25 Ocak 2012 Çarşamba

Mahrem


Kitabın Adı: Mahrem I
Yazarı: Elif Şafak
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım yılı ve sayısı: Mayıs 2010/36. Baskı
Sayfa adedi: 287

Kitap Hakkında:
“Öyle güzel ki uçmak... Öyle güzel ki tüyden hafif, uçurtmadan serseri, buhardan oynak, toz zerresinden kıvrak, kar tanesinden savruk olabilmek gökkubbede. Niyetim daha, daha da yükseklere çıkmak. (…) Niyetim gökyüzünde fersah fersah yükselip güneşin gölgesine değerek, bembeyaz bulutların üzerine çıkıp bağdaş kurmak ve bir de oradan bakmak dünyaya. Çünkü bilmek istiyorum aşağıda olup biten her şey görülüyor mu buradan bakıldığında? Merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış oyunlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın?” Ara sıra da olsa, gözlerden kaçabileceğimiz, görülmekten kurtulabileceğimiz gececil bir an, karanlık bir nokta, kadit bir boşluk, belirsiz bir yırtık, ufacık bir çatlak, önemsiz bir kaçak...hani sanki, bit ısırmış, kene yapışmış, tırtıl kemirmiş, sülük emmiş, güve yemiş, gökten düşen üç elmanın birinden kurt çıkıvermiş kadar küçük, küçücük bir mahremiyet var mı bu seyirlik dünyada.
Görmeye ve görülmeye dair bir roman...

gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakn olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakından görmek istemez.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir.
-Elif Şafak-
(Arka Kapak)

Şimdiki zamanda yaşayan Şişko'nun öyküsünü neden 1880'lerin Perasına bağladınız?

Osmanlı'nın son dönemini yeğlememin nedenini, o dönemde yaşama yeni yeni giren moderniteyle birlikte Osmanlı'nın görsellik anlayışında bir değişiklik olması. Modernite olgusuyla birlikte görsellik yeni bir anlam kazanıyor ve bunun odak noktasında da kadının bedeni yer almaya başlıyor. Kadın, etek boyundan vücut hatlarına kadar herşeyiyle ''seyirlik malzeme''ye dönüşüyor. Modernleşme tartışmasının odak noktasında kadın ve kadın bedeni vardır zaten. Modernite bir seyirlik dünya inşa eder. 1880'deki Pera'nın vurgusu bu: O dönemde Osmanlı'da bir seyirlik dünyanın malzemesi. Bu dünyanın referansı da 1880'lerin Pera'sı.

(Hangimiz Şişko değiliz ki ?, Ahsen Erdoğan- Elif Şafak Söyleyişisi'nden, Binyıl Kitap, 29 Eylül 2000.)

Şişman ama çok şişman bir kadının başrolü aldığı çok az roman vardır. Elif Şafak'ın son romanı Mahrem'de, şişman olduğu için gözden kaçamayan bir kadın ana tema olarak kullanılıyor... Romanın açılış sahnelerinden biri olan minübüste seyehat bölümünde, ter, açlık, diğer kadınlar, sevimli olmak zorundaki küçük çocuk ve kapalı alanla oluşturulan karabasan, uzun yıllardır okuduklarım arasında ayrıcalıklı bir yere sahip...

Elif Şafak'ın öykü anlatıcılığı özellikle bu romanda berraklaşmış. Masalın dili, bu romanın sürükleyiciliğinde ana unsur olarak görülüyor ve Şafak'ın yepyeni diyebileceğimiz bir üslubunun da habercisi. Özellikle tarihsel diye kabaca adlandırabileceğim bölümlerden ayrılmak istemedim.

