5 Şubat 2012 Pazar

OD/Bir Yunus Romanı






Kitabın Adı: Od/Bir Yunus Romanı
Yazarı: İskender Pala
Yayınevi: kapı
Basım yılı ve sayısı: Ekim 2011/I. Basım/100 000 adet
Sayfa adedi: 359
Od bir Yunus Emre romanı. Gök kubbemizin her zaman parlayan ve hep çok sevilen, şiirleri gönülden gönüle dolup dilden dile dolaşan Yunus Emre, bu kez OD’un ana kahramanı. İskender Pala’nın ilim ve kültür adamı olmasının yanında, yazar kişiliğinin imbiğinden geçirilerek aşkın tahtına bir kez daha oturtuluyor. 13. yüzyılın her bakımdan kavruk ve yanıp yıkılan ortamına Yunus Emre’nin gelişi tarihi atmosfer içerisinde hakiki anlamına kavuşturuluyor. Yıkıntılar ve yangınlar içinden bir gönül ve bir insanlık anıtının inşa edilişi cümle cümle anlatıyor ve elbette kalbe dokuna dokuna yol alıyor. Romanın her sayfasında Yunus’un hamlıktan saflığa geçişi okunuyor.

Biliyorum,

 
“Biz bu ilden gider olduk,

kalanlara selam olsun,”
demişti…

Yine Biliyorum,
“Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun.” demişti…

Ve Sevgili’ye gittiği o geceden sonra adının dilden dile,

Aşkının gönülden gönüle dolaştığını da biliyorum…

Şimdilerde ona kimisi Âşık Yunus, Miskin Yunus…

Derviş Yunus…Varsın onu da desinler.

Ve Türk yurtlarında, onu en çok “Bizim Yunus” diye çağırırlar.
Biliyorum…

Ten fânidir, can ölmez

Çün, gitti geri gelmez

Ölür ise ten ölür

Canlar ölesi değil

AŞKIN ODU CİĞERİMİ YAKA GELDİ YAKA GİDER
GARİP BAŞIM BU SEVDAYI ÇEKE GELDİ ÇEKE GİDER

Kitaptan alıntılar:
Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

O yıllarda Anadolu’nun her yanında pıtırak gibi bitiveren tarikatlar, oldum olası asabımı bozardı. Bir adamın şeyh sıfatıyla ortaya çıkıp “İslam’ı şöyle yaşayın, Allah’ı böyle anın!” diye kurallar koymasını da, o şeyhin öldükten sonra bölünen tarikatını ve kurallarını da insanları aldatan birer tuzak gibi görür, bunların şeriat ilmiyle de, Kur’an’la da alakaları yok, diye düşünürdüm.

Huyu güzel, işi güzel, bilgisi güzel ve sözü güzeldi. Sanki Kaf Dağı’ndan Anadolu bozkırlarına tenezzül etmiş bir Simurg, Allah’ın bir zaman için yeryüzüne koyduğu bir ayna idi. O, bu yurtların gözbebeği idi.

Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gele
Şol göz yumup açmış gibi.

“Senin dediğin gibi Allah var ise nasıl sana rahmet ve merhamet gösterirken bana gazap ve korku gösteriyor? Adil olmayan biri nasıl Tanrı olsun? Ama sen şimdi buna da kader diyeceksin.”
“Bu dediğin, Allah’ın bize zorla verdiği bir kader değil, bizim isteğimiz doğrultusunda bir irade tasarrufu oğul. Sonuçta sen öldüren olmayı istemişsin, ben yaşatan...”

Âlemde sevgiden büyük bir umut da, sevgiden öte bir korku da yoktur. Sevgiliden korkmak, korkunun en yüksek derecesi, sevgiliden umut etmek umudun en yüksek kertesidir. Sevgilisi olmayan biri, yaşadığını sansa da yürüyen ölüden ibarettir.

