10 Ağustos 2012 Cuma

Alamut'un Efendisi Hasan Sabbah




Kitabın Adı: Alamut’un Efendisi Hasan Sabbah
Yazarı: Pol Amir
Farsça’dan Çeviren: Fahri Parin
Yayınevi: Truva
Basım yılı ve sayısı: Ağustos 2011/5. Baskı
Sayfa adedi: 507
Arka Kapak

Alamut'un Efendisi, Hasan Sabbah adlı bu eser, İsmailiye Mezhebi'nin bir kolu olan ve Hasan Sabbah tarafından kurulan Bâtıni Mezhebi'ni anlatırken, insanların din ve mezhep uğruna yaptıkları savaşları, aynı inançtan olmayanların birbirleri ile mücadelelerini akıcı bir üslupla gözler önüne sermektedir. Bu romanda o dönemin heyecanını, üzüntüsünü ve sevincini bir arada yaşayacaksınız. Tarihin karanlıklarına dalarak, o devrin insanlarının makam, para ve çıkar uğruna birbirlerini nasıl parçaladıklarını, boğazladıklarını, birbirlerine karşı nasıl kin ve nefretle saldırdıklarını görecek ve günümüz için gerekli dersleri alacaksınız. Bu kitapta yer alan her mezhep mensubu, kendi inançları doğrultusundaki yaşamları, düşünceleri irdelenirken; kişilerin kendi inançlarını, nasıl acımasızca savundukları anlatılmaktadır. Selçuklu Tarihi'nin önemli bir dönemini anlatan bu kitap, o tarihte karanlıkta kalmış olan pek çok olayı gün ışığına çıkarmaktadır.

Kitaptan alıntılar:
TAKDİM
Türkçe’ye kazandırdığım bu kitap, Selçuklu Tarihi’nin önemli bir dönemini anlatmakta olup, o tarihte karanlıkta kalmış olan pek çok olayı gün ışığına çıkarmaktadır.
ALAMUT ECZANESİ
Alamut’un Efendisi’nin asıl adı Hasan Sabbah idi. O makama 35 yaşında iken gelmişti. Ayağa kalktığı zaman uzun boylu olduğu anlaşılıyordu. Hz. Ali’nin adını dilinden düşürmüyordu.
Hasan Sabbah ve adamlarının haşhaş çektikleri şayiası, cahil tarihçilerin ve tezkirecilerin, onların ilaç olarak haşhaş yetiştirmelerini yanlış yorumlamalarından kaynaklanan görüşleridir.

“...Ancak biz, bunun Bağdat Halifesi’nin mektubu olduğunu biliyoruz. Halife bu mektubunda bizleri dinsizlik ve sapıklıkla suçlıyor. Alamut Şehri’ni, Lut şehrinden (Lut şehri, Lut Peygamber zamanında Allah’a isyan ettikleri ve eşcinsel ilişkiler kurdukları için gökten taş ve ateş yağmuruyla yok edilen şehir) daha kötü göstermek istiyor. Bizleri nefislerimize ve şehvete düşkün olarak gösteriyor. Bu nedenle bu mektubu çok çirkin buluyorum. Öyle şeyler yazmış ki sanki ben henüz rüştüne ermemiş çocukların ve büyük insanlaarın et ve kanlarına göz koymuşum. Ben sanki hâşâ Kur’an-ı Kerim’in sayfalarını ateşe atıyorum. Lal olacak dilimle de İslam Peygamberi’ne sövüyorum. Ey kardeşlerim Bağdat Halifesi’nin bu mektupta yazdığı suçlamalar bizleri yaralamıştır. Bağdat Halifesi bizim yedi eyalet olduğumuzu biliyor. Her biri küçük bir Alamut’tur. Allah’a şükrediyoruz ki biz, ne o mektupta yazıldığı gibiyiz ne de servet düşkünüyüz. Bizleri neden anlamadıklarını da bilmiyorum. Bu konuda ne diyebilirim.”
O tarihlerde iki şey önemli idi. Birisi çalışmak, diğeri efendisine saygı ve bağlılık. Bâtıni Tarikatı İsmailiye Mezhebi’nin bir kolu idi. Onlar da diğer Şiiler gibi Ali İbni Talib’i ve Hz. Ali’nin oğullarını imam biliyorlardı.
HORASAN’DAN BİR HABERCİ
Hasan Sabbah’ın fedaileri evlenemez ve çoluk çocuk sahibi olamazlardı.
Halbuki Bâtını Tarikatı Hasan Sabbah’tan sonra 250 yıl daha varlığını sürdürmüştür.
Bugün Alamut şehri yoktur.
KÖTÜ HABERCİ
Hasan Sabbah İranlı idi. Mısır’a gitti. Fatımi Halifesi’nin evinde misafir oldu. Bu arada Mısır’ın kütüphanelerini inceledi. O tarihlerde Mısır’a Fatımiler egemen idiler. Bunlar İsmkailiye Mezhebi’ne mensuptular. O tarihlerde tüm İslam âlemi Arapların kültürel etkisi altında idi. O tüm İran’ı bu etkiden kurtarmak istiyordu. O Bâtınileri bir araya toplayarak bunun mücadelesini vermek istedi.
