30 Aralık 2012 Pazar

Med-Cezir

 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

Kitabın Adı: med-cezir

Yazarı: elif şafak

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım yılı ve sayısı: Haziran 2010/15. Baskı

Sayfa adedi: 274

MED-CEZİR

Med-Cezir Elif Şafak'ın kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarından bir araya getirilmiş bir seçki. Kitabı, Elif Şafak'ın farklı yayın organlarında yayımlanan yazılarını severek okuyan, ancak bir kısmını da kaçıran okurlar için bir bütünlük gözeterek hazırladık. Elif Şafak'ın yazıları böyle bir toplam içinde peşpeşe okunduğunda, ona özgü olan açık bir hale geliyor: gece-gündüz, göçebelik-yerleşiklik, kadınlık-erkeklik, Doğu'da ya da Batı'da olmak gibi uçlar arasında salınım, bu uçlardan hiçbirine yerleşmeme, arada olma duygusu... Bu duygunun ilhamıyla yazılmış yazılar.

Med-Cezir toplamı, yazarın değişik alanlardaki bakışını yansıtırken, onu romanlarıyla tanımış ve takip eden okurlar için de edebiyatının izini sürebilecekleri keyifli bir okuma vaat ediyor.

Belki de önemli olan gidilecek yer ya da güzergâh değil, gitme fikrinin kendisi. Daimi göçebelik. Bir öte diyar fikri bakidir içimizde. Kimileri cennetteki Tuba ağacı misali. Kökleri var, var olmasına da toprağa bağlı değil, havada, yukarıda. Kimilerinin kökleri göçebe.

 

“Med-Cezir başlığı altında yazılarını toplamış Elif Şafak. (…) Dergilerde, gazetelerde yayımlanmış yazılar. Tarihsiz, çoğu kez de tarifsiz. Kendini de benzettiği, kökleri havada Tuba Ağacı gibi metinler. Böyle de olması gerek. Metin tek başına boşlukta duruyorsa duruyordur zaten. Durmuyorsa hiç durmasın zaten. Tarihsiz durabiliyorsa tarif edebilir kendini metin.”
Ece Temelkuran

“Elif Şafak’ı yalnız romanlarından tanıyanlara, kafalarındaki fotoğrafın eksik karelerini tamamlamak için Med-Cezir’deki yazıları okumalarını salık veririm. Burada kanlı canlı, öfkesiyle, inadıyla, kırılganlığıyla, tutkularıyla velhasıl renginin bütün tonlarıyla Elif Şafak var.”
Ali Çolak

 

Kitaptan alıntılar:

YAZA YAZA SİLMEK ÜZERE

EŞİKLERE BASARSAN ŞAYET

"Şimdi tek istediğim nefes alabilmek, ötesinde yok gözüm. Kaçmak da mümkün buradan elbette ama benim istediğim kaçmak değil ki. Ne varmayı arzuladığım bir öte diyar, ne de bir yerlerde bıraktığım kayıp bir cennetim var. Sadece çıkmak istiyorum. Çıkmak da değil, çıkabilmek. Ben o ihtimali seviyorum. seçeneğim olmasını, kapının aralık kalmasını. Durmuşum bir eşikte, ne bir adım geri, ne bir adım ileri, uzatmışım kafamı aralıktan dışarı, sırtımı dönmüşüm o cehennem sıcağına, mutlu mesut, çocuk çocuk soluklanıyorum serinlikten, ötesi gerisi ne gam."

EVHAM HANIM

Kırpıştırmamak için uğraşır daima. Öyle ya, ya o gözlerini kırpıştırırken yıkılırsa dünya? Nasıl hazırlıklı olacak, nasıl koruyacak kendini?

...sesinin melodisini içerim.

MÜTEREDDİT RUHLAR

"Akışkan değil, yapışkan bir sıvı gibiydi endişe teninin üzerinde. İstese de çekip çıkaramazdı sanki, derisini de beraberinde sökmeden."

KÖKÜ OLMAYAN AĞAÇLAR

 “Mesnevi’de anlatıldığı üzre bir gün bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir ‘yabancı’yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek... O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar. O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, beraber yaşamaları beklenenlerin yanında tutunamayanlar.” O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin "arıza"larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine. En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulandır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir, uçar. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran."


DİPSİZ BOŞLUK

EYLÜLDE AYRILIYORUM İSTANBUL’DAN

Gene kimse kıymetini bilmeyecek İstanbul’un. Ve o gene kıymetini bilmeyecek kimsenin. Belalı bir med-cezir bu şehir. Uzağındayken onu düşünmeden yapamadığım, içindeyken kendimi ondan uzaklaştırdığım örselenmiş bir aşk gibi daimi bir çekişme, didinme, mücadele.

MEMLEKETİMİN AĞAÇLARI

TOPAL KUŞLARIN ŞEHİR HAYATLARI

"Önemli olan gidilecek yer ya da güzergah değil, gitme fikrinin kendisi... Yaşadığımız şehrin dışında, elbet bir gün gidebileceğimiz, gidince yerleşebileceğimiz, yerleşince sevebileceğimiz bir başka diyar olmalı. Yoksa tahammül edemeyiz. O başka diyar'ın başka başka isimleri olmalı; kişiye, duruma ve döneme göre değişen."

 

TÜRK OLMAK

BİR SAHİL KASABASI ÜTOPYASI

"Kimlik dönüşümü hırçın bir usturayla bileyliyor insanları. En keskin fanatikler, değişim geçirenlerden çıkıyor nedense. En ateşli sigara karşıtları, vaktiyle baca gibi tüttürenler. Olur olmadık yasakları anlamlı bulanlar, geçmişte o yasakların hedef tahtası olanlar. Sonradan dindar kesilenlerin katılığından, hırçınlığından geçilmiyor; bir dinden bir dine dönenler ise sadece gemilerini değil, o gemilerde kalanları da yakmaya hazır görünüyor. En tövbekârların arınmışlığı ürkütüyor beni. İster din olsun, ister siyaset, en acımasızlar gene tövbekârlardan çıkıyor, onlara eski hallerini hatırlatabilecek hiçbir şeye tahammülleri yok."

 

RADYODAKİ KÖPÜK

KADIN HASTALIKLARI VE ANNA

Hani çok azdır gözlerinin içi kor kor gülen insanların sayısı.

YAZMANIN SIVI HALLERİ

ANNELERİNİN KIZLARI

Hani bir laf vardı eskiden, “İdare ede ede idare lambasına döndük” diye. Vaziyeti, evliliği, yuvayı, babayı, kocayı ve derken bütün bir hayatı idare ede  ede eriten, eritirken kendini tüketen kadınlar vardı bir de. Sanırım hâlâ varlar yakınlarda bir yerlerde...