Galiba köyümüzden geçerek bir yerlere kaçan muhacirlerin dehşetle anlatıp durdukları “uçan cehennem ateşi” bu olsa gerekti. Türk, Rum ve Acem’den olup son birkaç ayda yoğunlaşan bu göç ve kaçış kafilelerinin hemen hepsi, bu kıyamet ateşinden korkuyla ve ürke ürke bahsediyorlardı da, ben hayal etmekte zorlanıyordum. Göz kırpasıya kadar evimizin içini kaplayan bir dehşetti bu. Herkesin yaşadığı o korkunç yıkım sırası bize gelmişti anlaşılan. Çekikgöz, artık köyümüzdeydi. Daha doğrusu Sitare’nin köyünde.
Arka arkaya duyduğumuz o korkunç gümbürtüler, içleri demirle sıvanmış büyük bambu gövdelerinden oluklara koydukları büyük paçavraların “barut” dedikleri güherçile tozu ile patlatılmasından çıkıyormuş. Tabii yanarak uçan bu paçavra, teller ve kenevirle birbirine sarmalanıp güherçile ve çamsakızı hamuruna bulaştırılmış sayısız kıymık, çıra, taş ve çividen oluşan insan kafası büyüklüğünde bir topun –bozkır halkı buna gülle adını takmıştı- çevresine sarılıyor ve düştüğü yerde parçalandığı vakit her yeri yakmaya başlıyor, canlıları öldürüyordu. Haçlı kâfirinin mancınık ile attıklarını meğer bu Çekikgöz, genişten geniş boruların içine koyup atarmış.

İlk rastladığı kişiye mutlaka “Doğruluk mu daha büyük meziyettir, yoksa yiğitlik mi?” diye sorar, cevap ne olursa olsun, “Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum kalmazdı!” derdi.

“Kaçmak demeyelim istersen, Yunus, evladım, hayata tutunmak diyelim. Çünkü her kaçışın hasret gibi, gurbet gibi, firkat gibi acıları, terk etmek, gözden çıkarmak, vazgeçmek gibi fedakârlıkları vardır. Bunun için kalbi kırık olur kaçanın, içinde hasretlikler büyür. Vatandan, topraktan, sevgiliden yana hasretlikler...Bu yüzden gelenlerin hepsi şefkate, merhamete, tebessüme muhtaç geldiler.

Onu tanıyıp gönlümü kaptırdığım günlerde yanına sokulmuş, kulağına “Sen benim yıldızım, sitaremsin!” diye fısıldamıştım.

Zalimin karnından aşı eksilmeyegörsün, mazlumun kanına ekmek doğrar da yer. Ama umutsuz olmamak lazımdır. Ayak kırıldı mı, Allah kanat ihsan eder. Bu topraklarda asıl dert Allah’a isyan idi. Bütün bu olanlar O’nu unutmaktan oldu. Şimdi bozkır insanı ne çekiyorsa Allah’a sırtını dönmekten çekiyor.

“Kim deli olduğunu söylüyorsa elbette akıllıdır.”

“Haydi, sen de bizimle gel!...Hacı Bektaş derler bir kâmil mürşit var imiş. Ona gideriz...Ocağında kimse horlanmaz, dergâhında kimse mahrum bırakılmazmış...Eli vergili, dili sevgili, yüreği merhametli bir er imiş.”

Sevgilinin gözünden akan bir damla, bir erkek için ya hazinedir, ya da hazineyle tartılır.

Çünkü o benim herşeyim, mahremde sırdaşım, zor günde ayaktaşım, er meydanında yoldaşımdı. Cengâverliği benden iyi bilir, bilhassa hançeri çok ustaca kullanırdı. Bazen ben mi onu himaye ediyorum, o mu beni koruyor şüpheye düşerdim. O benim emniyetim, güvenim, sadakatim idi. O bana Allah’ın bir lütfu idi.

Ben, bir şeyler için daima mücadele etmeliydim. Mücadele azmi insanı zinde tutuyordu çünkü. Gerçi süfiler asıl mücadelenin bedenle yapılan olmadığını, yiğitliğin nefis ile mücadelede ortaya çıktığını söylüyorlar ama şu dünyanın bunca nimeti var iken bunlardan kendini mahrum etmenin, bir lokma bir hırka ile yaşamanın da mücadele sayılamayacağını düşünüyordum. Bir ermişin eteğine yapışıp, orada her şeye boyun eğerek hareketten kalmak, dünya nimetlerinden uzak yaşamak bana bir nevi ruhbanlık ve miskinlik gibi geliyordu.