Onun amacını dört beş asır önce Şah İsmail, Safevi Devleti’ni kurarak gerçekleştirmiştir.
TEBS KALESİ’NDE NİŞABURLU MUSA
Bütün Bâtıni Tarikatı’nın üyeleri evlenirler. Ancak fedailer evlenmezler.
BÂTINİ MEZHEBİ’NİN DOĞUŞU
-İsmailiye Mezhebi’nin mensupları ne zaman Irak’ta zarara uğruyorlarsa Şam’a kaçıyorlar. Şam’da zarar görürlerse Irak’a kaçıyorlar. Fakat Fırat Nehri’nin havzasından uzak durmuyorlardı. Çünkü hayvanlarının tüm su ihtiyaçlarını, ekinlerinin su ihtiyaçlarını ve kendilerinin su ihtiyaçlarını Fırat Nehri’nden karşılıyorlardı. Onlara Irak’ta da Şam’da da İsmailiye demiyorlar Karmeti diyorlardı. Bu mezhep İran’da geniş bir sahaya yayılmıştı. İran’dan başka, Kürdistan, Kirmanşah, Kirman, Rey, Kazvin, Mazenderan, Horasan, İsfahan gibi yerlerde de yayılmıştı. Dailerin bir kısmı öldürülüyor ve her yerde zulüm görüyorlardı. Bazı daileri canlı canlı yakıyorlar ve bazı dailerin de derilerini yüzüyorlardı. Bunların bir kısmı bu zulümlerden kaçarak Kuzey Afrika’ya göçtüler. Bu kadar zulüm gördükleri için savaş sanatlarını  geliştirdiler. Mısır’ı zorla ele geçirdiler. Orada Fatımi Saltanatı’nı kurdular. Bizim mezhebimizi oralarda yaydılar. Fatımi ismini Hz. Ali Efendimiz’in kızının isminden dolayı koydular. Mısır’ı imar ettiler. El-Ezher Medresesi’ni kurdular. Burası bizim insanlarımızın gizlendiği bir yer oldu. Hasan Sabbah bile bir müddet burada kaldı.
Efendimiz  Hasan Sabbah evli, çocukları da var.
VEZİR-İ AZAM NİZAMÜLMÜLK
Bâtını Tarikatı İsmailiye Mezhebi’nin bir koludur. Onlara göre o (Hasan Sabbah) son imamdır. Ondan sonra da imam gelmeyecektir. Gelmeyeceğine dair deliller vardır. İsmailiye Mezhebi böyle düşünürken Bâtınilere göre İsmail’in çocukları da imamdırlar. İmamlık onlarla devam edecektir.
Hiçbir şey insanın rakibini yenmesi, onun ilerlemesine engel olması, tüm onun yetkilerini devralması, rakibinin ölümle pençeleşmesini seyretmesi veya el ve ayaklarını bağlaması kadar lezzetli olamaz.
KIYAMET GÜNÜ VE KIYAMETİN KIYAMETİ
-Bugün kıyametin –ayaklanmanın- başlama günüdür. Birazdan güneş doğacaktır. Ben sizlerle şu anda konuşuyorum. Size vadedilen imam işte benim. Ey insanlar! Daha önce inanan babalarınız bir imamın çıkacağını ve kurtuluş günümüzü ilan edeceğini söylüyorlardı. Yani benim çıkışımı bekliyorlardı. İşte ben çıktım ve kurtuluş gününüzü ilan ediyorum. Benim adıma, bazen Berham Cavit bazen Geyvan Recavend ve bazen de Erdeşir Cavit derler. Tüm insanlarımız benim ortaya çıkmamı ve ülkemde yaşayan insanlara mutluluk getirmemi beklediler. Ey insanlar, işte ortaya çıktım. Sizler tüm dünyada yaşayan Bâtıni rehberlerine benim ortaya çıktığımı, beklenen imamın ben olduğumu duyurunuz. Bakın işte ben bugün buradayım ve sizlerle konuşuyorum. Burada her şehirden dailer de bulunmaktadırlar. Ben bunların aracılığı ile onlarla da konuşmuş oluyorum. Ey halkım! Bugüne kadar takiye yaparak kendinizi gizlediniz. Şimdi ise ben sizlere söylüyorum artık bundan sonra takiye yapmayınız ve kendinizi açıklayınız.
(...) Ben beklediğiniz imamım. Peygamber değilim. Benden peygamberler gibi mucizeler beklemeyin. Benden önce gelen imamlar da mucize göstermemişlerdir. Mucize gösterme iznini Allah sadece peygamberlere vermiştir. O sadece peygamberlere mahsus izindir.
