Bazen sınırları aşk belirler!
Kitabın Adı: İki Cami Arasında Aşk/Bazen Sınırları Aşk Belirler/Mihrimah ile Sinan
Yazarı: Mürvet Sarıyıldız
Yayınevi: Mola Kitap
Basım yılı ve sayısı: Ekim 2011/50 000 adet
Sayfa adedi: 255
Bir gece “bu acıyla yaşamak benim kaderimse, bu acıyı taşlardan başkası anlayamaz. Taşlar ki aşkın en sadık dostları olacak bundan sonra. Ey Mihrimah, adı dilime yasaklı olan sevgili, gülüşü gözlerime haram olan sevgili, seni her anmam da nasıl kanıyorsa bu dilim, nasıl eriyorsa aşkının altında tenim, ruhum nasıl sızlıyorsa her daim, aşkımın tercümanı olacak ellerimde şekil bulacak olan taşlar” diye haykırmak istedi, geceye. Yapamadı, sessizce ağladı Sinan. Hiçbir padişahın engelleyemeyeceği, hiçbir fermanın dindiremeyeceği acıyla, sevdayla karmaşık duygular içerisinde ağladı.
Dünyaca ünlü Mimar Sinan, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’a olan aşkını, biri Üsküdar’da diğeri Edirnekapı’da olmak üzere yaptığı iki cami arasına sakladı.
Dünyaca ünlü Mimar Sinan, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’a olan aşkını, biri Üsküdar’da diğeri Edirnekapı’da olmak üzere yaptığı iki cami arasına sakladı.
Yazara ve yayınevine eleştiri:
“de, da, ki” bağlaçlarının yazımını basılı bir eserde hatalı görmek çok üzücü/düşündürücü..
18 Yaşında kendi arzusu ile devşirilip payitahta getirilen Sinan, Karaboğdan Seferi sırasında gördüğü Mihrimah Sultan’a aşık olur. Bu aşk, Sinan’a önce Prut Nehrini on üç günde geçilecek köprüyü yaptırır. Payitahta dönüşte Mihrimah Sultan’ın evlendirilmesine karar verilir. Sinan ve Rüstem Paşa aday olur. Hürrem Sultan, siyasi nedenlerle kızı Mihrimah’ı Rüstem Paşa ile evlendirir.
Elli yaşında ve evli olan Sinan, bu evlilik üzerine kendini sanatına verir. Sarayın baş mimarı olur. Aşkını payitahtta yaptığı hanlar, hamamlar ve camilere yansıtır. Özellikle de aşkını Edirnekapı ve Üsküdar’da yaptığı iki cami arasına gizler.***
Mihrimah Sultan, Kanuni’nin biricik kızı, en gözde evladı. Her ne kadar şehzadeler anılsa da, onlardan çok daha güçlü ve başarılı ülke yöneten (tabii babasının ve abisinin yanında)bir sultan o. Daha çocukluğundan itibaren tek başına devlet yönetebilecek şekilde eğitim almış, babasıyla seferlere çıkmış. Benim uğurum dermiş, Sultan Süleyman ona, öyleymiş de, baba kız eli boş, başarısız hiç dönmemişler. Denize denizciliğe sevdalı, kişisel hazinesinden filo kurduracak kadar devletine ülkesine bağlıymış Mihrimah Sultan. Yeniçeri de, leventler de onu çok severmiş, gemiye kadın kabul edilmez inanışlarını kenara kaldırmışlar onun için. Koca Piri Reis sayar, hürmette kusur etmezmiş küçük sultana..
Sinan; devşirme Sinan, yeniçeri, dülger en sonunda Mimar Sinan ama en çok aşık Sinan… İyi eğitim görüp çok çalışan adım adım yükselen başarılı genç, en sonunda dülger olarak seferlere katılmaya başladı. Yavaş yavaş mimarlığa yaklaşıp, onlarla çalışırken sultanın dikkatini çeken Sinan, Karaboğdan seferinde orduyu Prut nehrinden karşıya geçirecek köprüyü yaparak, mimarbaşı olarak saraya girmiş. Ama bu seferde ve terfide en önemlisi Mihrimah’ı görerek ona hem aşık olmuş, hem onun lütfunu kazanıp ilgisini çekmiş.
Kitap tam bu noktada başlıyor. Seferden eve dönen Mihrimah Sultan ve Sinan ayrı ayrı neler yaşıyorlar neler.. Kader her birine ayrı hikâyeler, sonlar yazıyor. 50 yaşında ikinci evliliğini yapmış olan koca Sinan aşkından utansın mı sahip mi çıksın bilemiyor..