Benim ruhum bir ırmak gibiydi, akmak, çırpınmak, devinmek, koşmak istiyordu.

Ben ağlarım yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne âkilem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi.

Neler neler söylemedi içim o uzun bekleyiş gecelerinde, neler neler kurdum içimden, bilsen...

“İki kişinin birbirini sevmesi, birbirini dost edinmesi, sahip edinmesi demektir,” diye başladı bir seferinde anlatmaya ve “tıpkı Allah’ın kulu, kulun da Allah’ı sevmesi gibi, zira ki Allah kulunu sevmeseydi kul Allah’ı sevemezdi,” diyerek devam etti.

İnsanoğlu için en kutsal ibadet çalışmak, doğruluk ve insan sevgisidir.

Bana, “Yunus!” dedi, parmağını kalbimin üzerinde gezdirerek, “Burası kalbinin en eğerli yeridir. Burada siyah bir nokta vardır. Canın canı, sevenin cananı buradadır. O nokta, yoğun bir damla kandan ibarettir. Adına ‘süveyda’ yahut ‘sevda’ derler. Siyaha çalan rengi yüzündendir bu isim. Çünkü sevda, kara talih içinde, o kara kan damlasında büyür. Bütün tecelli denizleri, bütün aşk fırtınaları, işte o bir damla kanda dalgalanıp çırpınır. Aşırı sevgi bu damlayı tahrip edip dağıtırsa, parçaları bütün vücuda dağılır. Aşk, işte bu dağılmanın adıdır ve o dağılırsa âşık artık ne yaptığını bilmez olur.” Bütün bunları bir yerden okur gibi söylemişti. Kimden dinlemiş yahut hangi kitaptan okuyup öğrenmişti elbette bilemedim. “Sevda, Yunus’um, sevda!...” diye devam etti sonra, yutkundu ve mırıldandı: “O noktanın adına sevda demişler!”

Çok düşünüyor ve az konuşuyor.

“Dört kapı, dört inanç için açılır,” diyor. Dört kapıdan kastı, şeriat, yani İslam dini, sonra tarikat yani şeyhe bağlanmak, sonra marifet yani Tanrı bilgisi ve nihayet hakikat yani Tanrı’yı tanımak, O’nunla olmak. Dört inançtan kastı ise ibadet, niyaz, adak ve vuslat...İnsaniyet vasfında olgunluk, insan sevgisi, müsamaha, adalet, özgürlük, düsturlarına önem veriyor; görünüşe değil öze, dıştan ziyade içe yönelmeyi tavsiye ediyor, “İnsan kendini bilmeli,” diyor ve “kendini bilen Rabbini bilir,” diye de ilave ediyor “Kendini bilen insan elbette kendini sever, kendini seven ise Tanrı’yı sever.”

Her ne ki arıyorsun; aradığın ancak sensin...İyinin de, kötünün de fidanı senin içinde büyür...Her meyvenin içi, kabuğundan yeğdir...Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir...Âlemin varlığını ancak kul olarak anlayabilirsin...Allah Muhammed’i önce kul, sonra resul edindi. ‘Abdühü ve resulühü’ demekten murat, kulluğun peygamberlikten önde geldiğidir...Allah’a karşı tam kul olmak, varlığa karşı tüm hür olmak anlamına gelir...Dünyanın hürriyeti Allah’a kul olmakla mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber’in bir adı da Abdullah’tır; yani Allah’ın kulu...”

Bütün mesele ırmak olup koşmalı mı; yoksa göl olup dinlenmeli miyim sorusunda düğümleniyor.