(...) Sizlere bizim yolumuzun da İslami bir yol olduğunu söylüyorum. Bizim farkımız ayetlerin gizli anlamlarını bulup yorumlamaktır. Sizler bulduğunuz o hükümlere göre amel edeceksiniz. Ey halkım! Sizlere imamınız olarak oruç tutmayınız, namaz kılmayınız diyorum. Zira Allah’ın sizlerin oruçlarına ve namazlarına ihtiyacı yoktur. Yalnız zekâtlarınızı veriniz. Çünkü zekât kul hakkıdır. Ancak ben sizlere müjde olarak “Zekât da vermeyiniz” diyorum. Çünkü Alamut’ta herkesin durumu çok iyi olduğu için zekâta muhtaç insanlar bulunmamaktadır.
(...) Artık kimse Arapça konuşmayacağı gibi Arapça da yazamayacak. Ancak bu yaptıklarımızdan dolayı herkes bize düşman olacağından bizleri öldürmek isteyeceklerdir. Fakat öyle fedailerimiz var ki bunlar ölmek ve öldürmek için hazır beklemektedirler. Arkadaşlar, dedelerimiz tek başlarına tek Tanrı’ya inanırken, Araplar Ay’a, Güneş’e, yıldızlara ve yaptıkları putlara tapıyorlardı. Bugünden itibaren Bâtınilerin tümü, savaşa hazırlanınız. Diyeceksiniz ki şu anda düşmanımız yoktur ve bizleri de kimseler incitmemektedirler. Fakat kimliğimizi açıkladığımız zaman bizleri katledeceklerdir. O hâlde bu belayı başımızdan defetmek, ülkemizi kurtarmak ve bağımsızlığımız için silahlarımızı kuşanarak savaşa hazır olmalıyız. Sizin savaşı kazanacağınızdan eminim. Çünkü sizler her türlü güçlüğe alıştınız, her türlü sıkıntıyı çektiniz ve iyi bir şekilde eğitildiniz. Ancak içinizde öyleleri var ki onlar her an can almaya ve vermeye hazırdırlar. Biz bunlara ölüm fedaileri diyoruz. Bunlar üç kalede eğitilmektedirler. Bu kalelerden birisi Mavend veya Bavent Kalesi. Bu kaleye Alamut kalesi de derler. İkinci kale ise Kasın Kalesi, bunun diğer adı da Kirmanşahlar Kalesi’dir. Üçüncü kale de Tebs Kalesi’dir. Bu kalede yetişen gençler ruhen ve bedenen düşmanları yok etmek için hazırdırlar.
GÖREV İÇİN TEBS KALESİ’NDEN ÇIKIŞ
O TARİHTE İran, Selçuklu Sultanı Melikşah tarafından yönetiliyordu. Ancak ülkenin yönetimi görünüşte onun elinde idi. Aslında ülkeyi Vezir-i Azam Nizamülmülk yönetiyordu.
NİZAMÜLMÜLK NASIL ÖLDÜRÜLDÜ?
Genç kölelerden birisi, aniden Nizamülmülk’e kama ile saldırdı. O anda zil çalıp feryatlar yükselmeye başladı. “Katili yakalayın” sesi üzerine muhafızlar çadıra dalıp o genç köleyi hançerleyerek öldürdüler. Kölenin ölümünden sonra Nizamülmülk’e baktılar, şah damarlarından kanlar fışkırıyordu. Henüz ölmemişti. Birkaç yerden de kanlar akıyordu. Yaralar çok tehlikeli idi. Doktor geldi muayene etti. Orada bulunanlara “Maalesef Nizamülmülk’ü kaybettik” dedi.
MELİKŞAH’IN ÖLÜMÜ VE SALTANAT MESELESİ
O tarihte Bağdat ilim, kültür, sanat ve güzellik yönünden dünyanın en gelişmiş şehri idi. Bağdat, Dicle Nehri’nin iki kenarına kurulmuş büyük bir şehir idi. Şehrin iki yakası köprü ile birbirine bağlı idi.
Melikşah, Şevval ayının on beşinci günü hayata gözlerini yumdu.
MELİKŞAH’IN KARDEŞİNİN TAHTA GEÇME DÜŞÜNCESİ
Halbuki İslam dinine göre, kim Allah’ın Bir’liğini ve O’nun Peygamberini kabul ederse Müslüman’dır. Onların mezhebine “Şia” denir. Onlar resmi imam olarak Cafer Sıddık Aleyhisselam’ı kabul ederler. Daha sonra Şia mezhebi çeşitli fırkalara bölünmüştür. Bazı Şia fırkaları on iki imama inanmadıkları için o şialara dinden çıkmış gözü ile bakarlar. Şiilerin İsmaililere düşmanlığının tek nedeni yukarıdaki söylediğimiz sebeptir. Fakat Sünniler mantıklı bir nedene dayanmadan İsmaililere düşman idiler. Hatta bazı Sünni hükümdarlar İsmaililerin ölşdürülmeleri için ferman bile vermişlerdi. Bugün bizler tarihi olaylar karşısında hayret ediyoruz. Şiaların, İsmailiye Mezhebi mensuplarını, dinden çıkmış kabul etmeleri Sunnilerin de onları dinden çıkmış kabul etmeleri gerekmez.