Annesinin aldığı evlilik kararına karşı koyamayan Mihrimah Sultan bari adayı değiştirmek istiyor ama Hürrem Sultan bu, koskoca Süleyman Han direnememiş ona, o nasıl baş edecek. Hem sonra kardeşlerinin hayatı ve Ali Osman’ın geleceği onun elinde..
Sultan Süleyman kaybettiği vezire mi yansın, yoksa dosta mı, daha Pargalı’nın yasını tutamadan yeni sadrazam, yeni damat giriveriyor saraya ve hayatlarına. Sevinsin mi ağlasın mı bilemiyor…
Mimar Sinan’ın Mihrimah aşkı, Allah’a duyduğu aşk, işine öyle bir yansımış ki okurken eserleri görmüş gibi oluyor insan… Zaten yüzyıllarca anılmak her kula nasip değil, işinde yaşamında fark yaratmak gerek böyle hatırlanmak, örnek olmak için…
Reyhan Batut)
Kitaptan alıntılar:
SEVGİLİ YOKTUR ARTIK YERYÜZÜNDE
Aşk çaresiz bir derdin içinde kaybolmak mıydı, kaybolduğunu sandığı çaresizliğin içinde bir çare bulacak yarayı sarmak mı? Yokluğunun elemi içinde varlığıyla teselli bulduğu sevgili, sabah saatlerinden bu yana yeryüzünü endamıyla hoş etmiyor.
Kuşlar onu gördüğü için selamlamıyor, rüzgâr gül teninde dolaşmıyor. Ay, onun güzelliğini kıskanmak için salınmıyor gökyüzünde, sakin asude bir şekilde kayboluyor gözden. Arkasından doğan güneş, ateşiyle yakıyor kendini akşama kadar. Mavi gökyüzü, kuşlara ev sahipliği yapsa da biliyor ki yeryüzünün tadı kalmadı Sinan için.
Derin bir nefes alıp gözünden akan yaşı silmeye çalıştı. Bu öyle bir acıydı ki tahammül etmek, taşlara şekil vermekten daha zordu. Her nefeste canı yanıyor, solgun yüzü biraz daha solmaya dem tutuyordu.
Sabahtan beri ağzına tek bir lokma koymadı. Gücü yettiğince dua edip namaz kıldı. Acısını dindirmek için kâh Kur’an okudu, kâh ağladı.
Bir an payitahttan uzaklaşmak, hiç kimsenin olmadığı yerlere gitmek ve kaybolmak istedi. Onsuz payitaht, payitaht olamazdı.
Payitaht ki yâr salındığı için süsleniyordu; camilerle, hanlarla, hamamlarla… Yârin olmadığı şehir, yâri görmeyen göz, ona ulaşmayan söz ne işe yarardı acıyı artırmaktan başka. Bu yaşta bu acıyı kaldırabilir miydi vuslata eremeyen yüreği.Hanlar, hamamlar, su arkları, camiler hepsi gözünde anlamını yitirdi, bir kavuşamadığı sevgilisinin gözleri kaldı semada.
Şehirleri, kasabaları hafızasından sildi Sinan, yaş dolu gözlerinde muhteşem hatıraları kaldı.
Dudağından yeryüzüne sadece bir “Ah” düştü, hiçbir vak’anüvisin şerh düşmediği, mürekkep izlerinin olmadığı, tanığının bir kendi ve gecenin olduğu “Derin bir ah.”
Sinan, sevgilisinin ölümünün ardından günlerce odasından çıkmadı. Kâh seller gibi gözyaşı döktü, kâh eski günleri hatırladı.
Yanağına acı bir tebessüm kondu.
Gözüne uyku girmediği gecelerde anıların güzelliğiyle avuttu yaralı yüreğini. Titreyen dudaklarıyla “Vuslat artık mahşere kaldı.” dediGecelerden bir gece, yarab gönlüyle, ağlamaktan şişmiş gözleriyle uzandı yatağına. Gül yüzlü, aydan parlak sevgilisinin rüyasına daldı.
Padişahın aydan güzel, güneşten parlak sevgili kızı ise babasının yanında katıldığı bu savaşta karşılarına çıkan nehrin üzüntüsünü yaşıyordu. Saray kurallarına pek uymasa da Kanuni, kendisine uğur getirdiğini düşündüğü kızını, seferlerde genelde yanında götürüyordu. Mihrimah da bu durumdan şikâyetçi değildi. Tam tersine babasının yanında olup onun başarılarını birebir yaşamak bir yana, farklı ülkeler görerek –her ne kadar savaş da olsa- sarayın o sıkıcı salonlarından kurtulduğu için ayrıca seviniyordu.