“Çocuk sus! Bana Tanrı’dan bahsetme! Herkes hayatında mutlaka bir şeyleri ciddiye alır, herhangi bir şeye güven duyar ve o şeye inanır. Sen, o şeyin adını Tanrı koymuşsan bunu kendine sakla! Kardinallerin bile, ispat etmek için bin bir delil saymaya kalkıştıkları Tanrı’yı senden dinleyecek değilim. Tanrı’nın varlığını inkâr da, ispat da kişinin kalbindeki ışıktan güç alır. Ben o ışığı yitireli yıllar oluyor. Delik kovada su tutamazsın. Kovada bir delik olmakla on delik olmak arasında da sonuç değişmez.”

“İnsanlara önce sevmeyi veren, sonra da sevdiklerini elinden alan bir adaletsizlik sence bir Tanrı işi mi?”

Yanlış olan, zor olan, hüsrana götüren kulun hata yapması değil, hatada ısrar etmesidir.

Yalnızdım, dağ başındaydım, taşlarla, ağaçlarla konuşuyor, kestiğim odunlarla söyleşip hasbıhal ediyordum. Mana dilinden neler neler söylüyorlardı bana, neler anlatıyorlardı!..Ormanlar görünüşte ıssız idi, ama içine girince dil olur şakırdı. Dağ ile konuşmak, ağaçlar ile konuşmak, rüzgâr ile konuşmak aslında insanın kendisiyle konuşması demekti. Bazen balta vurulan kuru odunlar hüzünleri, bazen dalları çiçeklenen ağaçlar sevinçleri, bazen uğultulu esen rüzgârlar sancıları dillendirir de kâh sizi ağlatır, kâh sevindirirler.

Dağdan odun getiriyordum. Herkes ona odun diyordu; iki heceyle, od-un işte, ateş veren şey...Ama ben onun ilk hecesiyle ilgilendim, ateş olan kısmına, gönüllerde aşkı tutuşturan alevli kısmına, ‘od’a talip oldum. Herkes dağa odun için gittiğimi sanıyordu ama ben od için gidiyordum. Gidiyor ve od üzerine kendimle konuşuyor, kendime konuşuyor, içimde onun alevini hissediyor, gönlümü onunla tutuşturuyordum.

“İlim kendini bilmektir!”

Öyle ya, kişi kendini bilmezse ya nice okumaktır?

“Acıları tatlandırır sevgi, bakırı altına keser...” diyordu.

Tortulu sular arı duru olur sevgiyle; bulanıklar berraklaşır. Ve şifa bulur sevgiden tüm dertler. Ölüleri diriltir sevgi; sultanları kul eder...'Bilmek’tir sevgi...

Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı...Maddi düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp...Eğer bir yana itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru...Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer...Eğer hayvani arzular baskın olursa tende...Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya...

Uyan ey insan, her şey ‘ben’den doğdu hep; benlikten doğdu...Bütün aptallıklar, bütün kötülükler benlikten doğdu...Öyleyse hep benden olsun feryadın, bütün şikâyetlerin hep benden...

Yalnız kalmak istemiyorsan gideceğin yerde eğer; iyilikten, güzellikten, doğruluktan evlâtlar, dostlar, yoldaşlar edin kendine şimdiden. Geçip gitmede ömür ...Umutlar hep yarın, yarın, yarın!..Tükenen zamanı dolduruyor hep kuru kavgalar, boş didişmeler, faydasız gürültüler...Aklını başına al kardeş! Günü, bugün say; ölüm ki kaşla göz arasında; ölüm ki dudakla söz arasındadır...

“Severim Allah’ı candan içerü.”

Beni bende demen, bende değilim
Bir ben vardır bende benden içerü
Süleyman kuş dilini bilir dediler
Süleyman var Süleyman’dan içerü.

Bir kişinin, farklı inandığı için düşman olarak algılanması veya köleleştirilmesi nasıl tahammül edilmez bir saçmalık ise, içindeki inancını dışa vurarak işkence görmeyi göze almak da o derece büyük bir hata idi.

Önemli olan, insanın, korkacağı bir Tanrı mı, yoksa sevip umut edeceği bir Tanrı mı istediğiydi.