 

“KADIN” KELİMESİNİ SÖZLÜKLERDEN SİLME ÖNERİSİ

“Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler” demişti Cemil Meriç vaktiyle.

 

“Eşler toplantıları”, “hanfendiler buluşmaları”, “hanım kolları”, “bayanlar müsabakaları”...Siz hiç “erkek” kelimesi yerine benzer bir bağlamda “bay” kelimesinin kullanıldığını duydunuz mu? “Baylar voleybol müsabakası” diye bir ifade biçimi icad edilmedi ise “bayanlar” versiyonu niye çıktı bunun? Yoksa bizim bilmediğimiz bir ayıp mı saklı “kadın” kelimesinde?

 

SONRASI KAYGISI

Albert Camus’nün de dediği gibi, “Bir yazar çokluk okunmak için yazar. Bunun tersini söyleyenleri alkışlayalım, ama inanmayalım onlara.”

 

Ününün doruğundayken Şems’i görüp kendi bütününü onda parçalamayı göze alan Mevlâna/boynunda Hiç yazılı bir yaftayla fotoğrafını çektiren Neyzen Tevfik/erkekliğini öldürüp benliğindeki ötekini günışığına çıkarabilmek için bedeninin ve ruhunu kadınsılaştıran Taoist rahip/alanlardan değil verenlerden olmayı öğütleyen Hacı Bektaş/ömrünü anlatmak üzere hazırladığı Memoirs’in içini kolajlardan, dışını da tüm fetiş-kitapları aşındırabilmek üzere zımpara kâğıdından tasarlayan Guy Debord/sadece alıntılardan oluşan bir kitap yazarak “yaratıcı büyük yazar” imgesini parçalamayı hedefleyen Walter Benjamin/en büyük zaferinin hiçlik olacağına inanan Cioran/dem-bu- demdir-dem-bu-dem diyen heteredoks/ilerlemeci-genelleyici tarih yazınının karşısına göçebilim ile çıkan Deleuze/hiçbir evinde, toprağının hiçbir katmanında savaşçı-fetişçi bir kültürün izlerine rastlanmayan Çatalhöyük...

 

“Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük âlem sende toplanmıştır. Ebru bunu fısıldar bize. Bir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta olur sana umman u derya. Kâtreyiz âlemde, lâkin unutma ki bak bir nokta tekmil sırlarını içinde barındırır kâinatın.”

 

BİR YAZARIN İNTİHARI

TEK KİŞİLİK CEMAATLER

BACIM MEMLEKET NİRE?

TÜM RENKLİLER BİR SEPETE

KAYIP YILDIZ

Kraliçe Eugenie, diyar-ı Osmanlı’ya yaptığı ziyaretten döner dönmez, ahçıbaşını çağırır huzuruna, talimat verir: “Bana aynen İstanbul’da yediğim gibi bir pilav pişiresin.!” Arzulanan pilav tez elden kraliçenin önüne konur konmasına da, başka türlü bir pilavdır bu. Ne istenilen kıvamdır bu, ne de arzulanan tat. İkinci kez talimat verilir. Bir başka pilav çıkarılır huzura bu sefer. Fakat sonuç değişmez. Kraliçe Eugenie’nin önüne getirilen pilavların hiçbiri Osmanlı sarayında tükettiklerine benzemez. Ahçıbaşı naçar, ne yapsın, elinde tarif var, ne dendiyse harfiyen onu yapıyor. Ne var ki tarif bir parça bulanık. Tercümesi olmayan kelimeler gibi Osmanlı’dan gelen pilav tarifi. Dilden dile geçiş yaparken örselendiği için değil de, “anlayış farklılıkları”ndan geçiş yapamadığı için takılıyor ulusal sınır boylarında. Tarif şöyle:

“Bir kazana, kararınca pirinç, kararınca su, kararınca yağ koyasın, pişiresin.”  Ahçıbaşı kederli. Şu “kararınca”nın ne olduğunu bir anlayabilse, kalmayacak mesele.

(...)

Uzun uğraşlardan sonra, nihayet kararınca bir pilav konduğunda önüne, bu sefer de yanında gelen hoşafta bir eksiklik saptar Kraliçe Eugenie. Tıpkı pilav gibi, hoşaf da defalarca gider gelir, yeniden yapılır her seferinde başarısız addedilmek üzere. Neyin eksik olduğu sorulduğunda, “Yaldızı eksik” diye cevap verir kraliçe. Bilmez ki İstanbul’da yediği hoşafın üzerinde yüzen o esrarengiz yaldız, Osmanlı sarayındaki ahçının önce pilava daldırdığı kepçeyi, üzerinde pilavın yağıyla birlikte hoşafa daldırmasından kaynaklanmıştır.

(...)

Kullanımı hayli şaibeli olan “köktencilik/köktendincilik” kelimesi, Eagleton’un çizdiği çerçevede herhangi bir din veya coğrafyayla özdeşleştirilmeden kullanılıyor. “Kendi benzerleriyle yaşama, kendine benzemeyeni yanında yaşatmama eğilimi” olarak. Bu açıdan bakıldığında, Duğu’dan ve Batı’dan farklı sınıflardan, dinlerden, etnisitelerden bolca alıcısı var köktenciliğin. Kendi yağımızda kavrulmak, başkalarına kapılarını kapamak demek; velhasıl bize benzemeyeni yanımızda istememek. İçine doğduğun özelliklerden ötürü ayrıcalıklı, özel, üstün olduğuna inanmak. Sessiz ve sinsi ve daimi savaş çığırtkanlığı.

 

İSTANBUL

Sahi neden mi bu kadar rahatsız olur bazılarımız o kapanmayan, kapaksız GÖZ’den? Aman turist efendiler, o nasıl soru öyle. GÖZZZ’den daha rahatsız edici ne olabilir bu âlemde? Mesela bendeniz Celal Tanrı’nın kapanmayan sema gözü üzerimde diye, ayıptır söylemesi korkudan ve utançtan banyoya, tuvalete gidememiştim bir dönem küçüklüğümde, çocukluk işte.

 

KADINLAR VE YAŞLARI

Kenar ciddi bir ayrıştırma aracıdır memleketimizde. Halkın diline persenk deste deste küfür sıralamasında ilk beşe “ibne” girer. Travestilere güler, şişe atar, küfreder, hakaret eder, dünyayı zindan eder. Sadece “halk” değil, “entelijensiya” da alabildiğine homofobiktir. Aman erkekliğine zeval gelmesin, eli ayağı titrer. Eşcinseller, transseksüeller, biseksüeller kenardadır. Azıcık kalan Ermeniler, Yahudiler, Rumlar kenardadır. Azınlıklar kenardadır. Ve canım dervişan taifesi, heterodoks Sufi kanadı, senebesene sofularca siline siline yok olan, gene de tamamen kaybolmamış olan rind ve aşk ehli kenarın kenarındadır. Ne sağ izin verir olmalarına, ne sol bilir kıymetlerini.