Mihrimah’ı düşündüğünde kendinden geçiyordu. At üstünde gitmesini, sarı saçlarını, narin parmaklarını hatırladı. Yüzünün duru beyaz güzelliğini, tebessüm ettiğinde yanağında oluşan o küçük gamzeyi, atın yürümemek için inat etmesini, atın üstünde giderken duyduğu mutluluğun yüzüne vurmasını düşündü. Gülümsemesini hatırlayınca içi titredi.
“Elli yaşına merdiven dayamış bir adamın, padişahın kızına sevdalanması doğru mu?” diye düşünmeden edemedi.
Fakat içine düşen aşkın ateşi o kadar kuvvetliydi ki Sinan bunun üzerinde hiç durmadı. Mihrimah’ı düşündüğü zamanlarda kendisini on sekizinde bir genç gibi hissediyor, damarlarındaki kanın coştuğunu, yüzüne apayrı bir rengin konduğuna inanıyordu.
“Senin çılgın olduğunu biliyordum. Fakat bu imkânsız Sinan. Mimarlarımız haftalardır çıkamadı işin içinden.”
“Onlar âşık değil ki Paşam! Aşkın gücünü hiç kimse tahmin edemez. Âşığın kendisi bile. Aşk acısıyla âşık, Allah’ın izniyle olmazları oldurur. Acı çeken yürek sevgiliye kavuşamadığı için ona başka kapılar açılır uykusunda.”
Çadıra girdiğinde padişahın yanında oturmakta olan Mihrimah’ı gördü. Üstündeki mavi desenli kaftanı ile göğü mü yoksa durgun denizi mi anımsatıyordu bir kere daha karar veremedi. Bir süre bakışlarını Mihrimah Sultan’dan alamadı. İçinde mutluluktan koşan tayları hissetti. Damarlarında akmakta olan kanın coştuğunu, azgın nehirden daha hızlı aktığını duydu. Kalbinin atışının hızlandığını, çadırın içerisinde çiçeklerin boy boy yeşerdiğini gördü. Çadır, cennetten bir bahçeye dönüştü.
“Çünkü böyle bir fikri ortaya atmak için ya çılgın olması gerekirdi insanın ya da âşık olması gerekir,” diye düşündü, Mihrimah.
“Ay ve yıldızlar, geceleri uyuyamayan insanlara sadece ilham verir. Sevgilisinden ayrı şairlerin şiirlerini yazmasını kolaylaştırır. Âşıkların ise acısını dindirmek yerine kat be kat artırır. Gece, karanlığıyla aslında insanın kendine itiraf edemediklerini aydınlığa çıkarır...”
“Kadınları anlamak aslında çok kolay,” diye düşündü, Sinan.
“Duygularını ya yüz ifadeleriyle ya da ses tonlarıyla açığa vururlar,” dedi.
“Güneşten sıcak, aydan parlak, ay kızı görmek düşüncesi bile içimi kıpır kıpır ederken. Elli yaşında bir adam değil de on sekizinde gibi görürken yüreğimi karşısında. Neylersin kader. Kaderin insana ne sunacağını gün doğmadan göremezsin ki.”
“Neden onu unutamıyorum, ulaşılmaz olduğu için mi? Gündüzleri ona çok yakınken aslında çok uzak olduğum için mi? Geceleri sabahlara kadar onla ilgili hayaller kurduğum için mi?”
Aşk ki sonunda yolunu Allah’a çevirir insanın. Ol kudretiyle bir ol demesi yeter.
AŞK, SEN OLDUĞUN İÇİN AŞK.
“Gönül sultanım, yüreğimde çalan davulları duymuyor musun? Gözlerimde dolanan haylaz çocuğu görmüyor musun...?”
Sinan daha küçük yaşlarda karşısındakine duygularını belli etmemeyi öğrenmişti. Annesi her zaman:
“Dostun da düşmanın da yüzüne baktığında aklından geçenleri okumamalı” derdi.
“Bu, dostunun kendine olan güvenini sarsmaz. Dost dediklerin seni tanıdıkça yüz ifadenden ne düşündüğünü anlar. Fakat düşmanın, sana baktıkça öfkesi artar.. Öfkesi arttıkça da yanlışı çoğalır,” diye öğütlerdi.