Çok geçmeden bilmezlik halinin bendeki beni götürmüş, benlikten arındırmış, ruhumu yıkamış, derviş ile Rab arasındaki en kalın perdeyi, beni ve benliği ortadan kaldırmış, yalnızca bilinmesi gerekeni bildirmiş olduğunu anladım. Allah’ın varlığı yanında kulun, sevgilinin varlığına nispet sevenin bir varlığı veya bilgisi olamayacağını idrak ettim.

“...Velhasıl padişahımla dağda bu derviş Yunus’a rast geldik. Yol soracaktık. O garip şeyler söyledi ve 'bilmem’ deyip durdu. Padişahımız da buncağıza bir kese altın vermek istedi. O sırtada bu derviş ‘Tapduk Sultan dergâhında dağlara taşlara, ‘Altın ol!’ dese, altın olur Allah kulları var’ dedi. Küçük dillerimizi yutayazdık. Çünkü bu derviş konuşurken eliyle işaret ettiği dağlar taşlar, odunlar ağaçlar altına dönüştü. Hepimiz, benim gördüğümü görüyor mu diye birbirimize baktık. Gazi Han’ımız dahil böyle bir şeye şahit olanımız yoktu. Korktuk. Yerimizden fırlayıp bağrışmaya başladık. Sihre uğradığımızı düşündük. Atlarımız yerlerinde duramıyorlar, kişniyorlardı. Bir fırtına çıktı zannedilirdi. Ne oldu anlamadık. Derken bu derviş, ‘Bunlar dünyadır padişahım, dünyalıktır. Bir şeye yaramaz. Yine taş taş olmak, ağaç ağaç olmak hoştur,’ deyince de her şey eskisi gibi oldu, ortalık yatıştı, ağaçlar ve taşlar eski hallerine döndüler. Gördüklerimizin serap veya hayal olduğunu tartıştık...”

“Âşık olmaktan kime zarar gelmiştir?”
“Aşk sultanının vardığı yerde, takva tazı olup kaçar! Ardından dile düşme, kınanma ve ayıp gelir.”
“Ama aşktır ki dervişin yoludur; aşktır ki Leyla’da iken Mevla’ya ulaştırır!”
“Sana gıptalar olsun derviş!..Nefsim şeker istiyor ama hekim perhiz diyor!”
“Can kaygısıyla aşktan vazgeçmek öyle mi?!. Âşık kendi canını düşünürse sevgilinin ne değeri kalır ki?”
“Sen aşk işini kolay sanırsın zahir?”
“Hayır, kolay sanmam; bilakis o bir ateştir; yakar, yandırır. Ama nefsi de kirlerinden arıtır. Sevgili lehine nefsinden arınmayan âşık elbette yalancı kalır! Turfanda üzümün tadı ekşidir; tatlılaşması için güneş altında sabırla beklemesi gerekir.”
“Nefsi sabırdan men eden de kim? Sevgiliye ulaşmak imkânsız bile olsa dostluğun gereği, ararken ölmek değil midir?”

Pişmanlık kadar insana yakışan bir hal tanımadım ben.

Onun içindir ki iki cihan güneşi Muhammed Mustafa, “Kendini bilen Rabb’ini bilir” buyurmuştur.

Şöyle hayran eyle beni
Aşkın oduna yanayım
Her ne yana bakar isem
Gördüğüm seni sanayım

