çıktık, bej rengi bir Murat’a bindik. Ben yanına oturdum. Adil bir sürü kutu, sargı bezi, alet edavat yükledi arabaya, arka koltuklar da tepeleme doldu, bagaj da. Bakırköy’e, hastaneye geldik. Getirdiğimiz eşyaların bir kısmını kendi yüklendi, bazılarını bana verdi. Tabii geldiler yardıma ama o da taşıyor, hademe gibi. Hastanedeki odasına girdik. Gömleğini giydi, ‘Şimdi hastaları dolaşacağım, sen de gel ki, yapacağın işe dair bir fikrin olsun,’ dedi. Peşine takıldım, koğuşa gittik. Yataklar dolu. Hastaların her biriyle el sıkışıyor, hatırlarını soruyor, kimine sarılıyor, kimini öpüyor. Ben haayretler içinde bu manzarayı seyrediyorum. Derken beni çok etkileyen bir şey oldu, Hoca elleri pençeleşmiş, yüzünün şekli deforme olmuş, kör bir kadının yatağının kenarına oturdu., elleriyle yüzünü, kollarını okşadı, ‘Senin bu ipek gibi tenine bayılıyorum, biliyor musun?’ dedi. Hastanın yüzü aydınlandı. Ben dehşetle hastaya baktım ve gördüm ki, o çirkin kadının cildi nasıl olmuşsa, gerçekten pırıl pırıl. Türkan Hoca’yı seyrettikçe anladım ki bir sihirli formülü var, kiminle olursa olsun, önce o kişinin en iyi tarafını görüyor ve o iyi şeye vurgu yapıyor. Odasına dönmemizi hiç beklemeden, ‘Hocam,’ dedim, ‘işi gördüm, anladım, kabul ediyorum. Çok istiyorum yanınızda çalışmak!’ İşte Sema, ben o gün vuruldum Hoca’ya.”
...bu Türkan Hoca var ya, Lepra’nın başındayken, tek bir kurban bayramı bilmem ki, gezmek için bir yerlere gitsin. Gitmez. Neden, çünkü her bayram hastanede kurbanlar kesilir. Kimsenin hakkı kimseye geçmesin diye Hoca başında durur, derisini, etini, kavurmalığını ayırtır. Yoksula gidecek kısmını eliyle hazırlar. Bir keresinde, hastanın birinin canı işkembe çorbası çekmiş. Bizim Fatma Hanım vardı, o sırada yemeklerimizi yapan. Hoca dedi ki, ‘Hazır koyunu kestik, hastamızın gönlü olsun, bir işkembe çorbası yapıver Fatma.’ Fatma, ‘Ben dünyada elimi sürmem işkembeye,’ demez mi? Tiksinirmiş. Hoca giymişti eline eldivenleri, kendi temizlemişti, hiç unutmam. O hastaya, işkembe çorbasını içirmişti o bayram.
1986 yılı,Gandhi Ödülü’nü aldığım...
Mutluluk, kanımca vıcık vıcık bir muhabbet değil, hangi bağlamda olursa olsun yaratmaktır.
Kemoterapilerden kalkıp hastalarıma, kongrelerime, dernek toplantılarıma koştum. Hayatımı hiç değiştirmeden yaşamaya devam ettim. Dolu dolu, doya doya yaşadım. Üstelik bu kez ölümün nefesini biraz da ensemde hissettiğim için, daha hızlı, daha çok çalıştım. Daha fazla insana el uzatayım diye, hem kendimi hem çevremi zorladım.
“Ağlasam sesimi duyar mısınız
Mısralarımda
Dokunabilir misiniz
Gözyaşlarıma
Ellerinizle
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerin kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.” (Orhan Veli)
Diyeceğim şu ki, bize çok uzak duran kişilerle dahi, bir ortak nokta bulup, gönüllerine dokunursak, doğru sözleri söyleyebilirsek, iletişim kurmak her zaman mümkündür ve sıcak bir iletişim mucizeler yaratabiliyor.
Bir de çocuklar vardı! Saçları kirden keçeleşmiş, kocaman güzel gözleri mahzun veya şaşkın bakan, burunları hep akan ve sümüklerine konan sineklerden rahatsız olmayan, şiş karınlı, ishalli, pantolonları iplerle bağlanmış, rengârenk hırkalı çocuklar. Bitmez tükenmez bir çocuk ordusu nereye gitsek peşimizden geliyordu.
Kadınlar ilk günlerde muayene olmak için, karınlarını açmaya utanırlarken, kimseden çekinmeden memelerini çıkartıp bebelerini emzirebiliyorlaardı. İnsan içinde bebe emzirmek son derece doğaldı.
