20 Şubat 2012 Pazartesi

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz









Kitabın Adı: Yaşar ne yaşar ne yaşamaz
Yazarı: Aziz Nesin
Yayınevi: Nesin Yayınevi
Basım yılı:  İlk basım: 1977
Sayfa adedi: 343

1977'de yayımlanan roman, toplumun ve bürokrasinin aksayan yönlerini alaycı bir üslupla ortaya koymaktadır. Nüfus kâğıdı olmadığı için devletin yaşadığına inanmadığı bir kahramanın başından geçen olaylar komik bir dille anlatılır.


Başlıca Kahramanlar:

Yaşar: Nüfus kâğıdı olmadığı için hiçbir konuda hak iddia edemeyen bir zavallıdır. Başına her türlü komik olay gelir. Romanın sonunda karakter değişimi yaşar. Artık işini bilen, üçkâğıtçı bir zengindir.

Anşe: Yaşar'ın nişanlısıdır. Yaşar'ın nüfus kâğıdı olmadığı için nikâhîanamazlar. Kanaatkar, iş bilir, çalışkan, Yaşar'ı tamamlayan bir kadındır.

- Romanda bunların dışındaki bütün kahramanlar genellikle sahtekâr, düzenbaz kişilerdir.

Bölüm Başlıkları


11   Tarihlerin Yazmadığı Bir Kaçakçılık
21   Namuslu Hırsız Hırsızın Malını Çalmaz.
26   Doğrusunu Yalnız Defter Bilir
42   Hem Şehit Hem Asker Kaçağı
50   Numarasız Olmaz
62   Hepsinin Kapısı Bir Başka Türlü
72   Ben O Ayten’in Diye Diye
90   Karşılama Törenindeki En Büyük Adam
113   Davacı Tarafın Gerekli Belgeleri İbrazına
125   Altından Değerli Tavsiye Kartı
140   Göster Buyurmuşlar Gösterelim
152   Karakapiı Nizami Bey Olmasa
İsimiz Hepten Bitiktir
171   Göster Kimliğini, Al Şapkanı
193   Sen Bir Meleksin Şekerim
216   Ölsen ölünmez, Yaşasan Yaşanmaz
232   Hcrşeyin Esası Mantık
249   Nüfuskâğıtsız İnsan Sokmam Evime
277  Fazladan Üç Çocuk
292   Riçırt Reşat Denilen Casus
307  Felek Gözün Körolsun
327   Artık Ona Karakaplı Nisamı Beyin Hiç Gereği Yok


Kitaptan alıntılar:

Bigün göl kıyısında gezmeye çıktılar. O soğuk, karlı havada, yalınayak Çingene çocukları oynuyordu. Aziz Nesin durdu, onları seyretmeye başladı.
Çocukların içinden, on onbir yaşlaarında bir oğlan çocuğu gelip Aziz Nesin’e,
-Amca, bana bir lira versene! dedi.
-Ne yapacaksın bir lirayı?
-Ekmek alacağım...
-Peki...Al bakalım bir lirayı...Senin adın ne?
-Yaşar...
Aziz Nesin şöyle bir baktı. Gözleri dolmuştu. Yanında, aşağı yukarı aynı yaşlarda kendi oğlu, sıkı giyimli, ayağında pabuçlar...Karlar üstüne çıplak ayakla basan Çingene çocuğunun adı Yaşar...Öyle bir yaratık, bir insan yavrusu yaşıyor ki yaşıyor desen yaşamıyor...Yaşamıyor desen yaşıyor...Birden kafasında bir şimşek çaktı: “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”...
İşte böyle acıklı bir öyküden, sizleri güldüren benim adım çıktı ortaya...