“Aaah, Derviş Yunus...Dört hakikat öyle mi?”
“Nefis atıma vurduğum dört gem diyelim efendim!”
“Birer birer gemleri çıkar ağzından o halde!”
“Eşiğinize geldiğim zamanlarda herkesin bir şeyi dost edindiğini, o şeye gönül bağladığını görerek gelmiştim. Baktım, o gönül bağladıkları şeylerin hepsi onları yarı yolda bırakmıştı. Karar verdim, sizin kapınızda beni hiç bırakmayacak, öldükten sonra bile benimle gelecek bir şey aramaya karar verdim. Böylece iyiliği seçtim. Sizden devşirdiğim ilk dostum iyilik oldu. O beni hiçbir vakit yalnız bırakmadı.”
“Hımm! Peki ikincisi neydi Yunus?”
“İnsanlar ömürlerini satıp, dünyanın geçici emellerini ve mallarını alıyorlar, sonra da onlara dört elle sarılıyorlardı. Üstelik öyle de sıkı koruyorlardı ki!..Sandıklar ve hazinelere koyuyorlar, mevkiler ve makamlarla süslüyorlardı. Kimisi zenginliğe, kimisi şöhrete, kimisi güzelliğe yapışmışlardı. Eşiğinize geldiğimde ömrümün varı zenginliğimi de, güzelliğimi de Allah elimden almıştı. Sitare olmayan âlem, olmasa da olurdu sanki. O’na sitem mi etmeliydim, düşmanlık mı, bilemedim. Sonunda Sitare’mi alana ben de canımı satmayı uygun buldum ve gönlümü yalnızca O’na adadım; Sitare’mi güneşe kattım, mecazdan ve hayalen geçip O’nun aşk oduna, hakiki aşkın oduna yöneldim.”
“Devam et! Üçüncüsü?”
“Eşiğinizde dervişlerinize baktım; herkes gibi onlar da hata yaparlarsa sebebini hep dışarıda, başkalarında arıyorlardı. Karar verdim, hiçbir hatamda başka birini suçlamayacak ve gözlerimi daima içime çevirecektim. Her hatayı kendimde aradım. Böylece nefsimle bir savaş başlattım.”
“Güzel yapmışsın, ya sonra?”
“Sonra efendim, insanların bir lokma ekmek için, birkaç dünya nimeti için helal ve haramı birbirine karıştırdıklarını gördüm. Hakça bölüşmeyi ve başkasının hakkını almamayı kendime düstur edindim. Boğazımdan haram lokma girmedi ve assı ziyandan geçtim.”

Okudukça öğrendim ki İslam’ın temeli ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıl imiş. Gidişatını ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine düzenlemeyen kişiden derviş olamayacağını ve topluma yarar gelmeyeceğini artık iyi biliyordum.

“Seni dostundan ayıran sözü dinleme; o sözde ziyan vardır.”

Beş vakit namazımda, teheccüdümde “İlahi, gider benden benliği ve doldur içime Sen’liği!” diye yakardım.

Aşkın aldı benden beni
Bana Sen’i gerek Sen’i
Ben yanarım dün ü günü
Bana Sen’i gerek Sen’i
Ne varlığına sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana Sen’i gerek Sen’i
Cennet, cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver Sen anı
Bana Sen’i gerek Sen’i.

Arayı arayı bulsam izini, izinin tozuna sürsem yüzümü, Hak nasip eylese görsem yüzünü, yâ Muhammed canım arzular seni.

Yaratılanı yaratandan ötürü sevme vaktiydi. İstikametimi bozmamak ve hata etmemek adına susmalıydım.

Sana kızıyor muyum; evet!..Seni özlüyor muyum; evet!

Sana dair bütün iyiler benim içimde; ve bütün kötüler de...

“Denge madde lehine bozulunca da insanın nefsi, mana lehine bozulunca da ruhu öne çıkıyor, biri diğerini bastırıyor!”

Dağlar ile, taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Sular dibi mahi ile
Sahralarda ahû ile
Abdal olup “ya Hû!” ile
Çağırayım Mevlâm seni

Dertli ne ağlayıp gezersin burda
Ağlatırsa Mevlâm yine güldürür
Nüce âşık kondu göçtü buradan
Ağlatırsa Mevlâm yine güldürür.

Sevdaya salma şu garip başını
Akıtır gözünden kanlı yaşını
Kerim’dir onarır kulun işini
Ağlatırsa Mevlâm yine güldürür

“O halde belalar bizim için birer iyilik midir?”
“Bu senin bakış açına göre değişir. Eğer âşık isen ve bela sevgiliden geliyorsa yalnızca bir sitemdir. Âşıkına kendisini hatırlatmak isteyen bir sevgiliye kim kızabilir?” 