Ağalık düzeninin hâkimiyeti, tabiatın bile üzerine sinmişti sanki. Ağadan izin almaksızın yağmur yağmaz, rüzgâr esmez, kimse köyü terk etmez, evlenmez, boşanmaz, askere gitmez, desem yeridir!
Evlere girdiğimizde etrafta yığınla silah, duvarlarda da resimler görüyorduk. Resimler, evin erkeklerinin ya askerlik ya da hapishane hatırası fotoğraflarıydı. Hapse düşmemiş, adam öldürmemiş veya yaralanmamış kişiyi adamdan mı saymıyorlar diye konuşuyorduk aramızda.
Ben sıkıştım. Ayşe’ye söyledim. Evlerde tuvalet olmadığını biliyorum ama bu iş için gösterecekleri bir yer olmalı diye düşünmüştüm. Ayşe de adamlardan birine sormuş. Adam dışarı çıktı. Kürtçe, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Köylüleri bir telaş aldı, birbirlerine bağırıyorlar, koşuşuyorlar, geldiğimiz yöne doğru koşanlar var, içeri girip çıkanlar var. Şaşırdık. Neler olduğunu bir türlü anlayamıyoruz.. Bizi önlerine kattılar, yine çoluk çocuk, bağıra çağıra geldiğimiz yöne gitmeye başladık. Lepralı yaşlı kadının evine doğru gidiyoruz. Yaklaşınca bir de ne göreyim, kadının bahçesindeki tuvaletin önünde erkekler sıraya girmiş, birinin kolunda bir havlu, diğerinin elinde ibrik, bir başkasının elinde yamru yumru kocaman bir sabun. Neredeyse bütün köy bana tuvalet hizmetleri sunmak için kuyrukta. Bütün köye rezil oldum. Bunca hazırlıktan sonra, tuvalete gitmesem olmaz, girsem kapıda yığınla insan, ellerinde ibrikler, peşkirler, heyecanla işimi yapmamı bekliyor. Bu olayın, çocukların tuttuğu Çaldıran seferinin seyir defterine “Türkan Hoca’nın Alayişli Çiş Seferi,” diye geçtiğine eminim.
Muhtarın evindekilere tarama yaparken, genç doktor adaylarımızdan biri, muayene için kollarını sıvamış bir genç kıza, ağabeyinin mani olmasına çok üzülmüştü. Muayene olmamanın kıza nelere mal olacağını delikanlıya anlatmaya çalışsa da, fayda vermemişti söyledikleri. O akşam, muhtarın evinde akşam yemeğine davet edilmiştik. Yer sofrasında, yan yana dizilmişiz, ikram edilen yemekleri yiyorduk, ama genç doktor adayı, sabahki olaya kızgın olduğu için ağzına lokma koymuyordu. Muhtar, etrafındakilere, Kürtçe neden yemek yemediğini sormuş, anlatmışlar. Bağıra çağıra oğlunu sofradan kovdu. Delikanlı dışarı çıkınca, bizim doktor adayına döndü, ‘Benim oğlum bir eşeklik etmiş, Bey,’ dedi, “cahil işte, kusuruna bakma. Ben onun yerine özür diliyorum. Haydi, sen ye yemeğini.”
“Teşekkür ederim fakat aç değilim,” dedi bizimki.
Muhtar, “Bak Bey,” dedi, “seni üzen oğlumu masadan kovdum, yetmedi. Af diledim yine yetmedi. Bana akşam akşam, oğlumu vurdurtma! Yemeyecek olursan, dışarı çıkıp öldüreceğim onu, bilesin!”
Genç öğrenci, adam oğlunu vuracak diye korkusundan önündeki ekmeği kaptığı gibi, sahandaki yumurtaya banarak bir çırpıda bitirivermişti.
“Sen beni hiç dinlememişsin! Ne dedim ben sana, erken teşhis konulursa, ilaç tedavisiyle, hastalık hiçbir araz bırakmadan geçiyor. Bulaşıcılığına gelince, nezle gibi aynı odada bulunmakla bulaşan bir hastalık değil. Verem bile ondan daha bulaşıcı. İnsan ellerini sık yıkar, temiz ortamlarda yaşarsa ve bağışıklık sistemi güçlüyse, bulaşma ihtimali pek az.”
“Benim tanıdığım herkes cüzamlıdan bucak bucak kaçar.”
“Cahilliklerinden kaçıyorlar.”
“Benim bir amca oğlum vardı, aşağı köyden bir kıza âşık olmuştu. Kız da buna sevdalı. Ama duyduk ki, kızın ailesinde cüzam varmış. Anam dedi ki, o kızı bu eve getirirsen, ben kendimi vururum. Ana katili olursun.”