1948 yılında Harbiye Askeri Cezaevi’nde tutukluyken yazmıştı. O cezaevinde tutuklu işçi arkadaşlardan Osman Kuzeyli adında biri vardı. O anlatmıştı. Osman Kuzeyli, nüfus memurluğundaki bir yanlışlıktan dolayı, ne kendine, ne de çocuklarına nüfus kâğıdı alabilmişti. İşçi Osman Kuzeyli’nin nüfus kâğıdı yoktu ama, bu onun cezaevine sokulmasına engel olmuyor, yalnızca iş bulmasını önlüyordu.
Her şey tamam olunca oturup yazmaya başladı. “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” radyoda büyük bir başarıyla oynandı.

Asuman Korad rejisini yaptı, Bozkurt Kuruç da beni oynadı...Ankara Radyosu’ndan sonra bütün Türkiye radyolarını dolaştı. Artık herkesin dilinde “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” vardı. Bu kez tiyatrocular gelip gitmeye, radyo oyununun, sahne oyunu olarak yazılmasını istemeye başladılar. O da oldu. İki ayrı özel tiyatro oynamaya başladı. Bunlardan biri 1300’den fazla oynadı “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”ı...

Benim başımdan geçenler, nedense sizleri o kadar ilgilendirdi ki, sonunda filmciler gelip gitmeye başladı...Aziz Nesin bu kez oturdu, senaryomu yazmaya başladı...

Ünüm aldı yürüdü. Bir haftalık gazetede çizgi roman olarak yayımlandım. En sonra da televizyon rejisörlerinden Çetin Öner, “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”ın televizyon oyunu olarak yazılmasını istedi...O zaman Aziz Nesin oturdu, bu kez televizyon senaryosu olarak yazdı beni...Bana kalırsa artık öfkelenmeye başladı sanıyorum...Benim başıma gelenlerden daha beteri, Aziz Nesin’in başına geldi galiba...Yıllardır “Yaşar Yaşamaz” üstüne çalışmaktan, başka işe zaman ayıramaz oldu.
Şimdi siz, ehh artık iş bitti, Aziz Nesin de rahat etti diyorsanız yanılıyorsunuz...Bu kez, okurlar kitapçı kitapçı gezip “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” ın romanını aramaya başladılar...Oysa böyle bir roman yoktu. Beş altı kitaba dağılmış öykülerden derlenmiş bir oyundu bu...Aziz Nesin, daha önce yayımlanmış bu öykülerden, bir roman yazmak istemiyordu. Ne var ki okurların isteği, çevrenin baskısı, Aziz Nesin’i aştı...Oturdu, düşündü, baktı ki o derlenmiş öyküler bir araya gelince yeni bir boyut kazanıyor, bu kez “Yaşar Yaşamaz”ı roman olarak yazmaya karar verdi...

-Yaşar, tahliye olacaklardan biriyle sıkı fıkı olup, onunla bol para kazanacak bir ortaklık kuruyor. Cezası bitip de ortağı tahliye olunca, Yaşar kendisine ne dediyse ve her ne öğrettiyse öyle yapıyor. İmam, kahveye gidip de namaz vaktine kadar oturuyor ya...Yaşar’ın ortağı da o saatte kahveye gidip İmam’ın yanına çöküyor. Şurdan burdan konuşurken, bir dalgınlığına getirip koca paket eroini, İmam’ın cüppesinin astarı içine iğneliyor. Zavallı İmam’ın bişeyden haberi yok. Namaz zamanı camiye gelince, Bizim Yaşar “Vaay hocam!” deyip İmam’ın eline, ayağına sarılıyor. Giriyorlar camiye...Namaza duruyorlar: Allahüekber...