(Elif Şafak'ın Mahremi, Gül Dirican, Milliyet, 5 Eylül 2000)

Kitaptan alıntılar:
... kırk tarak dayanmaz derler deli kısmının tek bir saç telini taramaya öyle kuvvet verirmiş delilik insana.
“Yokuşun başında/elli yaşlarında/etine dolgun/yüzü solgun/tonton mu tonton/bir kadın/geceliği pazen/terlikleri ponpon/fırlamış sokağa/sokak lambasının altında/lambaya üşüşen/ışığı kesen/sineklere bakmakta/her neyse kaybettiği/böyle gece vakti/belli ki aramakta/sineklerin kanatlarında..
Elli yaşlarında/elli pare top atışıyla/sızım sızım acısını kutlamakta/her parede şıkıdım şıkıdım/göbek atmakta/evli barklı/üç çocuk anası/susuz limonlar gibi memeleri/erken kurudu rahmi/oysa sevmezdi kanını/aklının ucundan geçmezdi/özleyebileceği/ama çabuk kabullendi/zaten o hep böyleydi/hep munis/ve de suspus/kimse ondan âlâ pişiremezdi/ıspanaklı kolböreğini/bir kaşığa dokuz mantı sığdırırdı/kalem inceliğinde sarardı/yaprak sarmasını/inci gibiydi yazısı/okuldayken yani/o zamanlar her şey ne iyiydi/ılık bir süt misali/boğazından aşağı iniyordu hayat/içini ısıtarak/o zamanlar/herkes etrafında pervane/emrine amade/sonradan kocası olacak hergele/en çok da o/nasıl da dolanırdı peşinde/hergele lafı az bile/bunca seneden sonra/hiç utanmadan/yaşına başına bakmadan/sen kalk da/mis gibi yuvanı/gül gibi karını/boyunca çocuklarını/et feda/hem de kimin uğruna/kızı yaşındaymış valla/yosmanın teki/hevesi geçince/parasını yiyince/haydi yallah/kışkışlayacak bizimkini/sık dişini/zaten erkek kısmının/aklı sonradan gelir başına/dayan çocukların hatırına/hem, tek sen misin sanki/hepimiz geçtik bu yollardan/az ceviz kırmadı rahmetli baban/hiç ses çıkardım mı bunca zaman/farzet ki/kızılcık şerbeti/geçecek elbet/geçmeli her şey gibi/bu da geçip gidecek/elbet dönecek/diz çöküp af dileyecek/senden âlâ kim yapabilir ki/ıspanaklı kol böreğini/hem kim sığdırabilir/dokuz mantıyı bir kaşığa/o şırfıntı mutfağın yolunu bilir mi sanki/onun mahareti başka/öylelerinin kadınlığı kibrit ateşi/sönüverir yataktan çıkınca/oysa sen/senin kadınlığın dillere destan/hem...”
Geçenlerde mesela/aynen böyle bir müşteri/ağız burun yamulmuş/dut gibi/gün ağarmakta/gecenin beşi/herif tutturdu ‘hadi!/gidelim/Fatih’in mezarını bulalım/yakasına yapışalım/ne demeye aldın sen bu şehri?/kaydıraktan kaydır gemileri/ver onca şehidi/bunun için mi ulan hepsi?/sarhoşluk işte/inat etmiş/gaza gelmiş’/taksici ses etmezdi gene de/ama bi de baktı ki/sarhoş çıkarmış kafayı camdan/bas bas bağırıyor/”Fatih Sultaaan!/Sultan Fatiiih!/Nerdesin?/Kalk da bak/Bak ne hallere koydular torununu!”/imkânı yok susmuyor/o saatte namaza giden ehl-i Müslüman/dehşet içinde/taksiye bakıyor/taksici şaşkın/baktı ki başa çıkamıyor/çekti arabayı karakolun önüne/bıraktı sarhoşu polislerin eline/sonradan pişman oldu/şeker sarhoştu Fatih’in torunu/yaka paça/götürülürken karakola/dönüp sormuştu/”kulağı küpeliymiş diyolar, doğru mu?”/içine kurt düşmüştü taksicinin/az kalsın birilerine soracaktı Fatih’in küpesini/”kendine gel” dedi kendine/”deli olma elin delisiyle/olacak iş mi yani?/koskoca Fatih!/hem sana ne?/her işin bitti de/Fatih’in küpesi mi kaldı?”
Haberlerde izlemişti geçenlerde/tımarhanelerin nüfusu/epeyce/artmış bu sene/”belli arkadaki karı da tırlatmış/ulan bu canım memlekette/ya kudura kudura ölecez/ya da delire delire!”
Arkadakiler kadını teskin etmeye çabalarken, öndeki adam titreyen ellerle sigara tutuyor taksi şoförüne, daha iki üç nefeste duman doluyor taksiye, camlar sımsıkı kapalı, açmıyorlar, adam dert yanıyor bir taraftan.