“Elli yaşında bir adamın üstelik evli bir adamın genç bir kıza âşık olmaya hakkı var mıydı? Ben onun babası yaşındayım diye söyleniyordu kendi kendine. Utanmalısın Sinan, kızın yaşındaki bir kıza âşık olduğun için utanmalısın. Ya o badem gözler, cıvıl cıvıl sesi, içinde bana baharı yaşatan saçları. O ince narin parmakları. O, bana elli yaşımda gönderilen bir hediye. Hayatımın yaşam pınarı. Bir sözüyle bu kalp olmazları oldurur. Ayasofya değil Taç Mahal bile onun güzelliği karşısında sönük kalır.”
“Sabah uyandığında aklına gelen Mihri-mah’ın pembe yanakları oldu. Anladı ki bu aşk, ister felâketi olsun ister cenneti, sonuna kadar yaşayacaktı.
Vazgeçmek için sevgilinin dudağından çıkan bir hayır yeter. Onun dışında ne ölüm, ne söylentiler umurumda değil.
Mihri-mah’ı bir daha düşünmeyeceğine dair kendisine defalarca söz verse de kendisini hep Mihrimah’ı düşünürken buldu.
AŞKI TAŞIYAN GÖNÜL ÖLÜMSÜZDÜR.
“Aşkın karşılıksız kalmasının ne demek olduğunu o da anlasın. Güneşe yakınken yanmanın; uzaklaşınca üşümenin manasını çözsün kendince. Bir el uzatımı kadar yakınken Bağdat kadar uzak olmanın acısını çeksin.”
Aşiyan-i mürg-i dil zülf-i perişanındadır
Kanda olsam ey peri gönlüm senin yanındadır.
Sinan, omuzları düşmüş, yüzü solmuş ve o kadar ağır hareket ediyordu ki Derviş Ali ağlamamak için kendini zor tuttu. Her an etrafındakileri harekete geçiren, onlara farklı ufuklar göstermek için uğraşan, neşe dolu adam gitmiş, yerine bir enkaz gelmişti.
Anlatıldığına göre Fuzûli, Ruhi ile yolda adımlarken bir köpeğin yolda pisliğini yaptığını görmüş. Ruhi dayanamamış, uzun süre köpeğe bakmış. Onun dikkatle bir yere baktığını gören Fuzûli de durmuş ve onun baktığı yere bakmaya başlamış ki Ruhi:
“Bak şu köpeğe ne kadar Fuzûli demiş.”
Şair bu söze kızmış kızmasına ama bağırıp çağırmak yerine okkalı bir cevap yapıştırmış:
“Vur karnına çıksın Ruhi,” demiş.
Mihrimah Camii’ne yaklaştığında arabacıya durmasını emretti. Bir kez daha uzaktan seyretti gözbebeğini. Mihrimah’ın uzun sarı saçlarını, ayaklarına kadar uzanan eteğini gördü, camide. İçini çekti:
“Ah ay meleğim, ruhumun sızısı! Bu camiye bakanlar seni görecek benim gözümle” dedi.
“Mihrimah’ın bana bir kere gülmesi için neler vermezdim,” dedi.
“Bak Derviş sen de bilirsin ki kader yazılmış ve biz garip kullara da okumak düşmüştür. Kimisi dünyada okumayı öğrenmediğinden kaderini bile okuyamadan göçer gider. Kimisi de okuduğu yazı karşısında şaşkına döner ne yapacağını bilmez. Eli ayağına dolaşır. Bencileyinler ise okudukları karşısında boyun eğerler. Boyun eğmek ağır geldiğinde ise kimisi kılıcına sarılır kimisi de kaleme. Bense gözyaşlarımı döktüğüm taşları yumuşatarak sunuyorum gönül sultanına.”
“Ama kalp ülkesi öyle değil Derviş! Bir tebessüm, bir gülüş görmediği zaman bütün bağı bahçesi solar. Akarsuları donar. Gönül bir değil bin ferman çıkarsa da asi, boyun eğmez. Çünkü asi, gönül ülkesinin sultanıdır. Ne kadar asilik ederse etsin bir kere almıştır sultanlık mührünü ve geri vermez.”
“Ama Derviş, bu camiyi mart ayı girmeden bitirmemiz lazım. Yoksa bir sene daha beklemek gerekecek. Elimizi hızlı tutmalıyız.”
“Fakat Mart diye ısrar...” diyecekti ki Mihrimaah Sultan’ın mart ayında hem de martın yirmi birinde doğduğunu hatırladı.