İsmailiye Mezhebi’nin kuruluştan itibaren yüz elli yıllık tarihleri karanlıktır. Bu nedenle o dönemdeki olaylar bilinmemektedir. Bilinen o zamanlar İsmailiye Mezhebi mensuplarının can korkusundan ovalarda ve çöllerde gizlenerek yaşadıkları idi. Bunlar genellikle, İran ve Suriye ovalarında sürekli yer değiştirerek yaşamlarını sürdürürlerdi. O karanlıkta kalan yüz elli yıldan sonraki dönemleri bilinmektedir. İsmailiye Mezhebi mensuplarının bir kısmı Bâtıni adını aldılar. Bâtıniler Ebu Hamza sayesinde, Şam’da özgürlüklerine kavuştular. Halbuki İran’daki ve diğer yerlerdeki Bâtıniler hâlâ kendilerini gizliyorlar ve takiye yapıyorlardı. Bu nedenle Ebu Hamza’nın Bâtıniler’e yaptığı hizmet tarihi hizmetti. Bu nedenle Hasan Sabbah, Ebu Hamza’nın bu hizmetini takdir edip onu “baş dailerin lideri” yaptı. Böylece ona diğer dailerden daha üstün bir makam verdi.
Şam halkı resmi tellalardan, Bâtınilerin adlarını duyunca hayret ettiler. Çünkü bunlar resmen varlıklarını ilan etmiş oluyordu. Bazıları da birbirine, “Bâtıni ne demek? Bâtıni kimlere denir? Bâtıniler hangi dine mensupturlar? diye soruyorlardı. Daha önce halk bunların “dinsiz, zındık ve kâfir” diye nitelendirildiklerini öğrendikten sonra, o kişilerin Bâtıni olduklarını anladılar. Resmi olarak Bâtınilere özgürlük verdiğini duyunca halk Melikşah’ın kardeşi Teneş’in “cinnet getirerek”, delirdiğine hükmettiler.
BERYARUK’UN ESİR EDİLİŞİ
-Kardeşim sen Bâtınilerin yaşantılarını duymadın mı? Duyduğum kadarıyla onlarda namus ve ar diye bir şey yokmuş. Kadın ve erkekler çırılçıplak bir arada toplanırlarmış. Orada hem zina yaparlar hem de haşhaş çekip, içki içer, kumar oynarlarmış.
-Ben uzun yıllar onların içerisinde yaşadım. İçki içmezler, haşhaş çekmezler, kumar oynamazlar ve zina yapmazlaar. Bunların hepsi iftiradan başka bir şey değildir. Bunlar Bâtınileri öldürmeye fetva çıkarmak için uydurulmuş yalanlardan başka bir şey değildir.
-Onlar Allah’a, O’nun Peygamber’ine ve Kitab’ına inanırlar. İnançları İslamiyet’in esaslarına dayanır.
(...)
-Bâtıniler derler ki. “Bir insan eğer çölde açlıktan ve susuzluktan yaşama veda ederse, leş kuşları onun cesedinden bir parça koparır yer. Kalan etleri de gece sırtlanlar saldırır ve midelerine indirir. Tabii böcekler de o cesetten paylarını alırlar. Kemiklerini de rüzgâr, yağmur, kar sürükleyerek toprağa katar. Kemikler çürüyerek zamanla toprak olur. O topraklardan tekrar böcek, haycan, ağaç ve çiçekler oluşur. Böylece o ceset başka türlü yaratılmış olur. Artık onların hepsini bir araya toplamak mümkün değildir. Bâtıni inancına göre insanın bedeni ölür. Ancak ruhu ölmez. Ruhu dünyadaki ismi ile öbür dünyaya gider. Cennet ve cehenneme girecek olan beden değil ruhtur. Yani ödül ve ceza ruha verilir. Bâtınilerin inançları böyledir.”
(...)
-Ayrıca sizin aranızda bir grup Bâtıni daha var ki; onlar ömür boyu evlilik mutluluğundan mahrum bırakılıyorlar. Nasıl oluyor da bu insanlar kendilerini evlilik mutluluğundan ömür boyu mahrum bırakabiliyorlar? Bu tür nefsi isteğe engel olmak doğru mudur?
-Hıristiyan rahip ve rahibeleri kendilerini manastıra kapatıp ömür boyu bu tür isteklerden soyutlayabiliyorlar. Erkekler kadın, kadınlar ise erkek lezzetinden mahrum olabiliyorlar. Bunlar şehevi ve nefis duygularını inançları uğruna terk ederler. Hıristiyanlar bunu yapıyorlarsa biz neden nefsi isteklerimizden kendimizi korumayalım? Bizim bu tür nefsi mücadelemiz onlardan daha güçlüdür.
-Onlar çocukken mi hadım ediliyorlar?
-Onların arasında çocukken hadım edilmiş bir kişi bile bulamazsınız.
-Çocukluk yaşında bir insan evliliğin tadını bilmez. Olgun yaşta da olmadığı için eğer hadım edilirse iradesi dışında hadım edilmiş demektir.
-Hadım edilecek kişinin olgun yaşta olması gerekir. Onlar bu işi kendi istekleri ile ve büyük bir fedakârlık olarak yaptırıyorlar. Bu konuda baskı yapılmaz.