Tabii benim bacanağın da kabahati büyük, bunca seneden sonra olacak iş değil yani, söylerken utanıyorum valla, kızı yaşında, resmen kapatmış dayalı döşeli ev tutmuş buna, kız pavyonda dansözmüş, adı da Sinem, bacanak geçen sene tanıştırmıştı bizi, kendi halinde ufak tefek bir kızcağız, ses etmediydim, kaçamaktır geçer diye, nerden aklıma gelir o zamanlar işlerin böyle sarpa saracağı, boşanmalara kadar varacağı...

Mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden!
Baktın ki kem söz işiteceksin, evvela kendin dalga geç kendinle; hatta en çok sen dalga geç ki, başkalarına fırsat kalmasın. İsmini sen koy marazının; hatta davul zurnayla duyur ki merhamet yoksunu ismini, sana lakap takmaya yeltenenlerin hevesleri kursağında kalsın. Yani baktın ki başkaları seni hırpalamak üzere, kendi kendini hırpalamalısın kalkan niyetine.

Şişmanları ancak şişmanlar zayıf gösterebilir. Şişman şişmanın yegâne panzehiridir.

Oysa gümüş bir ayna olmadan, işini tam yapamazdı gümüş tarak. Bir ayna lazımdı muhakkak.

... kadın kısmının gemisi batsa batsa, sorumluluklar ambarında açılan gedikten azar azar su ala ala değil, beklenmedik bir anda hayaller mendireğine gümbür gümbür yağan güllelerden ötürü batardı.
Hani şu, bir dediği iki edilmemiş, daha henüz bir ihtimalden ibaretken bebek odasının hazırlıkları noksansız tamamlanmış, bir hayli geç doğurulmuş, bir hayli zor doğurulmuş, uğruna adaklar adanıp dualar edilmiş, sosyetik kliniklerin kapıları aşındırılmış, meşhur doktorların her dediği harfiyen yerine getirilmiş, nice menfi testten, pahalı tedaviden, usandırıcı tartışmadan, boşanmaların eşiğinden, “Olmazsa evlat ediniriz” tesellilerinden sonra, hem de artık ümitlerin kesildiği bir anda nihayet başarılmış, daha bir kan pıhtısıyken varlığı kutlama sebebi addedilmiş, doğduğunda sülalenin hediye yağmuruna tutulmuş, bir an olsun annesinin gözünün önünden ayrılmamış, aklının hayalinin alabileceğinden daha fazla oyuncağı olmuş, her anının onlarca fotoğrafı çekilmiş, her gülücüğüne methiyeler düzülmüş, her latifesi defterlere kaydedilmiş, fotoğrafları bütün sülalenin albümlerini, çerçevelerini, cüzdanlarını süslemiş, pek pohpohlanmış, pek şımartılmış, hiç yalnız bırakılmamış, hiç yalnız olmamış çocuklardan biri.

Zira gayet iyi bilirdi ki, kadınlar en çok birbirlerine düşmandı. Kadınlar ne vakit bir araya gelseler evvela tepeden tırnağa birbirlerini süzer, şıppadak birbirlerinin derdini tasasını keşfeder, ancak ondan sonra hal hatır sormaya geçerlerdi. Muhabbet koyulaştıkça, nerede bir yırtık yahut leke, karanlık oda yahut mezbele varsa, teker teker tespit edip özenle işlerlerdi hasıraltı defterlerine. Arkadaşlıkları tavşan uykusuna benzerdi.
Kaç kitap okuyunca alim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu insan?

İnsanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı.

Aslını inkâr, varlığına isyan eden tek ölümdü donmak.

Öldürürken, kurbanının rızasını alan tek ölümdü donmak.

Her ikisinin gözlerinde de olanca cüretiyle ışıldıyordu ölüme aşina pırıltılar. Karşılıklı iki aynaydı onlar. Baktıkça, birbirlerinin içine akıp, birbirlerinde çoğaldılar. Sonra gözlerini yumdular.
"İnsan nasıl ağzındaki yiyeceğin tadını kaybetmemek için yeni bir şey yemek istemezse, o da gözlerinin en son gördüğü görüntüyü kaybetmemek için yeni bir şeyi görmeyi istemiyordu aslında."
“Ah! Vitrindeki bonbonlar gibi olmak isterdim. Onlar rengârenk ve cıvıl cıvıl.”
“zahir: Tanrı’nın doksan dokuz isminden biri olan zahir, gözden saklanmayan demektir.”