-Allahüekber...Semiallahü limen hamide...Kapanıyorlar secdeye...Herkes Allah’ın huzurunda secdeye varmış, başları yerde...İşte o sıra Yaşar elini, önündeki İmam’ın cüppesinin altına daldırıyor. Ordan, astara iğneli eroin paketini söküp alıyor. Öğle namazında bir paket, ikindi namazında bir paket...Baksanıza cıbıl Yaşar nasıl tüyü düzdü...Bu paralar nerden geliyor? Yahu, bir yakalansalar, zavallı İmam kime dert anlatacak, onu da cezaevine eroin sokmaktan bizim gibi içeri tıkacaklar. Bu böylece sürüp gidiyor, taa bu cumaya dek...Bugün Cuma namazında, gene Yaşar, İmam’ın tam arkasında namaza durmuş. Secdeye varıyorlar. Yaşar her zaman yaptığı gibi elini İmam’ın arkasına, cüppesinin altına atıyor...Eliyle epiyce aranıyorsa da paketi herzamanki yerinde bulamıyor. Bulamayınca? Koca paket eroin, dünyanın parası...Cemaat secdeden kalkıyor. Bir daha secdeye varıyorlar. Yaşar’dır bu, aman eroin paketi diyerek bir daha dalıyor İmam’ın cüppesinin altına...O yanını karıştırıyor İmam’ın bu yanını karıştırıyor, paket yok...Aman bre paket! Artık, iğneli olduğu cüppe astarından paket düşmüş mü, yoksa o gün arkadaşı kahveye gelmemiş de, paketi iğnelememiş mi, orasını bilen yok...Bizim Yaşar da, her secdeye kapanışlarında, elini, arkasından İmam’ın bacaklarının arasına sokup orasını burasını elleyip karıştırıp kurcalayıp paketi arıyor. Bulamadıkça, her secdeye varışlarında daha da çok karıştırıyor. Çünkü bulamaz da, İmam paketi geri götürürse, evine varınca karısı kızı ya paketi cüppenin astarında iğneli bulurlarsa...O zaman herşey ortaya çıkacak, Yaşar’ın başı belaya girecek, enazından beş yıl hapis daha yiyecek...Buyüzden ille de paketi bulmak için Yaşar, İmam’ın cüppesi içinde aramadık, ellemedik, karıştırmadık yerini bırakmıyor. Ee İmam’ın şalvarı da geniş olduğundan paketi bulmak kolay değil.
İmam her secdeye varışında bacaklarının arasında kıpır kıpır bişeyin dolandığını sezer gibi oluyorsa da –nerden aklına gelsin zavallının- kötüye yormuyor: “Bana öyle geliyordur” deyip secdeden doğruluyor. Ama her secdeye varışında Yaşar daha da işi azıttığından İmam şaşkınlık içinde...Yahu, bana da bu yapılır mı, diye düşünerek duasını okuyor. Üstelik, arkasında da Yaşar Yaşamaz olduğundan güvenli...Ne yapsın, başını geri çevirip baksa, ardında cemaat var, olmaz, çünkü namaz bozulur. Bozmasa namazı, aklı arkasında olduğundan zaten namaz bozulmuş. Her secdeye kapanışında arkasını karıştıran bu herif de kim? İmam çabuk çabuk namazı kıldırıyor ki, şu uygunsuz herifi yakalasın...Yani niyeti namazı sonuna dek götürüp bozmamak ama, üstelik bizim İmam huylu değil miymiş, hani şu biyerlerine dokunulunca çok gıdıklanıp da “hayyy” diye avaz avaz bağıranlardan...Artık bu bizim Yaşar, paketi ille de bulmak derdiyle elini İmam’ın huylanacağı yerine atmış olacak ki, İmam birden gıdıklanıp hayyy diye bağırmasıyla elini apış arasına atıp da orda yakaladığı elin Yaşar’ın eli olduğunu anlamasıyla...Namazın da son secdesiymiş. Yaşar paketi buldu buldu, bulamazsa, paket İmam’la birlikte geri gidecek...Buyüzden Yaşar paketi aramaya öyle dalmış ki, başı da yerde olduğundan İmam’ın kendisine baktığından habersiz, karıştırıyor ha karıştırıyor, kurcalıyor ha kurcalıyor...İmam, Yaşar’ın orasında ne aradığını bilmediğinden, başka bir kötü niyeti olduğunu sanıp deliye dönerek Yaşar’ın tepesine biniyor, yumrukları kafasına iniyor. Yaşar fırlayıp da elinden kaçmasa, İmam onu paralayacakmış.