 

Kadınlar için iki kategori vardır yaş skalasında. Bakirelik ve yaşlılık. Ortası yoktur âdeta. Ortası olunamaz Türkiye’de. Ya genç olursunuz, yani genç kız, yani henüz-olmamış-kadın, bir tamamlanmamışlık hali. Ya da yaşlı olmuşsunuzdur birdenbire, yani kadın, yani evli, yani anne, yani tamamlanmış-kadın, bir bitmişlik, bitmiş tükenmişlik hali. Ve ikinci kategori birinciden çok daha kolay, çok daha yaşanılası ya da en azından tahammül edilesi olduğundan, bu memlekette kadınlar, bilhassa anne olanlar, ellerinde ciritler, uzun atlama sırıkları, koşabildikleri kadar hızla koşup, hoooop üç-beş-bilemedin on sene içinde genç kızlıktan yaşlılığa sıçrayıverirler. Her biri uzun atlama şampiyonu.

 

TÜRKİYE’NİN MODERN YÜZÜ

Modası geçmiş kelimeler...Bir anlasam ne vakit kim karar verir kelimelerin ölme vakti geldiğine. Kelime çektirmek diş çektirmek gibidir, sancılı. Bir kelimeyi çektirdiniz mi dilden boşluğu kalır geride. Çok kelime çektirdiniz mi dilden, ağzınızda diş kalmaz, konuşamaz olursunuz. İngilizcede binlerce kelimeyle kendini ifade etmeyi öğrenen bir lise öğrencisi Türkçede bunun epi topu üçte biri, dörtte biri kadar kelimeyle idare ediyorsa, yaşadığı sokakların isminin ne anlama geldiğini dahi bilmeyen kuşaklar varsa İstanbul’da, Osmanlıca addedilen kelimelerin tınısını işitmeyecek kadar sağırlaşmışsa kulaklar modernleşme adına, kültür ve dil akamıyorsa bir kuşaktan bir kuşağa, sol görüşlü aydınlardan sağ görüşlülere, sağ görüşlü aydınlardan sol görüşlülere deveran edemiyorsa kelimeler ya da kavramlar...Ve o muazzam, katman katman açılan tasavvuf külliyatı “derviş merviş işleri” diye bir kalemde çizilebiliyorsa, soldakiler tasavvufu hor, sağdakiler ise kendi tapulu mülkü olarak görüyorsa, ukalalık, dışlamak ve mülkiyetperverlik böylesine kök salmışsa, cahil bu kadar cesursa...Ben “modern Türk kadını” bu yapılanmanın neresini temsil edeceğim?

(...)

Doğu-Batı klişesi şimdiye değin en çok statükoyu korumak isteyenlerin işine yaramıştır, bir de kadın hareketini dizginlemeye. Geç kapitalist toplumlardaki kadınlara “başörtüsünün altında ezilmiş, köleleştirilmiş Doğulu kadın” imgesini belleten, söz konusu coğrafyadaki kadınlara da “namusu önemsemeyen aile değerlerinden yoksun Batılı kadın” masalını öğreten bu klişe, son tahlilde, sadece ve sadece her iki tarafın kadınlarına da aynı mesajı verir: “Berikinin yerinde olmadığın için şükret haline! Genellemelere, hele hele kültürel-toplumsal-ülkesel genellemelere Nasreddin Hoca’nın “eskimiş aylar” fıkrasıyla yaklaşmak gerek. “Eskmiş ayları kırpıp kırpıp yıldız yaptıkları” gibi bizim de bu klişeleri pare pare etmemiz şart.

Türkiye’nin modern yüzü yok. Modern makyajı var: Gözündeki morlukları kapatmak, evliliğindeki mutsuzluğu perdelemek için dayak yediği gecenin sabahında sokağa çıkmadan evvel kat kat pudra kullanan bir kadın gibi. Avuç avuç suyla yıkadığınızda, acılı ama bir o kadar mütebessim bir yüz çıkıyor makyajın altından. Yarı tebessüm, yarı sızı.

 

YÜZE KAPANAN KAPILAR

Ama önemli bir aşaması daha var kampanyanın, katılan Amerikalı kızlardan üç gün boyunca tesettürlü dolaşmalarını istiyor türbanlı öğrenciler. “Öteki”ler kabul ediyor. Ve bu iki Amerikalı kız, -birinin babası papaz, öteki güneyde bir çiftlikte büyümüş- üç gün boyunca tesettürlü dolaşıyorlar Michigan’da. Önce bir eğlence gibi başlıyor, bir oyun, bir merak Sonra işin rengi değişiyor, çünkü gittikleri yerlerde tuhaf ve ters davranıyor onlara insanlar, bu oyundan bihaber olanlar...büyük alışveriş merkezinde suratlarına kapıyı çarpıyor önden yürüyen orta yaşlı adam. “Burası benim alanım sen ne arıyorsun?”... Herkesin birbirine kapıyı tuttuğu bir yerde türbanlı, tesettürlü olunca kapılar çarpılıyor yüzünüze. Ve bu iki Amerkalı kız, o üç uzun gün boyunca en çok “bakışlardan” rahatsız olduklarını söylüyorlar. Bakışlarla dışlanıyor insanlar modern toplumda.

(...)

Yer Ankara. Hacı Bayram. Genç bir kadın dua etmek niyetiyle içeri girmek üzere. İçerden iki adam çıkıyor o esnada. Aşağı yukarı aynı yaşlardalar. Ve saygısızca, kabaca önünde dikiliyorlar kadının. Geçmesini engellemek istercesine. Çünkü bu alan, bu saha, kazanılmış toprak. “Onlar”a ait. “Camiler, dini mekânlar, türbeler bizim, senin değil” dercesine. “Burası benim alanım sen ne arıyorsun burada?” Başörtüsüz kadın gördüğü tavırdan incinmiş, tedirgin gene de giriyor Hacı Bayram’a, etrafını çevreleyen düşmanca bakışlara aldırmadan duasını ediyor. Çıkıyor sessizce. Dönüşte otobüste sarkıntılığa uğruyor, başka kadınlar da var otobüste ama onlara böyle davranılmıyor, bir tek o tacize uğrayan, başını örtmediğine göre ahlaâkı da şaibeli olmalı mütecavizin gözünde. Kendine kulp arayan mütecaviz, iktidarın söylemleriyle nasıl da buluşuyor, nasıl da uyum halinde. Kadın sıkışıyor otobüsün arkasına, kendisine ayrılan topluiğne başı kadar, bu kadar boğucu yaşam alanına.