Eğilip tek tek toplardım parçalarımı ama her zaman dağılanlar topladıklarımdan fazla çıkardı. Ne kadar dikkat edersem edeyim, daima birşeyler kalırdı geride. Birşeyler hep yarımdı, hep iğreti, hep eksik...
İçtekini, dışarının bakışlarından saklayamazsa, daha çabuk yenilir insan ve daha kolay öldürülür savaş meydanlarında.

... yeryüzündeki günahların en iyi seyredildiği yer gökyüzü olmuş daima.

Zihin bulandıkça, görüntüler bulanıklaşır.
"Onu görebildiğim müddetçe bana aşinaydı, göremediğimde ise, neler yaptığını kestiremediğim bir yabancı."

Derler ki, bazıları sadece zifiri karanlıkta görürmüş aynada. Böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş. Çünkü tekleyen hafızaları değil, yürekleriymiş.

... her sokak kavgasının alevi, bir sokak kavgası seyretmek üzere oraya toplaşanların gözleriyle harlanır. Her sokak kavgasını, seyircileri çıkartır.
Zahir: Tanrı’nın doksan dokuz isminden biri olan zahir, “gözden saklanmayan” demektir.

Zira Tanrı görülmek istemiyormuş.”

Sevilmemek de, ağlarken görülmek de, yapayalnız kalma sebebiymiş.
Bilirdi ki, yalnızlık en çok erkeklere koyardı. ... erkek kısmının gemisi batsa batsa, gördüğü en parlak ışığı denizfeneri zannedip, dümeni sığ sulara kırmaktan ötürü batardı.
 Zeliha:
“Koskoca vezirin karısı bir köle için yanıp tutuşuyormuş” diye gülüşüyordu kadınlar. Zeliha ise, güzele baktığı için gözlerini cezalandırmasını bekleyenleri anlayamıyordu. Merak ediyordu, acaba bu fitne kumkuması, dedikodu ustası kadınlar nasıl görüyordu şu âlemi
Nihayet bir gün, sevdiğini sevmediklerine göstermek için kadınları evine davet etti. Onlara meyve ve bıçak verdi. Sonra da Yusuf’u misafirlerin yanına çıkardı. Gözlerini Yusuf’tan alamayan kadınlar, o odadan çıkana kadar, meyve yerine parmaklarını doğradıklarının farkına varmadılar.
Zeliha, tabakları toplarken vakur ve sakindi: “Görün işte” dedi, “gözlerimin bana çektirdiklerini!” 

Bana hiç geçmeyen hevesler lazım.

Bana hiç bitmeyen hikayeler lazım.

zıtlık:
Göze sormuşlar: “En çok ne görmekten hoşlanırsın?” “Zıtlık” demiş, “bana zıtlık gösterin.” Yaratıcı tanrıça Afrodit ile yıkıcı tanrı Ares’in yasak aşkını göstermişler.
Afrodit ile Ares sadece geceleri buluşup gün ağarmadan ayrılarak ilişkilerini gizlice sürdürüyorlarmış. Ama bir gece uyuyakalmışlar. Güneş gökyüzündeki yerini aldığında, hâlâ yan yana uyumakta olan âşıklar yakalanmışlar gökyüzüne. (Not: Zaten yeryüzündeki günahların en iyi seyredildiği yer gökyüzü olmuş daima.) Güneş, gördüklerini yetiştirmiş hemen Afrodit’in kocası surat yoksulu Hephaistos’a. İki çıplak âşığı bir fileyle kıskıvrak bağlayıp, teşhir etmişler ihanetleri ibreti âlem olsun diye.
“Siz buna zıtlık mı diyorsunuz şimdi?” demiş göz. “Sizce Afrodit’in yıkıcı tanrı ile kaçamağı mı zıtlık, yoksa ruhu da kendisi gibi çirkin olan Hephaaistos’a sadık kalması mı?”