“Bize güzelliğinden bir nebze tattırdığı vakit koydu o sevgiyi kalbimize. Kulun bu dünyada güzele düşmesi, güzelliğin peşinde olması, güzelliğe doğru akıp gitmesi hep bu yüzdendir. Güzel bir kadın, güzel bir ses, güzel bir şiir, güzel bir manzara, güzel...hep güzel...”

“Kendini bilen Allah’ı bilir, buyrulmasındaki hikmet gibi desenize. Hani seven, sevgili için feda olunca kendisi olur; aradan ikilik, sen-ben kalkar seven ile sevilen aynîleşir ve seven sevgilide ebedilik bulur; onun gibi...Bu durumda âşık, maşuku için öldüğünde gerçek aşkı bulmuş oluyor herhalde!?”
“Ölmek demeyelim istersen, ölerek var olmak, dirilmek diyelim.”

Sevgilinin kapısında ölene şaşılmaz, oradan geri dönene şaşılır çünkü.”

“Ah benim delikanlı evladım, ah benim gönlü daracık yiğidim. Çehreni tebessüme alıştır, hoşuna gitmese de katlanırken sadaka verircesine gülümse. Yoksa derviş olamazsın. Bağrında baş gerek evladım, gözün dolu yaş gerek. Dövene elsiz, sövene dilsiz kadar gönülsüz gerek evladım! Azıcık gülümsesen ne olur?”

‘Dünyada tek eşyam olan Sitare’min heybesi...’

 
Hayali gözümden hiç ayrılmadan geçen uzun yıllar boyunca onun yüzünden başka bir yüzü, onun sesinden başka bir sesi mahrem saymadım. Güzelliği zaman zaman başka güzellikler içinde eridi, ama o bütün gördüğüm güzellerde ve güzelliklerde hep var oldu. Mecnun Leyla’dan geçmiş, Mevla’ya varmıştı; bense Sitare’den hiç geçmemiş, yıldızımı güneşe katmış, güneşin ışığında hep yıldız parıltısı görmüş, dört kitabın manasını bir Elif okumuştum. Hakk’a yürüyüşüm hiçbir vakit onsuz olmamış, belki ondan olmuştu...

“Ben gelmedim davi için, benim işim sevi için. Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.”

Hey azizler azizi Yunus Emrem! Şiirleriniz?!”
“Sevgili için söylenmiş sözlerdir, Sevgili’ye hediyedir.”
“Kaç adettir hiç bilir misiniz?”
Çünkü o bir şiir demiş olmak için şiir demiyordu; o bir kalbe girmek için şiir diyordu. Onun şiiri sanat için değil imanı içindi. Onun şiiri insan için, sevgi için, hoşgörü için, insanlık içindi. İrşadın yolunu şiirde bulmuş, şiir bütün sözlerden uzun yaşadığı için nasihatlerini şiir biçiminde söylemişti.
Sonra eliyle “Hiç saymadım ki!” dercesine bir işaret yaptı ve vecd halindeki meclisi titreten o cümleyi söyledi:
“Sevgiliye gidecek hediyeyi saymak yakışık almaz, öyle değil mi?”
Biliyorum, Biz bu ilden gider olduk, kalanlara selam olsun, demişti; Yine Biliyorum, Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun. Demişti; Ve Sevgiliye gittiği o geceden sonra adının dilden dile, Aşkının gönülden gönüle dolaştığını da biliyorum. Şimdilerde ona kimisi Âşık Yunus, Miskin Yunus; Derviş Yunus;Varsın onu da desinler. Ve Türk yurtlarında, onu en çok Bizim Yunus diye çağırırlar. Biliyorum; Ten fânidir, can ölmez Çün, gitti geri gelmez Ölür ise ten ölür Canlar ölesi değil