-Onlar bu fedakârlığı neden yapıyorlar? Bu işin sonunda zengin olacaklarını mı, iyi bir makama getirileceklerini mi yoksa padişah olacaklarını mı sanıyorlar?
-Bütün hadımlar mezhebimizin kölesi olmak için bunu kabul ediyorlar. Bu nedenle onların köleliği saray hadımlarının köleliğinden çok farklıdır. Herkesin yaşantılarında onurlu olmak çok önemlidir. Bu onlar için onurlu bir iştir. Bu işi harem-i Şerif’e hizmet olarak kabul ederler. Bunu kutsal görev kabul ettiklerinden hadım olmayı da kabul ederler. Onların tek arzusu da budur. O insanlar Bâtını Mezhebi için dünya zevklerinden kendilerini soyutlarlar. Bâtıni Mezhebi için çalışır, kendilerini feda ederler. Bu işi yaptırmayı kabul etmelerinin esas nedeni de nefsi arzularının ve heveslerinin esiri olmadan bağımsızca görev yapma isteğidir.
-Onlar nasıl görev yapıyorlar?
-Onlar hiçbir fedakârlıktan kaçmazlar. Verilen her görevi eksiksiz yerine getirirler. Yerine göre ölür ve öldürürler. Bu görevi yaparken arkalarında kadın ve çocuk bırakmamak için kendilerini hadım ettirirler.
TERKEN HATUN VE BEREKET-ÜL GEYS
Müftü idam fermanını Bereket’in yüzüne karşı okuduktan sonra, fetvanın hükmünü yerine getirmesi için cellada işaret etti. Cellat kılıcını yerinden çıkardıktan sonra yukarıya doğru kaldırdı. Arkadan Bereket’in boynuna yapıştırdı. O kadar şiddetli vurmuştu ki; kılıç boyun kemiklerini kestikten sonra boynunu vücudundan ayırmıştı. Bereket’in başı yuvarlandı, şahdamarından oluk gibi kanlar yukarıya fışkırmaya başladı. Kanı tamamen boşaldıktan sonra Muhafız Komutanı vücudunu yerden kaldırıp gömmelerini istedi. Başını da oradan kaldırıp, fetvayı uyguladıklarının delili olarak Isfahan’a götürmelerini emretti.
ISFAHAN’DA KATLİAM GİRİŞİMİ
İlhanlı Devleti’nin kurucusu Hülagu Han İsmailiyelileri yendikten sonra onların çoğunu ortadan kaldırdı. Sonra da Alamut’a saldırdı. Alamut’u ele geçirdikten sonra buradaki Bâtınilerin çoğunu katletti. Ayrıca birçok kitabı da yaktı. Bu kitapların içerisinde Hasan Sabbah’ın kitapları da vardı. Bu konuda o kadar katı bir tutum sergiledi ki, Hasan Sabbah’ın kitapları hakkında bilgisi olanları bile öldürdü. Bundan dolayı Hasan Sabbah’ın “Ebvaab-ı Erba” (dört kaapı) dışında hiçbir kitabı kalmamıştır.
Sarayın kışın ısınması için sıcak su borularla sarayın içerisinden geçirilmişti.
-Ben dostlukların menfaate dayandığını biliyorum. Bazı insanlar sadece alırlar vermezler, bazı insanlar verirler ama istemezler. Hasan Sabbah dostluk karşılığı benden ne istiyor, bana ne verecek?
TERKİN HATUN’UN HASAN SABBAH’TAN İSTEDİKLERİ
Bâtıni erkeklerinin hiç evlenmeyecekleri hususunun doğru olmadığını, evlenenlerin de bulunduğunu, ancak bazılarının da hiç evlenmediğini açıkladı. Yalnız Bâtıni erkeklerinin hadım edildiklerini, bundan dolayı evlenemediklerini söylemedi. Çünkü bu Bâtınilerin bir sırrıydı. Büyük dailerden başkası bu sırrı bilmezdi. Hadım edilen Bâtıni erkekleri asla nefislerine uymazlar, kendilerini verilen görev uğruna feda ederlerdi.
-Kıyametin Kıyameti ne demektir?
-Hasan Sabbah –Ali onu selamla ansın- 1164 yılının Ramazan ayının yedinci günü kendisini “imam” ilan etti. Kendi emirlerini yerine getirmenin dinen vacip olduğunu, o günden itibaren artık hiç kimsenin takiye yaparak kendi inançlarını gizlememeleri gerektiğini, Bâtıni olduklarını açıklayabileceklerini söyledi. Bâtıni Tarikatı’nda bu olaylara “Kıyametin Kıyameti” denir. Eskiden Bâtıniler inançlarını gizlerlerdi. O günden sonra bir Bâtıni bulunduğu yerden bir başka yere gitse, orada inancını sorsalar “Ben Bâtıni’yim” diyebilecekti. Siz de Bâtıni olduktan sonra inancınızı açıkça söyleyebilirsiniz.