Resimleri yanyana düşünmek lazım. Amerika’da başörtü takan bir kadının alışveriş merkezinde düşmanca bakışlara hedef olması ile Türkiye’de ibadet yerlerinde başörtüsüz bir kadının maruz kaldığı düşmanca bakışları yan yana düşünebilmeli. Yoksa resim hep eksik, yoksa herkes sadece ve sadece kendi işine gelen kareyi alıyor büyüteç altına. Kadınların bedenleri ve giysileri üzerinden çarpışıyor ideolojiler, söylemler ve siyasetler.

 

KIZ KARDEŞİM, AYNADAKİ SURETİM, HEP ÖTELEDİĞİM

Mesela hemcinslerimizden nasıl ve niçin böylesine alttan alta, saklı saklı nefret ettiğimizi, edebildiğimizi de çatal çatal deşmek zorunda kalabiliriz. Kadın, kadının kızkardeşi, aynadaki sureti, hep ama hep ötelediği. Mutsuzluğuna içtenlikle üzüldüğü, ama kendinden daha mutlu olduğunu görmeye de tahammül edemediği.

(...)

Memleketimizde kadınların birbirleriyle değil dayanışmak mümkün mertebe muhatap olmamayı yeğlediklerini, birbirlerinin başarısına ve farklılığına çemkirmeyi huy edindiklerini, hele hele aynı meslekten olanların birbirlerine destek sağlamak için kıllarını dahi kıpırdatmadıklarını ve bu sistemde ezilmeden ayakta kalabilmenin yolunu içlerindeki ve görünüşlerindeki kadınsılığı öldürmekte aradıklarını, hâsılıkelam kadınların kadınlardan esirgediği şefkati ve desteği nasıl anlatmalı?

 

ZERDENİN SAFRANI (OSMANLI GÜNDELİK YAŞAMINDA PARANIN TÜKETİMİNE VE TÜKETİLEMEYİŞİNE DAİR)

"Hudutların içte kalan kısımlarını sever, boylarından şüphe duyar, dışta kalan kısımlarındansa hazzetmeyiz."

 

"Yeni bir hayat lazım. Fakat sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lazım" (Ahmet Hamdi Tanpınar,Huzur)

 

İZAHLI, AYDINLIK RÜYA TABİRLERİ KİTABI

KADINLARIN RÜYA İLETİŞİM AĞLARI

SIÇAN DELİĞİ

GÜMÜŞ MAZİ

ŞİŞMAN GÜZELDİR

REDDETME CESARETİ

BİR DÜĞÜN MÜZİSYENİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

"Bir aile babası kurdu çoğu kez, İnsan sınıfının, Gözü Dışarıdalar altsınıfının, Elindekini Kaybetmeden Başkalaşmak İsteyen takımına mensuptur...Bir Genç Kız Böceği çoğu kez, İnsan sınıfının, Hayırlı Kısmet Arayan altsınıfının, Evliliği Geleceğe Yatırım Olarak Görenler takımına mensuptur.

 

KÜSKÜN KADINLAR ŞOVENİZMİ

Tanıdık kadınlar var; tanımadıkları insanlara küskün. Şahsi değil küskünlüklerinin sebebi, siyasi. Sanatçılar, politikacılar, öğretim üyeleri, gazeteciler...ekseriya sol kesimden kimseler var ; şık çantalarının bir gözünde taşıdıkları kara listelerde, Batılılar ve kimi Türkler. Zaten en çok da onlara, işte o kimi Türklere küskünler. Türkiye’yi çok seven kadınlar bunlar ve Batılıların da sevmesini isteyen. Türkiye’nin tanıtımı uğruna, yurtiçindeyken her sene 23 Nisan’da çocukları ağırlayan, yurtdışındayken akla ziyan etkinliklere imza atan, gerekirse ceplerinden harcamalar yapmaktan kaçınmayan, sofralar donatan, kermesler düzenleyen, iyi bir izlenim bırakabilmek uğruna canla başla, katıksız bir samimiyet ve naiflikle karışık bir cehaletle didinen kadınlar bunlar. Türkler ile Araplar arasındaki farklılıkları her fırsatta dile getirmeyi seven, benzerlikleri ise zinhar görmeye tahammül edemeyen; hem Müslüman hem de laik, hem çağdaş hem de yeri gelince “folklorik” olabilen; Mevlâna’yı yere göğe sığdıramayan ve “laik, hümanist, ünlü Türk büyüğü” olarak algılayan; ne zaman Türkiye’deki insan hakları ihlalleriyle ilgili bir haber düşse Batı basınına, celallenip karşı-tanıtım atağına geçen; evlerinin duvarlarını gelen Batılı misafirlerin dikkatini çekmek üzere titizlikle seçilmiş turistik-estetik eşyalar ve resimlerle donatan; ayaklı Doğu-Batı sentezi olmakla övünen ama Doğu dendi mi, gide gide en fazla İstanbul’a kadar uzanabilen; ömrü hayatlarında karıncayı dahi incitmeyip de, yanı başlarında süregiden sistematik işkence üzerine konuşuldu mu dinlemeye tahammül edemeyen...ve kendilerinden Türkiye’yi tanıtan bir klip yapmaları istense, memleketteki en büyük alışveriş merkezleri ile tarihi eserlerin çekimlerinden müteşekkil bir dizi görüntüyü gururla sunacak olan kadınlar bunlar...Memleketlerinin imajına zeval gelse üzülen, üzüntülerinde samimi olan kadınlar...

(...)

Vaktiyle Yol ve Sürü Avrupa ülkelerinde gösterime girdiğinde, “memleketimi bu kadar kötü ve bu kadar taraflı tanıttığı için Yılmaz Güney’e ciddi ciddi küsen bir diplomat çocuğu olarak ben, bu kadınları anlayabiliyorum. Anlamadığım nasıl olup da senebesene aynı kalabildikleri, bir nebze dahi değişmedikleri.  Kan gövdeyi götürse memlekette, fikirlerinden beyinlerinden ötürü alınsa içeri insanlar gözlerinin önünde, gene de değişmiyor söylemleri, ürkütücü bir direnç, körü körüne.

Suna Kanlarımız var söyleminin kadınları onlar; yani Suna Kan’ı bir sanatçıdan ziyade bir temsil markası olarak gören. Türkiye’yi salt o pencereden tanıtmak istiyorlar. Tezgâhının önüne en parlak elmaları dizip de çürükleri arada kakalamak üzere arkada saklayan satıcı ikiyüzlülüğüyle yükseliyor nidaları: “Suna Kanımız var; Adnan Saygunumuz, Yunus Emremiz var; özbeöz Türkçe...ve Osmanlı mutfağımız, zeytinyağlılarımız var ve semazenlerimiz ve Kapadokyamız ve Pamukkale travertenleri...”