Buyüzden ona, “Artık işinin pezevengi olmuş!” derlerdi. Bu sözü, işinin çok büyük ustası, virtüözü olmuş anlamına söylerlerdi.
Eğri büğrü, yamuk yumuk, üstelik de ufak tefek bir adam olduğu için, hükümlülerin Yarımporsiyon diye ad taktıkları gardiyan, düdüğünü ağzına aldı mı, şişinir de şişinirdi. Hele düdüğü hızlı öttürsün diye göğsünü öyle kabartır, babahindi gibi öyle kabarırdı ki, onu böyle görenler nerdeyse patlayacak sanırdı. Değil mi ki o burdaki yüzlerce kişinin başında gardiyandı, değil mi ki bir düdük öttürerek onları bahçeye salar, koğuşa sokardı, öyleyse burdakilerin hepsinden üstündü. Üstünlük gösterisi olarak kafasını hep sola eğik tutar, karşısındakine de eğik kafasını doğrultmadan aşağıdan doğru yan yan bakardı.

-Adın ne?
-Yaşar.
-Soyadın?
Ağzını açmayınca karşısındaki,
-Yoksa soyadın da mı yok? diye alay etti.
-Var, var ama...
-Varsa söylesene yahu...
-Yaşamaz.
-Ne?
-Yaşamaz.
-Ben Yaşamaz...Soyadım Yaşamaz.
-Demek soyadın Yaşamaz.
-Evet, Yaşamaz.
-Yaşar Yaşamaz, öyle mi?
-Evet.
-Hay sen çok yaşa Yaşar Yaşamaz.
-Koğuşta bir kahkaha patladı. Yaşar Yaşamaz, kahkahalarla gülenlere saf saf bakıyordu.
Yaşar karşısındakine,
-Doğrusunu isterseniz ben yaşamıyorum ki...dedi.
Karşısındaki de,
-Kim yaşıyor ki Yaşar Yaşamaz! Hangimiz yaşıyoruz sanki...dedi.

Yarımporsiyon, sıraya girmiş hükümlüleri saydı. Her akşam sayımdan sonraki gibi,
-Allah kurtarsın! dedi.
Hükümlüler hep bir ağızdan, ama isteksiz,
-Sağol! dediler.
Yarımporsiyon’un ayak sesleri koridorda uzaklaştı.
Bir hükümlü, arkadaşına,
-Ulan, dedi, bu herif “Allah belanızı versin” der gibi “Allah kurtarsın” diyor be...
-Ben de onun anasına söver gibi “sağol!” diyorum, ne çıkar...dedi.

“Ah alsalar, alsalar bir...Söylemesi kolay kız Anşe...Ben istemez miyim askerliğimi yapıp da seninle evlenmeyi...Sana yangınlığımı bilmez gibi konuşursun. Askere alıyorlar mı ki...”
“Neden almıyorlar? Hep yaşıtların gitti de döndüler bile askerden. Yoksa bir aksaklığın, eksikliğin, neyin mi var?”
“Şükür, hiçbir aksağım, eksiğim yok. Yalnız nüfuskâğıdım olmadığından, askere almıyorlar...”