Kitap Hakkında

“OD”, 13. yüzyılın karmaşasında Anadolu’yu sabır, aşk ve inanç mayasıyla kuranların da öyküsü bir bakıma. Gönül erleri, aşkla yoğrulurken Anadolu’yu da yoğuruyorlar. Hacı Bektaş Veli, Mevlânâ, Yunus Emre, Barak Baba, Temür Alp Ata, Satı Nine, Tapduk Emre, Geyikli Baba, Ahmet Fakıh… Dahası, Hasan Sabbah’ın adamları, Moğollar, Haçlılar, Dervişler, Abdallar…
Yunus Emre’nin biricik ve kıymetli eşi Sitare, diğer ismiyle Elif’e duyduğu aşk da önemli bir yer tutuyor romanda. Yunus, Sitare’sini erken yaşta yitirir. Ebedi aşk, ilahi aşkın eşiği Sitare’nin gözleri, elleri ve sesindedir. Oradan şiire gidecektir Yunus Emre. Dağlar ile taşlar ile çağırmanın sırrına erecektir. Yunus, çok sevdiği oğlu İbrahim’i de çocuk yaşta kaybeder. Diğer oğlu İsmail’den çocuk yaşta neredeyse ömrünün son yıllarına dek ayrı düşer.
Haçlı istilacıları, Moğol askerleri, hırsızlar, uğursuzlar, Alamut fedaileri Anadolu’yu bir mezar soyguncusu gibi deşer dururken...Anadolu bozkırlaşırken mana erlerinin sayısı artmaktadır. Zulüm ve acı kol gezerken aşk ve şiir yeşermektedir.

“Ben gelmedim kavga için…” diyen şair...
 ‘Beğenmedim yaktım’,
‘Beğenmedim suya attım’
‘Eğer iki bin küsur şiir kaybolduysa; suçlusu benim.’
‘Aşkın aldı benden beni/ Bana seni gerek seni’

Sevgiliye duyulan aşk, ölüp giden oğulun acısı, bir diğer oğula duyulan özlem, kararsızlıklar, vicdan azapları, Yunus’u Yunus yapan dergâh eğitimleri ve nihayet ilahi aşk...

İskender Pala

Profesör Doktor İskender Pala (8 Haziran 1958 Uşak), edebiyatçı ve edebiyat araştırmacısıdır. Divan Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmalar ile tanındı. İstanbul’da ikamet eden yazar 3 çocuk babasıdır.

İlkokul’ u Uşak’ta ki Cumhuriyet İlköğretim okulu’nda bitirdi. Lise’yi Kütahya’ da ki Kütahya Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumaya hak kazandı. Aynı okulda yaptığı Lisans Tez çalışması ;Câmiu'n-Nezâir’dir. Doktora çalışmasını ise yine İstanbul Üniversitesi’nde yaptı; Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı. Divan edebiyatı dalında 1983 yılında Doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesi’nde Profesör oldu.

Okuma hayatına Peyami Safa’nın eserleri ile başladığını belirten yazar, ilk okuduğu kitapların 9. Hariciye Koğuşu ve Yalnızız olduğunu söylüyor. Ömer Seyfeddin, Refik Hâlid, Reşat Ekrem okuduktan sonra, Osmanlı Tarihi ve Edebiyatla tanışması Erzurum ve İstanbul’da ki üniversite yıllarına denk gelmiş.

Bir ara Hilmi Yavuz ile TRT’ de Şairane adlı programı sunan yazar; şu anda TRT 2 de Perşembe günleri 22.10 Divançe adlı programı hazırlıyor.

Düzenli olarak Altunizade ve Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezlerinde Divan Şiiri Saati adı ile etkinlikleri olup sık sık okur günleri de düzenlemektedir.

* 1979-1982 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Seminer Kütüphane.Memuru
* 1982-1984 Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı'nda teğmen
* 1984-1986 Üsteğmen
* 1986-1987 Boğaziçi Üniversitesinde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi
* 1987-1994 Yüzbaşı, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri
* 1994-1996 Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi
* 1996-1997 Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fak. Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği
* 1997 Öğretim yılı İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi
ESERLERi:


ŞAiRLERiN DiLiNDEN

DiVAN EDEBiYATI

 Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk
Şah ve Sultan...

1 yorum:

  1. OD=Ateş demektir.
    Tasavvufta her gönül bir od'dur,sevgili için yanar.Bazen'de sevgili od'dur,gönlü yakar.Sevgili, Çalab'dır.

    Teşekkürler Nihat abi.
    Sinan Turan.

    YanıtlaSil