Eğitimli kadınlar bunlar; hayli eğitimli ve bir o kadar cahiller. İşaret edilen yere değil de, işaret eden parmağa bakakalan gibi, kötülüklerin kaynağına değil, kötülüklerden söz edene bakan, bakıp da küsüveren kadınlar...Onlara bu kadar iyi davranan, böylesine ihtimam gösteren bir sistemin nasıl olup da başkalarına karşı bu kadar ayrımcı davranabildiğini görmekte, gördüklerini kabullenmekte zorlanıyorlar. Pek sevdikleri babalarının öteki yüzüyle yüzleşemeyen sadık evlatlar gibi. Tanıdığım kadınlar var; tanımadıkları insanlara küskün. Siyasi değil küskünlüklerinin sebebi, şahsi.

 

ÖTEKİ BEN

...başkalarının gözünde sırf aynı milletten geldikleri için aynı kefeye koyulabilecği düşüncesinden tedirgin oluyor. Türk Batılılaşması her şeyden evvel surete çekidüzen vermeyi talep ettiğinden, “imajı bozuk” olan her kişi ve her unsur rahatsızlık veriyor. Türk aydını görücüye çıkmış gibi hissediyor kendini Batı karşısında. Evin diğer odalarında yoksulluk olsa da, hani yırtık pırtık koltuklar, eski püskü eşyalar ya da arkada mesela ot bürümüş sararmış bir bahçe, bakımsız, susuz...olsun varsın, görülmediği müddetçe mesele yok; aslolan misafir odasının şıklığı, pürüzsüzlüğü, tamlığı. Misafir odamızda danteller, kadife perdeler ve yenilikten değil kullanılmamaktan ötürür ışıldayan göstermelikler...İstiyoruz ki Batılı hep misafir odamızda görüşsün bizimle. Hatta bizler de hep misafir odamızda yaşayalım, değmeden evin geri kalan kesimlerine.

 

CİNLERİN MEŞVERET YERİ

Nezaketin küçük, basit bir ölçüsü vardır aslında: Kapılar! Ne tuhaf, eşiklere kudret, kapılara mana atfeden Türk insanının, kapılardan geçerken böylesine kabalaşabilmesi. Kendimizi kandırmayalım. Türkiye’de evlerin içi ile dışı arasında muazzam bir uçurum var: evlerimiz pırıl pırıl, ferah ve özenli. Ama her şey eşiklere kadar. Cinlere mekân bellediğimiz, duasız geçmediğimiz eşiklerde nedense aniden bitiveriyor özenimiz, temizliğimiz. Sokağa adım atar atmaz değişen sadece temizlik ölçülerimiz değil, bir o kadar da hareketlerimiz. Sanki dışarısı bir orman da, biz orada yürüyebilmek için çarpmak ve ezmek, yarışmak ve katılaşmak durumundayız.

 

KÖPRÜ

Sadece dış değil, bir de iç mihraklardan korktuk. Birisi azıcık farklı düşünse, maazallah bireyselleşse, kulağını büktük derhal. Ve en çok “dinciler”in gelip de kadınları zorla çarşafa sokmalarından, hepimizi gerisin geri evlere tıkmalarından korktuk. “Takiyye” suçlaması çoğu zaman bu katmerli korkunun bilinçaltımızdaki yansımalarından ibaret bir başka kelime idi. “Şimdilik iyi görünüyorlar ama takiyye yapıyorlar, hele bir iktidara gelsinler gösterecekler gerçek yüzlerini...” Öğretmen Kubilay hadisesiyle büyümüş kuşaklarız. Kimseciklere güvenmeyiz.

 

KÜL

KILIFTAN İSİMLERİMİZ

“Bir başkasını, öteki olmayı, ötekinin varlığıyla kaynaşmayı arzuladığımız oranda severiz.”

 

“Herkes kendi başına yaşar –ya da aynı kapıya çıkan bir şey, yaşam yalnızlıktır, derin bir yalnızlık.” Yalnızlığa kadife kılıflar biçebilmek için ya başkalarına öykünüyoruz ya da başkalarını kendimizden biri yapmaya çalışıyoruz.

 

Keza Müslümanlık da bilincindeydi isimlerin tılsımının. Bu yüzden doğan her bebeğin kulağına üfledi ismini; ismiyle birlikte açsın gözlerini bu dünyaya diye.

 

İFŞA İLE İNŞA

Gogol ömrünün sonlarına doğru fanatik bir rahibin de etkisi altında din ve dünyevilik arasında zikzaklar çizerken en önemli yapıtlarından Ölü Canlar’ı yakmaya kalkmış, ardından aynı işlemi kendisine uygulamıştı. İzim kalmasın...

 

ELİMİ SIKMAYAN ADAM

Derken sıra bir başkasına geliyor, o da zannımca münevver. Elimi uzatıyorum “merhaba” diyerek çünkü benim yaşadığım evrende insanlar birbirlerini böyle selamlar, böyle karşılar. Çünkü benim kitabımda selam “kelam” demektir, kelam ise özün özü. Ama elim havada asılı kalıyor. Adam elimi sıkmıyor. Benden esirgediği tokalaşmayı berikilerden esirgemiyor ama. Tek tek tokalaşıyor berikilerle, erkeklerle. Benimle tokalaşmıyor. Geri çevirdiği elimin gönlünü almak için herhangi bir hamlede bulunma gereği de duymuyor. Ne alıp kalbine götürüyor elini ne baş kırıyor. Sanki elim ve dolayısıyla ben ayaklı bir kusurmuşuz gibi yüzünü başka yana çeviriyor. Elimi sıkmayan adam kendini “iyi bir Müslüman”, beni de sadece ve sadece “kadın” addediyor.

(...)

Benim bildiğim bunun adı ay-rım-cı-lık-tır. Düpedüz. Dosdoğru. Seni, senin yaratmadığın, içine doğduğun, doğuştan edindiğin kimlikten, kisveden, suretten ve bedenden ötürü, ya kendinden hakir ya da kendinden uzak görerek öteliyorsa biri, bunun adı ay-rım-cı-lık-tır. “Yaradılanı sev, Yaradan’dan ötürü” diye fısıldayan ve “Bir gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil!” diyen tasavvuf geleneği, kadının elini sıkmamak suretiyle böyle orta yerde kalbini, onurunu, haysiyetini inciten ve onu öteleyen, meclislerden dışlayan bu davranışı nasıl olur da içine sindirir? Sindirir mi? Sahi.

 

"Elimi sıkmayan adam! Sanmam ki taşları ayrımcılıkla döşenmiş bir patika olsun buradan cennete uzanan..."

 

GÖRMEDEN GÖRMÜŞ, BİLMEDEN BİLMİŞ KADAR OLMAK

CEHALETİN KUTSANMASI

KARŞI KALDIRIM

Gece çökünce ürkütür şehir. Ürkütür çünkü erkekleşir. Yürüdüğünüz sokak, hani her gün geçip gittiğiniz güzergâh, ansızın yabancılaşıverir; tanıdık bir sima bile huzursuz eder sizi eğer tek başına bir kadınsanız yolda yürüyen. Gece sokaklar tümden erkek, kaldırımlar gene de  hâlâ kadındır.