Babam, Anşe’yi babasından istedi. Zaten beşik kertmesi nişanlı olduğumuzdan onlar razı. Bizim oraların töresi gereği, babamla Anşe’nin babası, hani laf olsun gibilerden başlık parası pazarlığına oturdular. Bu tören yapılmasa, kasaba yerinde bizi kınarlar. Pazarlık bizim evin avlusunda, kuyu başında, incir ağacının altında yapılıyor. Kasabanın ileri gelenleri oraya toplanmış. Ortada bir masa, masanın bir başında babam, öbür başında Anşe’nin babası. Bütün akrabalar da orada. Masanın üstünde Anşe için aldıklarımız duruyor: Çalar saat, dikiş makinesi, çerçeveli ayna, nakışlı terlikler, radyo, daha da neler neler...İncir ağacının dallarına da gene Anşe için alınan kumaşlar, halılar, kilimler, havlular asılı...Bizim ora töresine göre, kızın babası damadını yerin dibine batırırken kızını öve öve göklere çıkarır; buna karşılık oğlanın babası da gelini yerip oğlunu över. Ordakiler de bu şakadan gevezeliğe gülerler. Böyle böyle pazarlık kızışır.
Babam başladı söze: “Oğlumu bilmeyen mi var; övsem, övgüsüne söz yetmez...Yürek dersen yürekli, bilek dersen bilekli...Ben yüzümü eğdim, kızını istedim. Verirsen başımıza taçtır, evimiz kızına muhtaçtır. Vermezsen de gönlün hoş ola!”
Anşe’nin akrabaları, babamın bu sözlerine alaylı alaylı gülüştüler.
Bu kez Anşe’nin babası aldı sözü: “Kızım biri bin eder, aza az demez, yoka yok demez; yoku çok eder, açı tok eder...”
Babam aldı sözü: “kızdır, nazdır, biliriz, ne versek azdır...İşte bütün bunlar o sümsük kızın için. Söyle başka daha ne istersin?”
Bu kez bizim akrabalar alaylı alaylı gülüştüler.
Aldı sözü Anşe’nin babası: “Senin hayta gezen oğlunu çekip çevirir kızım...Ne verdin hele bir görelim...”
Babam sayıp döktü sonra da, “Onbin kayme...” dedi.
“İyidir. Ya avradın has kızıma neler verecek?”
“İki reşat altınıyla bir beşibirlik...”
“He demelik, üç de öküz isterim...”
“Gelinimize az bile, verdim gitti...”
“Ya Oluklu’daki tarlayı?...”
Bir sıkı pazarlık başladı. Söyleşip gülüşülüp, tartışıp konuşulup, sonunda birbirlerinin ellerini salla ha sallayarak pazarlığı kesiştiler, düğün gününü kararlaştırdılar. Bunun üzerine bizim akrabalardan iki delikanlı yanıma gelip, kollarıma girip beni evden bahçeye çıkardılar. Ben de töre gereği, Anşe’nin babasının elini öptüm.

Ağbiler, Allah’tan tek istediğim, bir nüfuskâğıdı sahibi olur da resmen yaşadığım anlaşılırsa, odacı olmak...Odacı gibi var mı! Büyük bir adamın odacısı oldun mu, artık hiç korkma...Bu odacılar, hep birbirlerine benzerler. Hangi odacıya, diyelim, “Kapı nerde?” diye sorsan, sanki dünyanın en çetrefil işini sormuşsun da ondan başka da bilen yokmuş gibi kasılır, şişinir, kaşınır, bir zaman düşünür, ondan sonra diyeceğini der. Böyle eder ki, odacı deyip de geçilmeyeceğini karşısındaki de anlasın...

“Normal insan, dengesiz insandır. Çünkü insan, ateş üstünde duran su dolu kazana benzer. Nasıl içindeki su kaynayınca kazanın kapağı atarsa, makinelerin buhar kazanlarına da artık buğu dışarı fışkırsın diye subap yapmışlardır. Buğunun artığı dışarı fışkırır delikten, kazandaki buğu da gerektiği kadar kalır, yani dengede durur. Yoksa kazan patlar. İnsan da böyle işte...Kızınca, duygulanınca, üzülünce, acılanınca, insan içinden bişey boşalacak ki, patlamasın da dengesi yerine gelsin. Ee nasıl içini fışkırtacak? Nasıl kazanın subapı varsa, insanın da bir tahtası eksik olacak ki, burdan dışarıya su koyversin...Buyüzden işte, dengeli insan bir tahtası eksik insan demektir. O normal denilen tahtası eksik olamayanlar, günün birinde birden patlayıp bombok olur, bir daha da onarılmazlar.”