Kaç kitap okuyunca alim, kaç diyar görünce gezgin, kaç takrarla yıpranınca müzmün olurdu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar?
İkimiz de sinemayı seviyorduk. Sinema. Hayalifener Apartmanı dışında birlikte olabildiğimiz tek mekândı. Genellikle içeri ayrı ayrı girip filmi ayrı ayrı izliyorduk. Ama eğer salon tenhaysa, ortalıkta çok fazla meraklı göz yoksa, yan yana oturuyorduk. Karanlıkta el ele tutuşuyorduk film boyunca. Gene de diken üstünde oluyordum. On dakikalık aralardan nefret ediyordum.

Ne denli güzel olursa olsun seyirlik olan, hakkı vardı gözlerden ırak kalmaya. Hem gözlerden ırak kalabilseydi eğer, bu kadar güzel olmazdı zaten.
Zühre:
Derler ki, aşk da unutulurmuş her şey gibi. Hem de yaşanıp bittikten, soğuyup küllendikten sonra değil, tam da doludizgin devam ederken unutulurmuş aşk.

Yapabileceklerinden, isteyebileceklerinden korkuyordu. Sınırsızlıktan korkuyordu, kendi sınırsızlığından.

Âdem ile Havva:
Âdem ile Havva, yasak elmanın tadına varınca, farklılıklarını gördüler ilk defa. Utanıp incir yapraklarıyla örtmek istediler çıplaklıklarını. Ama birinde bir, ötekinde üç incir yaprağı vardı. Sayı saymayı da öğrenince, bir daha hiç aynı olamadılar.

aşk:
Âşığının kolları arasında dul kadın, “Aşk dediğin yasak olmalıdır” diye mırıldanmış, “yasak da gözden ırak olmalı.”

ayçiçeği:
Ayçiçeği güneşe âşık olunca, gülmekten kırılmış bütün bitkiler. “Güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz. Kudretli ve ulaşılmazdır. Sen kim, o kim. Vazgeç bu sevdadan” demişler hep bir ağızdan. Ayçiçeği sesini çıkarmamış. Sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış.
Uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ayçiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. Önce geçici bir heves sanmış ama zamanla yanıldığını anlamış. Ayçiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşıdıysa, yılmadaan usanmadan o yöne çevirmiş başını.
Derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ayçiçeğini. Daha ayçiçeğinin üzerinde simsiyah duman tüterken, insanlar akın etmişler olay mahalline. “Yaşasın!” demiş içlerinden biri. “Şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı.”
Aynı gece televizyonun karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçekirdeklerini.

“Babil Kulesi: İnsanlar Tanrı’yı o kadar çok merak ediyorlarmış ki, onu görebilmek için arşı delen bir kule yapmaya karar vermişler. İnşaat tez zamanda yükselmiş. Bütün işçiler uyumla, şevkle çalışmaktaymış. Ama tam da göğün yedinci katının sınırları zorlanırken, Tanrı her işçiye ayrı bir dil vermiş. Artık kimse kimseyi anlayamadığı için inşaat durmuş.
Zira Tanrı görülmek istemiyormuş.
Her çocuk aynı şekilde büyümez.

ceviz ağacı:
Gördüğü her şeyi cevizlerinin kabuklarına resmedermiş ceviz ağacı. Kimse bu ağacın altında sevişmek istemezmiş bu yüzden.

Bazen... böyle birdenbire yaralanıveririz. Ama her yara iyileşir. Eninde sonunda kabuk bağlar, üstünü kapatır. Gözlerden saklanır.
Çünkü hiçbir yara görülmek istemez.

'Yeter ki bu yara gözbebeklerinden çıkmasın. Çünkü eğer gözbebeklerin yaralanırsa, bir daha asla aynı gözle bakamazsın dünyaya. Baktığın her şeyin kötü yanını görmeye başlarsın. Saklı kalmış pislikler bile kaçmaz gözlerinden. Öteki insanlar da hissederler artık aynı şeyleri görmediğini ve artık onları sevmediğini. Rahatsız olurlar. Onlar da bir daha aynı gözle bakamaz sana. Bu yüzden kimse seni yakınında görmek istemez. Resim aynı resimdir aslında değişen senin gözlerindir. Eğer sen çıkarsan resimden, herşey eskisi gibi kalır,, herkes rahat eder. Şahsen bence en iyisi gitmektir .. Böyle durumlarda, üstüne üstüne gitmek inadına..'

0 yorum:

Yorum Gönder