 

İŞGAL ALTINDA SANAT MÜMKÜN MÜ HÂLÂ

GÖÇEBENİN MÜZİĞİ

AFORİZMA TAKLİTLERİ

“Her insan başkaları olmak ister, başkaları da o olsun ister” der Ortega y Gasset. “Bir başkasını, kendi olduğumuzdan öte, öteki olmayı, ötekinin varlığıyla kaynaşmayı arzuladığımız oranda severiz ve gerçekten, ötekinin varlığını kendi varlığımızla bir duyarız.” Eğer böyleyse, durmadan birilerine ihtiyaç duyarız; daha doğrusu, illaki birine...sesimizi yankılayacak ve/veya yankımıza ses verecek, taklit edebileceğimiz ve/veya bizi taklit edebilecek birine.

 

"İnsan kendi kendisiyle baş başa kaldığı somut, sınırlı, sonlu anlarda değil, kendi kendisinden başkası olamadığını kavradığı o soyut, sınırsız, sonsuz zamanda ayırdına varabilir ancak yalnızlığın."

 

"Som yalnızlık, ruha olmasa da akla ziyandır.

 

 

GÜNLÜK GÜNEŞLİK KASVETLER

Yazın ilk günleri geldi mi, hani kuşlar cıvıl cıvıl, sanırsın ki yeni bir bestecinin eserlerini keşfettiler; hani renkler bir başkalaşır; açılır saçılır; hani ağaçlar donanmış, kokular katmerlenmiş; şehir kendince kadrince sil baştan donanır ve hani insanlar baskı altından kurtulmuş yay misali fırlar ya sokaklara, dışarlara, atarlar kendilerini illaki kamusal alana.

(...)

Deniz dediğin başımın üstüne de, denizin tepesine dikilen güneşle derdim; plajın altında bir dehliz ya da üstünde cam geçit olsa, ben denizden doğruca o iç kısma geçsem; hiç görmeden güneşin altında saatlerce kıpırtısız yatan o uzaylıları. Ne vakit dostlar meclisinde olsak gün içinde masanın gölgede kalan yerine ilişmem de bu yüzden, köşe bucak kaçmalarım güneşten ve güneşli hallerden...

 

YAPI USTALARI, YAPI BOZUCULARI

KAHKAHANIN KEFARETİ

Beşer ikiye ayrılır: Kendilerine gülebilenler ve kendilerine gülünmesinden zerre kadar hazzetmeyenler.

 

MUTSUZ AİLELER

Her ailenin en az bir vakanüvisi olsa gerek ve onlar, edebiyatçının akisne izleri keşfetmekten ziyade silmeyi görev bellemiştir kendilerine. Bilhassa anneler ellerinde toz bezleri, tozunu kirini ala ala aile tarihlerinin, çiçekli böcekli kaneviçe tarihler işlerler ne vakit geçmişe yönelik tatsız bir soru gelse çocuklarından. Tıpkı resmi tarih gibi, aile tarihleri de ara ara topyekûn temizlik yapmayı sever geçmişin tutanaklarında.

 

ÖNCE YÜZLERİNİ SİLERİZ SEVDİKLERİMİZİN

 

Deleuze’ün yazdığı gibi "Bir insana aşık olmak onu kalabalığın içinden çekip çıkarmak, çokluğun içinde tek kılmak ve sonra aynı hızla o teklik içindeki çokluğu keşfetmek ise eğer, öncelikle yüzler arasında bir tek yüze aşık oluruz; sonra da aynı yüzün içindeki pek çok yüzü keşfetmeye başlarız ürpertiyle. Keşfettiğimiz her yeni yüzle, ilk gördüğümüz yüzden biraz daha uzaklaşırız. Sevdiğimiz kişinin yüzünün çoğulluğu, belirsizliği, silinebilirliği içten içe huzursuz eder bizi. Bu yüzden olsa gerek, onlar derin uykudayken uzun uzun seyrederiz sevdiklerimizin yüzlerini. Ruhlarının yedi kat derinliğine açılan kapıların orada bir yerde saklı olduğunu içten içe sezinlediğimiz için...Gün boyu bizden sakladıkları yüzlerini görmek, gördüklerimizin sırrına erebilmek için..."

 

"Bir hudut boyudur yüz. Belki de bu yüzden ne vakit ayrılsak sevdiklerimizden, önce yüzlerini unuturuz. Şekerden yapılmış suretler gibi eriyip çözülür, dağılıp silinirler peyderpey. Hatlarını yitirdikçe kirli ama boş bir kağıda dönüşüverir sevdiklerimizin yüzleri. Hudutlarından kurtulurlar, ipinden kopmuş balonlar misali. O zaman alıp istediğimiz yere yerleştirebiliriz onları, yeniden yazabiliriz ortak geçmişimizi. Aşkın da bir resmi tarihi vardır ne de olsa, tarafların hafızalarının şaibeli tutanaklarında. Resmi tarihe aykırı düşen her türlü gerçeği ortadan kaldırabilmek, bizim haklı, onların ise haksız olduklarına inanabilmek için önce yüzlerini silmekle başlarız işe. Sonra istersek eğer, sil baştan çizebiliriz hatlarını. İşimize geldiği gibi."

 

EVHAMIN OTORİTER BABA MODELLERİ

Evin güzel, yuvan sıcak. Karın eskisi kadar mutlu görünmüyor ama iyi kötü yürüyor evliliğin. Ortak sorumluluklarınız var. Ev güzel-yuva sıcak-çocuklar büyümekte ama belalarla dolu bir arı kovanı bu dünya. Tehlike her an her yerde. Sebebi malum: Senin sahip olduklarına sahip olamayanlar var. Sırf onlar yüzünden işte; bir gün pattadak kaybedebilirsin elindekileri. Düşman meçhul ama hem de düşman malum. Her an herkes düşman.

EDEBİYAT VE ÇOCUKLUK

“Her şey aslında iyi olarak doğar” der J.J. Rousseau, Emil’in başlangıcında.

 

SEÇİM ERTESİ “İSLAM VE KADIN”

Türkiye’den söz ederken ya Bahreyn ya Fas ama muhakkak Cezayir ve illaki Afganistan giriyor devreye. Keza AKP’nin yükselişini anlamak üzere yapılan saptamaların arasına, Hamas’ın yoksul kesimlerden gördüğü desteğe dair analizler karışıveriyor. Temel ölçü “Batı” ve “Batı-dışı” olmayagörsün bir kere, bütün Müslüman ülkeler üç aşağı beş yukarı aynılaşıyor. Türkiye ile Bahreyn arasındaki farklılıkları takip edemeyenlere, Türkiye’nin geçirdiği farklı evreleri anlatmak daha da zorlaşıyor. Bu önyargıyla yaklaşıldığında İslam bir çimento kalıbı âdeta. Nereye dökülürse dökülsün alabildiğine sabit kalıplar çıkarıveriyor ortaya. Kalıbı parçalayabilmek için soruyu parçalama gereği duyuyorum ben de: “Hangi dönemdeki, hangi mekândaki, hangi İslami oluşumlardır sözünü ettiğiniz? Ve tabii hangi kadınlar açısından?