Başkan öğütlerini sürdürdü:
“Büyüklerimizden kimisi sayın eşleriyle birlikte teşrif ediyorlar. Büyüklerimizin sayın eşlerini, katiyyen omuza kaldırmak yok. Kadınlar omuza alınmayacak. Ayıptır yahu!...Siz hiç mi medeniyet görmediniz be! Ulan kadının omuza kaldırıldığı nerede görülmüş? Geçenki gövde gösterisinde, dangalağın biri, büyüklerimizden birinin sayın eşinin bacaklarının arasından kafasını sokup da kadıncağızı havaya kaldırmaz mı! Kadının yüreği ağzına gelmiş, havada çırpınır durur, bizim dangalak ormanda ceylan avlamış gibi kadını omzunda hop hop koşturur.”

Partici,
“Arkadaşlar, omuza kaldırırken dikkat edilecek bişey de şudur,” dedi. “Kısa boylu birinin, uzun boylu bir büyüğümüzü omuza kaldırması kesinlikle doğru değildir. Çünkü, omuza kaldırılan uzun boylu bir büyüğümüzün kısa boylu birinin sırtında, bacaklarının sallanması ve ayaklarının yerde sürüklenmesi göze çirkin görünüyor. Çok uzun boylu birinin de, ufak tefek bir büyüğümüzü sırtına alması da doğru değil; o zaman da asmakabağına kelebek konmuş gibi duruyor büyüğümüz. Çok zayıflar, sırtlarına çok şişmanları almasınlar. Taşıyamayınca dengeleri bozulup devriliyorlar, rezillik oluyor. Öyle ya, sana güvenip sırtına binmiş, sonra da adamı yere yuvarlıyorsun, olur mu hiç! Bunlar da anlaşıldı mı arkadaşlar?”

Yaşar da koğuşun en uygun yerine oturup, yaşarken yaşamazlığının öyküsünü anlatıyordu.

Anşe’m yazmış ki mektubunda,
“Yaşar’ım benim, sen benden vazgeçmedikçe ben senden vazgeçemem. Babamın dediğine bakma. Senden başkasına yar olmaktansa tatlı canıma kıyarım Yaşar’ım. Bütün dünya sana yaşamıyor dese de, Anşe’nin gönlünde yaşamaktasın Yaşar’ım. Sen nereye ben oraya. Bana bir haber et yeter...”

Ya bu değirmenin suyu? Üsteleyince anlattı. Bizim kasabadan karısını buraya getirtmiş, bir zengin evine hizmetçi olarak vermiş. Karısı hizmetçilik edip para kazanır, bu dümbük de karısının elinden paraları çeker alırmış. Karı parasıyla geçinir bir herif olduğundan ben buna güvenemedim.

Hiç yele, hava akımına gelemiyorum. En küçük bir yel esti mi, arka arkaya hapşırıyorum...Allah vermesin, hem de nasıl bir hapşırma, sormayın. Bir hapşırdım mı, ortalık birbirine karışıyor...Odada hapşırsam, sokaktan duyuluyor hapşırığım. Yahu, nasıl bir belaya uğradığımı anlatamam.
Heryanı kapalı, penceresi kapısı örtülü bir oda, iğne başı kadar bir delikten yel üfürse, ben hemen hapşırıyorum. Hapşırık nöbeti tuttu mu, ben yandım...

