25 Ocak 2012 Çarşamba

Mahrem



Kitabın Adı: Mahrem II
Yazarı: Elif Şafak
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım yılı ve sayısı: Mayıs 2010/36. Baskı
Sayfa adedi: 287

Kitaptan alıntılar II


“Tabii ya. Evde, dört duvar arasında şen şakrak, oynak kıvrak, hatta ne kadar kahpe kaltak olmamızı beklersiniz ama dışarı çıkar çıkmaz hanım hanımcık, kuzu kuzucuk görünmeliyiz di mi? Görünüşümüzle oynarken gururumuzla oynuyosunuz da haberiniz yok. Erkek di misiniz? Topunuz aynısınız. Ulan bu ne sahtekârlıktır gidiyor ortalıkta. Artık bi karar verin ne istediğinize. Evde bizden istediklerinizin onda birini dışarıda yapmaya kalksak, anında kan çıkarırsınız. Yalan mı? Yeter be! Valla da billa da yeter artık. Kişilik bölünmesinden şikâyetçisiyim.”

Cennetin de ötesi varsa eğer, kim cennette sonlanmak isterdi ki?

Ölümün anlamsızlaştığı yerde hayattı ilmek ilmek çözülen. Ve hayat şaşırtmaya bayılırdı. En geveze olanın bile nutkunun tutulduğu bir an vardı; en cesurun dizlerini korkudan titreten. Fotoğrafçının düğmeye basmasıyla birlikte, coşkulu bir kutlamanın ortasında neşeyle poz verenlerin yüreklerinin sıkışıverdiği bir an... sanki yanmış bir fotoğraf, tanıklığını yaptığı mutluluğu karartan. En pısırığın bile cesarete geldiği, en dilbazın bile kekelediği, en vurdumduymazın bile içindeki dehşetin feryadını duyduğu bir an... İşte o anın ismi, gökkubbenin altındaki kadim dillerin bile kucaklamayı unuttuğu bir kelimeydi; yayılmamış söylenmemişti.


... erkek kısmı, ne zaman iğreti hayallerden kurtulmak istese, uykunun nizamına sığınırdı.
Deniz, sütliman bir rahim gibi görünürdü gözlerime. Şimdi...ne yokluğundan yakınmak, ne varlığını kazanmaya uğraşmak; sanki...sadece ve sadece içinde olmak yetecekti hep arzulanmış, hiç yapılamamış yolculuklara çıkıp başka başka diyarlara gidip gelmek için.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka 'gözbebeğim!' diye hitap edilir.

Geçmiş, bugün ve gelecek... hepsini peşpeşe dizip, dümdüz bir çizgi çiziyorum. Bu yüzden geçmişin geçip gittiğine, geleceğin henüz gelmediğine inanıyoruz. Ve en kötüsü, zamanı önceden çizdiğimiz bu dümdüz çizgide yürümeye mecbur tutuyoruz. Ama belki de o burnunun ucunu göremeyecek kadar sarhoştur.

Keşke zaman hiç ayrılmasa. Düz çizgide dümdüz yürümeyi bir türlü başaramasa. Keşke hep yalpalasa, saçmalasa, parçalasa. Biz de bakıp bakıp, yaptıklarını kınasak ve bir daha hiçbir şeyimizi ona havale etmeye kalkmasak.

... keşke ayılmasa zaman. Bol bol yanlış yapsa... Önceden yaptığı hiçbir plana uymayı beceremese... Yanlışlarının hep sonradan farkına varsa... iş işten geçtikten sonra. Kendine geldiğinde gene geç kaldığını anlasa. Yetişemese kendi hızına. Yetişmekten vazgeçip gerisin geri dönse, tam ters istikamete. Önce geleceğini harcasa kuruş kuruş. Sonra, teselli arasa yeniliklerde. Derken geçmişe gelse sıra. Bir türlü eskitemediğimiz eskiye. Kussa bütün benliğini, bütün bildiklerini. Geçmişin sırası altüst olsa... sıra mıra kalmasa...

Geçmiş, geçip gitmez. Hiçbir yere gitmez. Geçmiş hep bugünün içine akar. Zaten bu yüzden, unutmak bu kadar önemli.




Azdan azalan hemen göze çarpıyordu da, çoktan azalan görünmezliğini koruyordu.

Hayallerin iğne deliğinden geçecek kadar küçük olmalı, dermiş kadın kızına. Baktın ki bir hayalin geçemedi iğnenin deliğinden, boşver onu. Unut gitsin. İğne deliğinden geçemeyen hayaller boş hayallerdir. Hüsrandan başka bir şey getirmezler.