“İslam ve kadın”, ilk bakışta akla yatkın ya da göze cazip görünse de aslında son derece yanıltıcı olabilecek bir başlık. Bu başlığı böylesine rahat bir biçimde kullanmayı sürdürdüğümüz müddetçe tarihsel dönüşümleri, coğrafî farklılıkları, sınıfsal kopuklukları ya da kültürel başkalaşımları takip etmemize imkân yok. Üzücü olan, düşündürücü olan, böylesine yutucu, kuşatıcı genellemelerin sadece Batı’da değil, Türkiye’de de hayli alıcı bulduğunu, bulabildiğini gözlemlemek. “İslam ve kadın” başlığını tek ve mutlak bir biçimde okumak, sadece konuya önyargılarla yaklaşan gayrimüslim camianın değil, kendi benimsediği İslam anlayışını her şeyin önüne geçirmeye çalışan kimi çevrelerin de işine gelmişe benziyor. Sonuçta klişelerimizi çarpıştırıp duruyoruz.

 

NARSİSTLERİN AŞKI

Kadının  narsisti âşık olmayagörsün ince ince incitir zedeler sevdiğini, yemeğine zehir karıştırır gibi. Aşka, şekere, tarçına bulanmış ince kıyım zehirler ikram eder sofrada. Hiçbir lafını doğrudan doğruya söylemez, hep bir dolaylılık vardır üslubunda. Açıklamalardan çok imalarla konuşur, soru sormaktan ziyade ağız aramaya alışkındır. Kadının narsisti yatırımcıdır, uzun vadeli düşünür, spontanlıktan kaçınır ve risk almayı sevmez. Tartmadığı işe girmez, kendi çıkarına uygun görmediği erkeğe pas vermez. Kadının narsisti arşivcidir. Muhakkak biriktirir. Reçelcidir, turşucudur, kavanozcudur; meseleleri türlerine göre ayırıp, sirkeleşene kadar bekletir ruhunun kavanozlarında, hafızasının güneş görmemiş kuytularında. Sonra, mesela bir hadisenin üzerinden beş ay ya da iki sene geçmiş olsun, o pat diye açar bir kavanozu, masaya getirir o eski meseleyi, meğer hiç unutmamış, meğer bunca zaman bu anı beklemiş, meğer pusuya yatmış bir av hayvanı gibiymiş, meğer daha nice nice kavanozları varmış kişiliğinin kilerinde, dizili öyle mutsuz mutsuz raflara.

(...)

Kadının narsisti terkedilmişse felaket! Hele bu şekilde aşktan düşmeyegörsün, dinlenmeye, anlaşılmaya, onaylanmaya ihtiyaç duyar hemen. Başlar anlatmaya, ona buna, karşısına çıkana, yakın bulduğuna. Seçici davranmaz, aslolan konuşmak ve anlatmak ve aklanmaktır. Gevezeleşir, obsesifleşir, kindarlaşır. Yalnız kaldığında sık sık kilerine gider, tüm kavanozları elden geçirir, parlatır, açar, kapatır, asla unutmaz ve unutturmaz. Kafasında hayali intikam sahneleri tasarlar. Hep güzel ve bakımlı ve arzulanasıdır bu sahnelerde. Kendini parlattıkça parlatır, cilalı bir elma gibi uzak doğallıktan, sahicilikten. Aklı ve rüyaları hâlâ eski sevgiliyi veya eşi cezalaandırmakla meşgul olduğundan, hemencecik yönelmez bir başka erkeğe. Kalabildiği kadar kalır post-ilişki (ilişki sonrası) aşamada, kavanozları arasında.

 

KAHVE FALI

Sen tut saatlerce eleştir memleketinin dış politikasını, sistemi vur yerden yere, insanların akıl almaz eğilimlerini irdele, sonra da akıl dışı bir mola ver, otur yüreğin ağzında heyecan içinde bir kahve fincanı etrafında bekle. Bekle ki neyse halin çıksın falın.

Kahve falı deyip geçme. Zannımca kendisi mühim bir role sahiptir toplumsal ve bireysel sergüzeştimizde. Türk aydınının muazzam çelişkisi ve potansiyeli, kudreti ve korkuları kahve fincanında saklıdır.

 

VATAN-DAŞLAR, RUH-DAŞLAR, FİŞ-DAŞLAR

BERLİN VE İSTANBUL

EV KEDİLERİNİ GÖZETLERKEN

Kimi kadınlar “ev kedisi”dir, yerleşik, evcil, sıcak yuva düşkünü. Ayıptır söylemesi, “kimi” değil “çoğu” kadın böyledir. Geriye kalan kimileri ise “sokak kedisi”dir bir nevi, illaki bir ayağı özgürlükte demirli, yerleşme ve aile içinde mutlu mesut yaşama özürlü, dışarıyı, bilinmeyeni, geleceği keşfetme merakları içerinin sıcağına ağır basan kadınlar...

 

DUL KADINLAR VE KUL KADINLAR

Öteki anneler sabahları kalkıp gecelikleriyle salınan, bigudili kafalarıyla sucuk kızartıp çocuklarına süt içiren, sonra birbirlerine gezmeye giden, birbirlerinden yemek tarifleri alan, birbirlerinin fallarına bakan, çekiştiren ve çekiştirilen, televizyon dizilerini yakından takip eden, akşama doğru kocaların eve dönüş saati yaklaşınca evlerine dönüp yemeği ısıtan annelerdi. Anneler böyle olurdu çocukluğumun Ankarası’nda. Benimki hariç. O olsa olsa “abla olabilirdi, şartlarımızın bizi zorladığı bir cevvallikle oradan oraya koşturduğuna göre. Sabahın kör saatinde fırla, daha ben henüz uyurken yatakta, erken çıkması lazım, ne de olsa üç araç değiştirmek zorunda, önce iki minibüse, sonra bir dolmuşa binecek, üniversiteyi bitirir bitirmez başladığı öğretmenlik mesleğini icra edeceği o ücra liselere varabilmek için. Dönem 1970’ler, tüm okullar ideolojik bir fay hattında. Sağ sol çatışması doludizgin devam ediyor. Gündelik hayat kutuplaşıyor olanca hızıyla. Hem öğrenciler hem öğretmenler bölünmüşler iki kutup etrafında. Şafak hanım’ın siyaseti, siyasî görüşü yok mu, var elbette. Ama bir de evde kendisini bekleyen, bakımından tek başına mesul olduğu dört yaşında bir çocuk var. “Dersleri boykot edelim” diyor kimi öğrenciler, “Ders yapmayalım” diyor kimi öğretmenler. Şafak hanım ders yapmak zorunda, maaşını almak zorunda. 1970’ler ideolojik bölünmelerinin tanımadığı boyut var: kadınların gündelik yaşam siyasetleri. Kallavi kimliklerin ötesinde ve üzerinde bir gerçek var: tek başına bir anne, üst sınıfın rahatlığına sığınamayan ya da korunaklı bir aile mirası bulunmayan.