CEVAD MASALİ TENEŞ’İN HUZURUNDA
-Sağ eliyle yazı yazıyormuş, sol eline işkence yapmanızı istiyorum.
Cellat, Cevad Masali’nin arkasından bağlı olan ellerini çözdü. Sağ elini kullanarak sol eline müdahale etmemesi için sağ elini kemer ile sıkıca bağladı. İşkenceyi mancınık ile yapacaktı. Mancınık parmak veya el sıkıştırmak için demirden yapılmış bir aletti. Pranga gibiydi. Suçlunun parmaklarını o aletin içine sokarlar ve mancınığı sıkıştırırlardı. Mancınık sıkıştıkça parmak kemikleri ezilir ve parmaklardan kan fışkırırdı. Parmağı sıkıştırılan adamın feryatları ile her taraf inim inim inlerdi. Konuşması için mancınığı biraz gevşetirler, tekrar “Doğru söyle” derlerdi. Eğer prangayı biraz daha sıkarlarsa parmak kemikleri parçalanarak kırılırdı.
BERKYARUK’UN PADİŞAH SIFATI İLE ISFAHAN’A GİRİŞİ
Eskiden önemli konular, sözleşmeler, anlaşmalar, bağışlar inceltilerek kâğıt haline getirilmiş derilere yazılırdı. Bir nedeni de o deriler eskimez, yıpranmaz ve yırtılmazdı. Böylece yazılan şeyler de daha kalıcı olurdu ve asırlarca saklanırdı.
Mesela Moğol hükümdarı Hülagu Han zamanında pek çok kale onun eline geçip, Moğollar tarafından virane edilmesine rağmen, Bâtıniler sağlam kaleleri sayesinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugün bile İsmailiye Mezhebi’ne bağlı milyonlarca insan vardır.
HASAN SABBAH’IN HASTALIĞI
-Hüseyin öldürüldüğü zaman Alamut’ta idim. Sürekli Hasan Sabbah’ın –Ali onu selamla ansın- yanında olduğum için olayı da ayrıntılarıyla biliyorum. Hüseyin imam olmak istiyordu. Fakat o makama uygun değildi. İmam’ımız bana “Onun varlığını ortadan kaldırmak gerekir” dedi. Aslında İmam’ın oğlu Hüseyin o makama geçip babasının nüfuzundan yararlanmak istiyordu. Halk da onu babası gibi bir insan sanıp ona inanacaktı. İmam’ımız Hasan Sabbah da oğlunun karakter yönünden imam olmaya uygun olmadığını bildiği için onun öldürülmesi hakkında ferman çıkardı.
Bâtıniler Hasan Sabbah’ın “Mehdi” (Şii’likte son imam) olduğuna inanıyorlardı.
HASAN SABBAH’A SUİKAST GİRİŞİMİ
-Cerrah ne demektir?
-Bir bedende hasta veya vücuda zarar veren bir organ varsa onu kesip alırlar. Bu işi yapanlara da “cerrah” denir. Bunu yapmaktaki amaçları hastaları ölümden kurtarmaktır. Doğu insanları, bu hususta çok ilerlemişlerdir. Bu anlattıklarım bir efsane gibi geliyor ama siz “Gendi Şapur” diye birisini duydunuz mu?
-Hayır.
-İslamiyet’ten önce İran’da tıbbın temelini atan bu adamdır. Bu bilim adamı o dönemlerde Huzistan’da bir tıp okulu ve hastane kurmuştur. Daha sonra Araplar ve diğer milletler onu örnek almış ve ondan öğrendiklerini kendi memleketlerinde uygulamışlardır.
(...)
-Hanımefendi, Alamut Bâtıniler için sembol olmuştur. Müslümanlar için, Kâbe’yi değiştirmek nasıl mümkün değilse, Alamut’u değiştirmek de Bâtıniler için mümkün değildir. Bundan dolayı Alamut eskiden olduğu gibi Bâtınilerin başkenti olarak kalacaktır.
HASAN SABBAH’IN SUİKASTTEN ÖNCEKİ AÇIKLAMASI
Moğol hükümdarı Hülagu Han, sadece Bâtıni merkezi olan Alamut’u değil tüm Bâtıni kalelerini yerle bir etmiştir. Kalelerde ne kadar Bâtıni kitapları varsa hepsini ortadan kaldırmıştır.
“Kabrimi saklayabilirsiniz. Bunu şu anda bana bile söylemeyin. Ben bile mezarımın nerede olacağını bilmeyeyim. Eğer öğrenilerse dediğim gibi kemiklerimi bile çıkarırlar. Ben öldükten birkaç saat sonra mezarımı kazarsınız. Mezarımı kazarken etrafa gözlemciler koyun. Siz, gerek mezarım kazılırken gerekse ben mezara konurken kimse fark etmesin. Mezarıma işaret de koymayın. O işaretten mezarımı bulabilirler. Ölü için en güzel işaret ilimdir.