... yabancıyı görmek kadar kolay değildi, tanıdıklarımızı görmek.

Sanki gözle görülmeyen iki inatçı beygir vardı ortada. Ve bu iki inatçı beygirin, iki ayrı yöne çektiği talihsiz bir faytona dönüşüvermişti koskoca karyola. Hayvanlardan biri, içtekileri dışarı çıkartmak için var gücüyle çekiyordu halatı. Köpük içinde kalmıştı ağzı. O çektikçe, rahimdeki bebekler de çıkışa doğru usul usul kayıyordu. Öteki beygir birinciden altta kalmamaya azmetmiş olmalı ki, o da halatı var gücüyle ısırmış, tam tersi istikamete doğru çekiyordu. O çektikçe, rahimdeki bebekler de geri geri kayıp çıkıştan uzaklaşıyordu. Her iki beygirin de hırstan burun delikleri açılmış, gözbebekleri büyümüştü. Artık herkes ve her şey, onların mücadelesine odaklanmıştı. Beygirler birbirleriyle zıtlaştıkça, sadece karyola ya da tavanları yüksek oda değil, bu muhteşem malikânenin her tarafı zelzeleye tutulmuşçasına sarsılıyor; rahimdeki bebekler bir o yana, bir bu yana savruluyor; dışarıda korkunç bir fırtına tozu dumana katıyordu. Bütün bu hengâmenin içinde hareketsiz kalmayı sürdüren tek canlı, doğum yapan kadındı.

"Göremediklerini görebilmek için insanlar binlerce yıl boyunca yalancı altınmantardan içki damıtıp içmişler. Sonra... görebileceklerinden korkmaya başlamışlar."

Herkes bilir ki, beyaz çabuk kirlenir.

Ve insan ait olduğu mekanı kolay kolay terk edemez.

“Bazen biri çıkar karşına. Bilirsin ki, onun karşısında zayıfsın. Bir hamur parçasısın. Alsın seni, dilediğince yoğursun oynasın.”

Tak tak tak. 'Kim o?' diye seslenmiş içerideki. 'Benim' demiş dışarıdaki. 'Ben diye birini tanımıyorum ' demiş içerideki. 'Nasıl olur?' demiş dışarıdaki. 'Nasıl unutursun Ben'i. Bir kere bak hemen hatırlarsın.'
Yüzü bulutlanmış içeridekinin, sesi titremiş. 'Git buradan' diye fısıldamış. 'Kocam gelir birazdan. Artık ona aitim.'

Ben, son bir kez bakmış bacasından duman tüten, fırfırlı perdeli, aşı boyalı eve. Gidecek bir yeri yokmuş. Cami avlusunda uyumuş o gece. Sabaha karşı namaza gelmiş cemaat. Ben, Biz'e karışmış sessizce. Bir daha onu gören olmamış.


Tıplı bir katilin suç işlediği yere dönmesi gibi hafızamızın takıntılı mekânları vardır. Rüyalarımızda bilmeden, geçmiş hayatlarımızın, yarım kalmışlıklarımızın mekânlarına gidip gidip geliriz.

Bazen tepetaklak olur yürek. Aheste revan giderken kendi yolunda, göğüs kafesine toslar küttedek. Yüzüstü kapaklanıverir yere.

Elmas bir gözdür yürek: Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle aleme.

Her şey eski haline dönüyordu. Demek ki her şey geçmişe dönebiliyor, eski bir türlü eskimeyebiliyordu.

Zaman illa da, dünden bugüne, bugünden geleceğe uzanan dümdüz bir çizgide ilerlemiyordu. Zaman kâh ileriye, kâh geriye gidiyor; bazen yürüyor, bazen duruyor; sarhoş sarhoş yalpalıyordu.

... sevgililik böyle bir şey işte. Mahremiyet kaybı.

“Âşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki âşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka “Gözbebeğim” diye hitap edilir.
Geçmiş geçip gitmez. Hiçbir yere gitmez. Geçmiş hep bugünün içine akar. Zaten bu yüzden, unutmak bu kadar önemli.
"Unutmak göz temizliği. Her bahar muhakkak yapılmalı. Unutmazsak yaşayamayız! Unutmazsak yaşatmayız!"

Oysa insan bir kabahat işlemişse, buna şahit olanlarla aynı yerde barınamaz artık. Gözgöze gelemez şahitler ile kabahatliler. Kendileri unutmak istese bile olanları, birbirlerinin gözlerinde tazelenir hafızaları.