Camiye yüz altmış bir pencere koydurdu. Böylece güneş ne yana dönerse dönsün cami ışıksız kalmayacaktı.
Aslında bunu bile aklından geçirirken baş mimarının düçar olduğu bu aşkı hiçbir zaman unutmayacağını, unutamayacağını da biliyordu.
Değil mi ki kendisi haremde o kadar kadın varken sadece Hürrem’e bakıyor, gözü ondan başkasını görmüyordu. Bu durum gerek halk içinde gerekse sarayın divan üyeleri arasında huzursuzluklar yaratsa da Sultan, sevgili karısının yüzünde bir hüzün gölgesini bile görmeye tahammül edemiyordu.
...saray acıyla çınladı. Duvarlar, kasvete büründü, dudaklar adeta mühürlendi.
Hürrem bütün çabalara rağmen kurtarılamamış, sevgili cihan padişahının kollarında ölüvermişti.
“Aşk” dedi Derviş Ali, dünyada kavuşmak için değildir. Kavuştuğunda aşk olmaktan çıkar. Vuslata eren gönül, gün gelir bıkıp usanır. İçinde her an ona kavuşma ümidi olmasa bunca camiyi, hanı hamamı nasıl yapardın?”
Taht kurt gibidir, zayıf olanı yutar.
Sinan, o kadar heyecanlı anlatıyordu ki ne konuştuklarını merak etti, Mihrimah. Kalfasıyla birlikte onlara biraz daha yaklaşarak konuştuklarını duymak istedi.
Camiye biraz daha yaklaştıklarında gördüklerine inanamadı Mihrimah. Bu bir rüya olmalıydı, başı döndü, düşeceğini sandı; yanında duran kalfasının koluna girerek:
“Tut beni,” dedi.
Gördüğü manzara karşısında kendisinden geçen Mihrimah’ı zorlukla tuttu, kadın. Şaşkınlıktan kendisinin de ağzı açık kalmıştı. Bir süre sultanın kendisine gelmesini bekledi. Yavaş ama hızlı adımlarla caminin yanından ayrıldıklarında Mihrimah’ın gözünden yaşlar süzülüyordu.
Günler günleri aylar ayları kovaladı. Mart ayı geldi. Yağmurlar bir yağıyor bir diniyordu. Yirmi birinci günü yine Mihrimah, erkenden hazırlanıp Edirnekapı’ya geldi. Yağmur yağıyordu ama hava soğuktu. İyice büründü şalına. Ne beklediğini bilmenin huzuruyla bekledi durdu akşama kadar. Gökyüzünün yavaş yavaş rengi değişmeye başladı. Güneş batmak üzereydi, ufuk kızıllaştıkça kızıllaştı. Güneşin batmakta olduğu Edirnekapı, sessizliğe büründü.
Mihrimah, hayretten açılmış gözlerle bakıyordu, her iki camiye de, gözler bir bakışıyla uzakları aynı noktada birleştirdi. Ne uzaklık kaldı arada ne de mesafeler. Ay’ın doğmakta olduğu Üsküdar ise berraktı, sakindi, Edirnekapı’ya karşı. Gözlerinden yaşlar aktı.
Gözyaşları içerisinde titreyen dudaklarından:
“Ey Koca Sinan!” babam boşuna vaktinde bu unvanı sana vermemiş. Bir ben senin marifetlerini görmekten uzakmışım,” dedi.
“Allah’ım” dedi Mihrimah, çığlığa benzer bir sesle:
“Bugün benim doğum günüm. 21 Mart. Ay ve güneş. Mihr ve Mah.
Kalpte yanan aşk ateşini, söndürecek, suyun gözyaşları olduğunu biliyordu. Ağladıkça yüreğindeki yangın sönsün istedi.
“Gözlerimi sevgilimin dolaştığı payitahta açarken, onu görme umuduyla uyanırken, kuşların ötüşünü, denizlerin coşuşunu onun varlığına bağlarken, onun bu fani dünyadan göçüşünü kabullenmek bu yaşlı bedenime ağır geliyor.”
“Zaman, acıyı dindirirmiş, kabuk bağlatırmış kanayan yüreğe. Unuturmuş insan. Ah, yeryüzüne şerh düştüğüm sevgili! Bir kere güler yüzle baksaydın bana, bir kere beni gören gözlerinde kendimi bulsaydım. Bu kadar yanar mıydı yüreğim? Senin yokluğuna alışmak kolay mı?”