Boğaz’dan da bir hafif esinti başladı ki, insanın terden nemli derisini sanki güvercin tüyüyle okşar gibi. Gökyüzü, sanki gökyüzü değil de lacivert kadifeden bir kubbe, altın pırıltılı yaldızları da bu kubbeye bizim için çakmışlar. Allah Allah...Nasıl bir gece canım, anlatmaya dilimin gücü yetmez. Ay’ın ışıltısı da vurmuş mu Boğaz’ın sularına...Gecenin içinde yüce Tanrımın binbir böceği bizim için ötüp şarkılar söylemekte...Ayıp değil a abiler, kanım kaynamaya, ayranım kabarmaya başladı.

O yaz gecesinin havası, o güzelim görüntü, o binbir böceğin ötüşü, yalnız beni etkilemedi ya, Anşe de etkilendi. Yanıma iyice sokulup saçlarımı parmaklarıyla karıştırmaya başlayınca, bana bir güç geldi ki ağbiler, devleri devireceğim, dağları yıkacağım sanki...

Kala kala gölgem tek can yoldaşı
Yoruldum kendimden taşı ha taşı
Bağrıma taş bastım bağrımda taşı
Yaktı da kül etti gönül ataşı

Ağlasan ağlanmaz gülsen gülünmez
Yaşasan yaşanmaz ölsen ölünmez


Bize yaşamak da ölmek de yasak
Resmi kayda kuyda olmuşuz tutsak
Bırakın ölelim ölüm de bir hak
Ölünmez yaşanmaz bilmem ne yapsak

Ağlasan ağlanmaz gülsen gülünmez
Yaşasan yaaşanmaz ölsen ölünmez.

-Allahaşkına, şunun gözlerine bak...diye fısıldadı, görüyor musun, içeri diye bağırırken gözleri nasıl süzüm süzüm süzülüyor, pezevenk keyiften nerdeyse bayılacak...Düdük öttürürken de öyle, karısıyla yatıyormuş gibi keyf alıyor hergele.

“Şimdi bu senin hanım, sana Türkçe mi öğretiyor?” dedim.
“Sen aşağı kattan, tependeki bizim kavgamızı duymuyor musun? Sabah akşam kavga ediyoruz. İnsanın bir dili öğrenmiş olduğu üç şeyden anlaşılır,” dedi.
“Neymiş o üç şey?” dedim.
Söyledi:
“Birincisi, o dilde rüya görüyorsa. İkincisi, o dilde sevişiyorsa. Üçüncüsü de o dilde kavga edebiliyorsa. Ben bu karıyla kavga ede ede Türçeyi anadilim gibi öğreneceğim.”

“Bildiğin gibi değil Riçırt Bey...Benim işime yarar bişey olunca, evet, o zaman bana yaşamıyorsun diyorlar ama, kendi işlerine gelince yaşıyorsun diyorlar. Okula gideceksem, yaşamıyorum. Askere alacaklarsa, yaşıyorum. Nüfuskâğıdı istersem, yaşamıyorum. Vergi alacaklarsa, yaşıyorum. İş ararsam,yaşamıyorum. Ceza keseceklerse, yaşıyorum. Dava açarsam, yaşamıyorum. Tımarhaneye kapatacaklarsa, yaşıyorum. Evleneceksem, yaşamıyorum...”

“Felek gözün kör olsun!” diyerek başlayacağız. Feleğin gözü kör olsun ağbiler. Ulan felek, yaktın bizi! Ulan felek, olmaz ol! Namussuz felek, sürüm sürüm sürün de bizden beter ol! Ulan felek, Allah sana uyuz versin de kaşınacak tırnak vermesin. Ulan Allahsız, kitapsız felek, ulan imansız, vicdansız felek!

2 yorum:

  1. Aktarım için teşekkürler Nihat abi.
    Sinan Turan.

    YanıtlaSil
  2. Aziz Nesinin Hapisane Arkadasi "Osman Kuzeyli'nin" Torunu olarak (Özgür Kuzeyli), bu sayfayi hazirliyan arkadaslara cok tesekkür edmek istiyorum cok sevindim ;)

    Basarilar dilerim

    Nürnberg'den Özgür Kuzeyli

    YanıtlaSil