Ve ne büyük bir tesellidir gece, nasıl da güzeldir.

Oysa her şeyi unutmak kabil değildir. Göz dedikleri şu hayatta tekmil gördüklerini unutmayı becerebilir de, görüldüğünü bir türlü çıkaramaz aklından. Şahitler olmasa geçmişini unutabilir insan.
Karısının dudaklarının her şeye dudak bükmekten sarktığını, ağzının kenarlarının sürekli söylenmekten pörsüdüğünü, gözlerinin kem bakmaktan kırpıştığını, bakışlarının devamlı açık aramaktan karardığını, yüreğindeki fesadın vücudunu örselediğini...

"Komşu kadın, hiç kapanmayan bir gözdür. Pencere önlerinden, dantel tüllerin ardından, balkon kenarladından, duvar diplerinden, gözetleme deliklerinden ve bir de, pişirip dağıttığı aşurelerin içinden bakar."
"Elmas bir gözdür yürek. Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle aleme."
“çok konuşanın dili kanar.”

Biliyor musun, belki de en derin yaralarımızı gözlerden alıyoruz.

İnsan ait olduğu resimde ya güçlü ya da zayıf, ya çirkin ya da güzel, ya biricik ya da sıradandır. Ama ait olmadığı bir resmin içinde sıfatlarını kaybediverir. Bir de bakarsın kı, aslında o kadar güçlü değilmiş ya da o kadar zayıf. Ne o kadar çirkin ne de o kadar güzelmiş.

Oysa aşk dedikleri, solup kurumaya mahkûmdur, bir sebebi olduğu andan itibaren.

Aşk insanı güzelleştirir. Görüntülerle oynar pervasızca; yani sıfatlarla, yani aynalarla. Küskünleri aynalarla barıştırır, yalnızları aynalarda çoğaltır.

Var oldukları halde var olmayan, seyirlik oldukları halde ortalıkta görünmeyen insanlar vardı bu şehirde; cüceler, sakatlar, şişkolar...göze tuhaf görünen bütün insanlar... Dışarının gözlerinden sakınan, evlerin mahremiyetine sığınan, varlıkları mahrem olan insanlar...
Çini mürekkebiyle çekilmiş iki incecik; iki kesik çizgiydi gözleri: acı çikolata karası renginde.

Söylesene, her daim kendi sonunun peşisıra gider zaman. Ve bu sebepten işte, eninde sonunda, her uçan balon patlar ve gün gelir, her sır kendini gammazlar.

... mahremdir hayat. Ve mahrem olan her şey gibi, bazı bazı ırak kalabilmelidir gözden, gözlerden.

"Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır. Hatırlamak, bayramlık elbiselerde leke bırakır."
 Hiç doğmadı la belle Anabelle. Hiç olmadı böyle biri. Yoktu zaten. Ne denli güzel olursa olsun, sırf seyirlik olsun diye seyrine bakılacak suret yoktu. Güzeller güzeli, porsukağacı ormanlarının yegâne perisi, menevişli hayat iksiri de olsa, hakkı vardı gözlerden ırak kalmaya. O olmayınca vişne rengi çadırın seyircilerinin gözlerini daha da açmaları gerekmedi. Hiç olmadı İki. Bir rakam eksildi.”
Unutmak: Göz temizliği
Bir uçan balonum ben. Sönüyorum şimdi. Havalandıkça hava kaçırıyorum. İçime aldığım havayı, içine karıştığım hayata veriyorum. Gövdem, üzerine inen sineklikten kıl payı kurtulup sersemlemiş bir sinek gibi vızırdaya vızırdaya, bir oraya bir buraya savruluyor havada. Eğer aşağıda bana bakan bir yalnız-çocuk varsa şu anda, gözden kaybolmak üzere olduğumum farkındadır herhalde. Ama zaten bu kadar seyretmek yeter. Zaten daha fazla görülmek istemem. Çünkü mahremdir hayat. Ve mahrem olan her şey gibi, bazı bazı ırak kalabilmelidir gözden, gözlerden.”
Dimdik bir yokuş vardı cehennemde. Günahkârlar, çırılçıplak soyunup günahlarıyla dolu küfelerini sırtladıktan sonra yokuşu tırmanmaya başlardı. Küfeler ağır, yokuş dik, yerler kaygandı. Hepsi kan ter içinde kalırdı. Ayakları kayardı. Gerisingeri yuvarlanırlardı. Küfelerindeki günahlar yerlere saçılırdı. Ama her günah kime ait olduğunu bilir, gidip kendi sahibinin ayağına yapışırdı. Yukarılara doğru daha da kayganlaşırdı yokuş. Ta aşağıda, yokuşun dibinde, cehennem ateşinin kazanları sıralanmıştı. Günahkârlar alevlerden kaçmak için yeniden yokuşu tırmanmaya başlardı. Ama yokuş silme buzdu; aşağısı ise safi ateş.
Banyoya gitti. Ağzını çalkaladı. Üstündeki elbiseyi çıkardı. Ağzını çalkaladı. Lifi köpürttü. Ağzını çalkaladı. Liflendi. Ağzını çalkaladı. Saçlarını şampuanladı. Ağzını çalkaladı. Havluyla kurulandı. Ağzını çalkaladı. Saçlarını taradı. Ağzını çalkaladı. Temiz iç çamaşırları giydi. Ağzını çalkaladı. Dolabın üstünden bavulunu indirdi. Ağzını çalkaladı. Bavuldan en sevdiği şortunu çıkardı. Ağzını çalkaladı. Şortun üstüne bir de tişört uydurdu. Ağzını çalkaladı. Şapkalarından birini taktı. Ağzını çalkaladı. Yanına bir tane un kurabiyesi aldı. Ağzını çalkaladı.