“Boşuna telaş etmiş anan. Kızı bir hastaneye ya da bir sağlık ocağına götürüvereydi ya! Belki cüzam bulaşmamıştı bile, kıza!”
“Olsun! İstemedilerdi işte. Ayrıldılar. Sonra kız kendini asmış mı ne! Eee, adı cüzamlıya çıkınca, ne yapsın, zavallı. Ama benim amcaoğlu hâlâ vicdan azabı çeker.”
Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir
sincap
gibi mesala,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani,
bütün
işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani, o derece, öylesine ki, mesala,
kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut, kocaman
gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin,
hem
de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni
buna
zorlamamışken, hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu
bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile,
mesala,
zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani
ağır bastığından.
Dönülmez akşamın ufkundayım.
Parayla da hiç aram olmadı. Her zaman fazla paranın insanı bozduğuna inandım, az parayla yaşamaktan hiç gocunmadım. Çocuklarımı ilkokuldan itibaren özel okullarda değil, orta sınıfın ve yoksul halk çocuklarının gittiği parasız devlet okullarında okuttum, paraya özenmesinler diye. Sade ve sakin bir yaşam biçimini seçtim kendime, hırstan lüksten uzak, sadece memleketimin kadersiz insanlarına ve çocuklarına hizmet etmeye adanmış!
Ama beni en çok üzen, bir kez daha kamplara ayrılıyor olmamız. Bunu hep yaptık. Hiç ders almadık. Küçücük bir kızdım, evimde Halk Partisi’nden nefret edilirdi, çünkü babam koyu bir Demokrat Partili, annem ise keskin bir komünist düşmanıydı. 1958 yılına geldiğimizde, ülke ikiye ayrılmıştı, CHP’liler ve DP’liler olarak. Köylerde kahveleri, camileri bile ayırmışlardı. Ne saçmaymış! Koyu DP’li babayla anti-komünist annenin kızı, büyüyünce sola eğdi gönlünü, sosyal demokrat oldu, emperyalistlerden, aşırı zenginlerden, güçlülerden uzak durdu hayatı boyunca. Bir işe yaradı mı, iki parti arasındaki bunca nefret? On değerli yılını yedi Türkiye’nin, sonra unutuldu gitti, olan o yıllarda araya sıkışan kuşaklara oldu. Sonuç: 27 Mayıs darbesi! İpin ucunda asla hesabını veremeyeceğimiz üç ölü!
70’li yıllara geldiğimizde bu kez, devrimci, ülkücü diye bölündük. Ne kadar çok genç insan öldü bu manasız çatışmada. Yine darbe! Sonsuz acılar! Ateşler içinde bir vatan! Alevi-Sünni ayrıldık. Türk-Kürt ayrıldık. Gencecik çocuklarımıza kıydık, en değerli sanat insanlarımızı yaktık, kül ettik, yerlerini asla dolduramayacağımız. Şimdi yine aynı şeyi yapıyoruz. Bu kez din üzerinden bölünüyoruz. Türbanlı-türbansız, inançlı-inançsız, dinci-laik! Sürekli intikam peşindeyiz. Ne saçma gidiş bu! Ne tehlikeli, ne yaman!
“Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...”
Bütün işlerimi tamamladım. Konser gecesini de atlattıktan sonra, kemoterapiyi kestireceğim. Yolcu yolunda gerek.
Aman Allahım! Aman Allahım! Bu ne kalabalık! Böylesine tıklım tıkış, tepeleme dolu bir salon, daha önce gördüm mü ben ömrüm boyunca! Bütün koltuklar dolmuş, belli ki yer yetmemiş, koridorlar dolmuş. Yine yer yetmemiş, sahnenin sağ tarafına sıra sıra sandalyeler dizmişler, onlar da dolu. Sahnenin bana göre sol tarafında, Anadolu’nun çeşitli okullarından gelen Kardelenler’i oturtmuşlar. Üstlerinde beyaz gömlekleriyle, karda açan narin çiçeklerim benim. Sahnenin önü fırdolayı bembeyaz çiçeklerle süslenmiş. Saf, temiz, beyaz çiçeklerle. Ortada Fazıl Say ve arkadaşları duruyorlar. Benim içeri girişimle birlikte, alkış koptu.
Herkes ayakta. Alkış dinmiyor. Dinmiyor. Beni mi alkışlıyorlar? Dönüp oğluma bakıyorum, Çınar’ın gözleri yaşlı. Salonda ön sırada görebildiklerimin de gözlerinde yaşlar var. Hep alkışlıyorlar. Hiç durmadan alkışlıyorlar.
Görüyorum ki, bir ömrü boşa harcamamışım!