Dolayısıyla akşamları dönerdi böyle tekrar üç vesait değiştirerek, gelirdi yorgun, üzerinde günün yükü. Karanlık çökünce şehre, şehir tacizkâr. “İllaki evlen, başında biri olsun!” diyenlere inat, şehrin tacizlerine inat. Devamlı koşturan ve yemek pişirmeyi bilmeyen bu kadın. Akşamları burnumu boynuna yasladığımda, başka anneler gibi kabartma tozu ve üç yumurta akı değil, telaş, Ankara ayazı, egzoz ve irade kokan bu kadın. Daha sonra hariciyeci olarak Dışişleri Bakanlığı’na giren, bu sefer de oradaki üstü cilalı, altı alabildiğine ataerkil yapılarla mücadele etmek durumunda kalan; ama son tahlilde beni de kendidini de, Ankara’nın kuşatıcı çevresinden çekip çıkartan, beraber ülke ülke dolaştığım, bir türlü hiçbir yere ait olamayarak, “gurbet, göçebe ve gam” kelimelerinin manasına beraber erdiğim, ama bir o kadar bana, insanlara, dünyaya ve zatıma hoşça bakmayı öğreten kadın. İsmini kendime soyismi olarak seçtiğim, sevgili Şafak Hanım. “Abla” demişim ona bir müddet. Anneler böyle olmazdı çünkü. Kelimeleri karıştırdıysam da gördüklerimi, gözlemlediklerimi karıştırmadım. Hiçbir zaman “Anneler ne yapar?” diye sormadım bu yüzden. Biliyordum çünkü kaç bin tane iş yaptıklarını! Bilmediğim, bunun benim bilincimde, kişiliğimde yaratacağı farklılıktı takip eden seneler boyunca.

 

SENSİZLİK

KİTABIN ENDİŞESİ

MED İLE CEZİR ARASINDA BİR DEM

Yazmanın sadece ya da temelde “yaratmak” anlamına geldiğini sanmak hayli nahifçe bir yanılgı. Yazmak aynı zamanda “yıkmak” demektir. Yaratmak kadar yıkmak da yazıya içkindir. İlle de her zaman insana bir şeyler katmaz, kazandırmaz yazı. Öyle zamanlar var ki verebileceğinden çok daha fazlasını talep eder senden. Vermezsen eğer, arsızlaşır, zorla alır ellerinden, benliğinden. Eksiltir çoğalttığı kadar. Parçalar bütünleştirirken dahi. Çekip alıverir ayaklarının altından dünyayı. Bir bakarsın boşluktasın, salınıyorsun, sarkaç misali.

(...)

Boşluk dediğin evvela kendinle yüzleştirir seni, hiç görmek istemediğin ya da belki de varlığından dahi haberdar olmadığın hallerinle. Sonra tutar daha da beterini yapar. Sızar içine damla damla, kaplar içini. Boşluk artık dışında değil, sen artık boşluğun içinde değil, boşluk senin içindedir.

(...)

Yazabilmek için benliğinin evinde ne var ne yoksa çıkartıp atmayı göze almak zorundasın. Mahremiyetini yitirmeye ve mahrumiyete hazır olmalısın. Sen daha iyi saklanabilmek için hikâyeler kurar, karakterler yaratırsın ama o sayfaların aralığından gene de gözetlenen sen olursun. Ne bir zırh ne bir kadife örtü. Çırılçıplak ve korunaksız. Bir bakarsın ki meğer ne de yaralı, nasıl da sakatmışsın.

(...)

Her roman yazarını tehdit eder, önce başlayamamakla, ardından bitirememekle. Roman palazlandıkça, romancı kan kaybedip zayıflar. “Seni” der hikâye, suratında gaddar bir tebessümle, “alır ve yoğurur, sil baştan biçimlendirir ve hatta silebilirim satır satır.” Yazmak, tanıdık ama bir o kadar da yabani, yabancı bir bedenle sevişmektir ve her sevişmede olduğu gibi burada da dişil olan katbekat kudretlenmiş olarak muzaffer kalkar yataktan. Yazarın cinsiyeti ne olursa olsun, yazı dişildir her zaman.

(...)

Yazmak tanrılaşmaktır. Tanrı kadar yalnızlaşmaktır.

Kitap yalnızlık ister. Yazarından da okurundan da.

GECECİL EDEBİYAT

Türk romanının öldüğünü ya da zaten hiç var olmadığını iddia eden eleştirmenlerin ne okuduğunu çok merak ediyorum. Herhalde önce okuyup sonra sonuç çıkarmak yerine, önce sonuç çıkarıp sonra da malum sonuçlarını değiştirmemek için hiçbir şeyi okumamak yolunu seçiyorlar. Türkiye’de makbul bir yoldur bu. İnsanlar tek satırını okumadıkları kitaplar hakkında ahkâm kesip, aslında hiç bilmedikleri yazarlar hakkında atıp tutma hakkını kendilerinde görürler rahatlıkla. Dünyanın başka yerlerinde bir yazarı bilebilmek için yazdıklarını okuma gerekliliği mantıksal bir önerme ve gereklilik olarak kabul görürken Türkiye’de durum farklıdır. Biz, bilmeden yargılar, okumadan bilir, varmadan görür; cehaletimizden deste deste bilgi devşiririz. Böylelikle herkesin herkes hakkında bir fikri vardır: Pufböreği fikirler üretilir yazarlar hakkında, dışı incecik kabuk, gösterişli, kabarık, içi hava, bomboş.

2 yorum:

  1. Epey dem'li.
    Teşekkürler Nihat abi.
    Sinan Turan.

    YanıtlaSil
  2. impetigo is an incisive, Highly transmittable
    g-positive bacterial oil, and this is easily known and ill-used herb
    that has anti-bacterial properties that own been considerably known
    to serve men and women with tegument temper.
    Misalnya menggunakan krim neomycin yang mengandung clioquinol preschool and elementary
    school has a different refer with young people, impetigo occurs to the highest degree a great
    deal at domicile.

    Also visit my web-site ... how to treat staph infection on skin

    YanıtlaSil