“Sizler Bâtıni’siniz. Halife olarak da bir Bâtıni’yi seçiniz. Kim benim yerime imam olursa ona itaat ediniz. Sizlere diğer bir vasiyetim de inanç yönünden aşırılığa gitmeyiniz. Benden sonra birileri peygamberlik ve hatta Tanrı’lık iddiasında bulunabilirler. Sakın böyle bir şey yapmayınız. Eğer yerime geçecek kimse böyle bir iddiada bulunursa bu Bâtıni Mezhebi’nin sonu olur.”
Hasan Sabbah bu sözleri söylerken sanki geleceği görmüş gibiydi. Kendisinden sonra yerine geçenler, peygamberlik ve Tanrı’lık iddiasında bulundular.
Kendisinden sonra yerine imam olan II. Hasan Sabbah kendisinin Tanrı olduğunu iddia etti. İddiasının doğru olduğunu ispat için de: “Ben Allah’ın nuruyum. Her kim beni görürse Allah’ı görmüş olur. Her kim benimle konuşursa Allah’la konuşmuş olur” diyordu.
Hasan Sabbah’tan sonra Bâtınilerin ikinci imamı olan II. Hasan Sabbah söylediklerini ispat için Güneş’i örnek gösteriyordu. Bu konuda “Siz Güneş ışığını görüyorsunuz. Güneş’in yuvarlaklığını da görüyorsunuz. Güneş’in ışığı olmasa ve siz de onu görmeseniz o yuvarlak Güneş’i de göremezsiniz. Ben Allah’ın ışığıyım. Siz beni görmekle Allah’ı görmüş oluyorsunuz. Ben Allah’ın ışığı olduğum için her kim dünya ve ahiret mutluluğu istiyorsa beni sevmesi gerekir,” diyordu.
II. Hasan’dan sonra Bâtıni insanları arasında Tanrılık iddiaları gelenek hâline geldi. İmam olan herkes Tanrılık iddiasında bulunuyordu. Bu hususta Bâtıni yöneticileri arasında ihtilaflar çıktı. Bu ihtilaflar sonucunda Moğol hükümdarı Hülagu Han Bâtıni kalelerini ele geçirdi. Tanrılık iddiasında bulunanları öldürttü.
Düşmanı dost edinmek için çalışınız. Baktınız ki dost olmuyor, Bâtınilere zararı oluyor, o zaman onu yaşatmayıp hemen öldürünüz.
HASAN SABBAH’IN ÖLÜMÜ
Odanın kapısı kapalı olduğu için içerde neler olduğunu kimse bilmiyordu. Hasan Sabbah odada yalnızdı. Ölüm hakkında ne düşünüyordu? İçeride neler oluyordu? Allah’a yalvarıyor muydu? Bunları kimse bilmiyor ve bilmeyecek de. Çünkü sağlığında Allah’ın adını andığını kimse duymamıştı. Ölürken Allah’a yalvarıp yalvarmadığını bilen de yok.
Alamut’un en parlak dönemi Hasan Sabbah’ın “Kıyametin Kıyameti”ni ilan ettiği tarihte başlayıp, Hülagu Han’ın Alamut’a saldırdığı tarihe kadar 95 yıl sürmüştür. Hülagu Han’ın Alamut’u yerle bir edişinden sonra Bâtıniler eskiden olduğu gibi inançlarını gizlemeye ve takiye yapmaya başladılar. Canlarını ve inançlarını ancak bu şekilde koruyabiliyorlardı.
Bâtıniler kendi tarihlerini ve Alamut Kalesi’nin yıkılması ile ilgili olayların tarihlerini yazmışlardı. Yalnız Hasan Sabbah’ın ölümü ile ilgili elimizde fazla bilgi bulunmamaktadır. Mezarının yerini ise hiç kimse bilmemektedir. Alamut’a ne zaman geldiğini de bilmiyoruz. Kesin olmamakla birlikte Alamut’un en parlak döneminin 95 yıl sürdüğü söylenebilir. Bu dönemin İran tarihinde de önemi vardır. Çünkü bu olaylar İranlılara Arap kültüründen kurtulmayı öğretmiştir.

Hasan Sabbah, (1035? - 1124), Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve Batıni örgütü fedaayiin (Karşı düşüncedekilere göre de Haşhaşileri) kuran ve ölene kadar liderliğini yapan kişidir.
Hayatı
İran'da Kum kentinde dünyaya gelmiştir. (Bazı tarihçilere göre buraya Kufe'den göç etmiştir.) Zamanın önde gelen okullarında okuma şansı bulmuştur. Ailesiyle birlikte Rey şehrine gittiğinde burada Şii inancının önderleriyle temas etmiş ve Şiiliği benimsemiştir. Dini çalışmalarını geliştirmek için Fatimiler'in hakim olduğu Kahire'ye gitmiştir. İran'a döndüğünde Selçuklu sarayında yüksek bir memuriyetle işe başlayacaktır. Bu dönemde ünlü Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk'ün emrinde çalışmaya başlamıştır.
Bazı iddialara göre Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah birlikte aynı dönemlerde öğrencidirler ve yakın dost olduklarına ilişkin söylenceler de vardır. Lakin bu efsanenin doğruluğuna dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Öte yandan Nizamülmülk ile Hasan Sabbah arasında yaklaşık 30 yıllık yaş farkı vardır. Diğer yandan bunun doğru olabilmesi için üçünün de Nişapur'da okumuş olması gerekmektedir. Oysa Hasan Sabbah öğrenimini doğduğu kent olan Kum'da ve daha sonra Rey'de yapmıştır. Bu konuda ilginç bir söylence, Hasan Sabbah'ın, Ömer Hayyamla bir sohbeti sırasında Ömer'in ona, "bu insanlar cennet için yaşıyorlar, ancak onlara bir cennet verebilirsen onları yönetirsin" sözünden bir strateji çıkardığı yönündedir.
Bundan sonra kesin olarak bilenen ise Hasan Sabbah'ın yoğun dini çalışmalarından sonra örgütlenmeye başladığı ve Alamut kalesini ele geçirip burada üslenmesidir. Söz konusu kalede 2 bin müridinin yaşadığı söylenmektedir. Dönemin ileri gelenlerine yönelik suikastleri işletmek için fedailerine haşhaş vererek (bu daha çok muhalifleri tarafından uydurulduğu söylense de) onların zihinlerine kontrol ettiği bilinmektedir. Bu yüzden örgütün adı Haşhaşiler olara anılagelmiştir.
Sabbah'ın Alamut'u ele geçirişinden de Semerkant (roman)'da bahsedilir. Romanda bunun İsmaililerin kaynaklarında yazdığı belirtilir.Sabbah önce Alamut'ta İsmailiyeliği yayar.Sonra da kaleye gelir ve komutana kaleyi teslim etmesini,kaledeki askerlerin kendi safına geçtiğini söyler.Komutan kalenin kendisine sultan adına verildiğini ve bunun karşılığında üç bin altın dinar ödediğini söyler.Hasan Sabbah bir kağıda bir şeyler yazar ve söylediği şehre gitmesini söyler.Komutan söylenilen şehre gider ve üçbin altın dinarı noksansız alır.
İslamiyetin tarihinde yaşamış olduğu farklı mezheplerden biri olan Şiilik mezhebi İran'da yaygındır. Bu mezhepin üyelerinin Selçuklu hakimiyetindeki bölgelerde Sünni yöneticiler tarafından baskıya maruz kaldıklarından dolayı Şiilik gizli olarak kendisini varetmiştir. Hasan Sabbah'ın da mensup olduğu İsmailiyye tarikatının inancına göre 12 imamdan yedincisi olan Cafer öldükten sonra oğlu İsmail'i imam tayin etmiştir. Ancak İsmail babasından önce ölmüştür. İsmailiye tarikatı ise İsmail'in ölmediğini ve gizlenmek için ortadan kaybolduğunu, zamanı gelince geri döneceğini savunur. Bunun haricinde Hasan Sabbah'ın bağlı bulunduğu Nizari kolu ise 18. imam Mustansır'dan sonra ise Musta'li değil Nizari'nin gelmesi gerektiğini savunur.
Ölümü
1124 yılında ölen Hasan Sabbah öldüğünde arkasında güçlü bir silahlı örgüt ve sadece İran'da değil tüm Mezopotamya'da korkulur bir askeri ve siyasal güç bırakmıştır. Tarikat Moğol istilası yıllarına kadar ayakta kalmıştır. Alamut kalesi ise 1256 yılında civarına gelen Moğol komutanı Hülagû Han tarafından normal yollardan ele geçirilemeyince; o yıllarda yeni keşfedilen petrol; kalenin bulunduğu tepenin altına tüneller kazılarak ve bu tünellerin de içlerinde petrol havuzları oluşturularak ateşe verilerek patlatılmış dolayısıylada imha edilerek ele geçirilmiştir. Pratikte ele geçmesi imkânsız olan oldukça dik, sarp kayalıklar üzerinde kurulmuş olan bu kale; tarihte de pek çok güçlü orduya meydan okumuş konumu ve sert savunması nedeniyle asla ele geçirilememiştir.
Semerkant (roman)'da kurgulandığına göre ise kale kendiliğinden teslim olmuştur.Zaten Hasan Sabbah'ın verdiği ruh zayıflamaktadır.Teslim olunduktan sonra kale yakılacaktır.Moğolların hikâyesindeki bir bilgin Alamut kütüphanesindeki kitapları kurtarmak ister.Bir el arabası verilir ve alabileceği kadar alması söylenir.Adam önce Sünni olduğu için Kur'an'ları kurtarır.  Sonra da uzun uzun kitaplara dalar.Vaktin geç olduğu konusunda uyarı gelince önündeki kitapları kaparak çıkar.Ve orada dünyadaki bir sürü şey hakkında bilgi içeren ve nüshası bulunmayan bir sürü kitap yanar. (Vikipedi)



1 yorum:

  1. Alamut:Bugün İran sınırları içerisinde bulunan Kazvin şehri sınırları içerisinde bulunmaktadır , Tahrana yakın bir şehirdir .

    Teşekkürler Nihat abi.
    Sinan Turan.

    YanıtlaSil