Göremediği gözlerle konuşmak istemezdi.
Oysa herşeyi unutmak kabildir. İyidir unutmak, göz temizliğidir. İnsan unutunca ve unuttukça, bir kedi gibi kendi kabahatinin üzerini örtebilir. Yeter ki hafıza üşüsün. Ne zaman mevsimlerden kış, olanca beyazlığına rağmen kara diye anılacak kadar zorlu geçse, yakacak bulmak için kömürlüğe inmek gerekir. Kömürlüğün çıraları, odunları ve kömürleri, hatıralardan mürekkeptir. Kolay tutuşur hatıra çıraları; onlar tutuştukça hafızanın kim bilir hangi vakitte, kim bilir nerede donakalmış damarlarına kan yürür. Çıralardan çıkan kesif duman göz yaşartır gerçi ama iyidir ağlamak. Ağladıkça temizlenir gözbebeği, arınır. Ağladıkça, kireç, katran ve balçık; çalı çırpı, börtü böcek ve toz toprak akıtır. Akıttığı kömür tozları, savatlanmış yollar çizer gümüşi teninin üzerinde. Geceyi andırır. Ve ne büyük bir tesellidir gece, nasıl da güzeldir. Güzelliğini nakşeder karanlığa, tıpkı bir simkeş gibi sırma tellerini çeke çeke.

Gördüğüm andan beri beni büyüleyen, şaşırtan, tedirgin eden ve yaşını hiçbir zaman kestiremediğim gözlerine...baktım acıyla.

Biliyor musun, belki de en derin yaralarımızı gözlerden alıyoruz.

Senelerdir hep aynı sıkışmışlığın içinde dönüp dururken, bu halimle kimseyi sevemeyeceğime ve kimsenin beni sevemeyeceğine inanmışken, hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir yerden, bir kapı açılmıştı önümde. Eşikten geçmemle birlikte paldır küldür yuvarlanıvermiştim ucunu bucağını göremediğim bir sevda âlemine.

Aşk bir hayal taciridir. Kıyıda köşede kartlaşmış hayalleri çekip çıkartır, yıkayıp paklar, allayıp pullar ve terütaze sıfatıyla sahibine kakalar. Aşk insanı güzelleştirir. Görüntülerle oynar pervasızca; yani sıfatlarla, yani aynalarla. Küskünleri aynalarla barıştırır, yalnızları aynalarda çoğaltır.

Theatrum mundi: İnanışa göre dünya, tek seyircisi olan kocaman bir tiyatroydu.
Yalnızdım. Kendi içime kapanmış, içime bakmaktan korkar olmuştum. Tedirgindim. Her daim bir şeylerden, ama belki de en çok kendimden tedirgindim.Öfkeliydim. İnsanların beni seyrederek gündelik hayatlarına renk, muhabbetlerine mevzu kattıklarını görünce sinirlerime hâkim olamıyordum. Huzursuzdum. Yatağını oyan delişmen bir nehir gibi ruhumu zedeliyordum. Mutsuzdum. Tıpkı midem gibi, mutsuzluğum da beslendikçe genişliyordu.

Yaşam: Yaşamı görmek için, ayna tutarız ağzımıza. Yaşamı göremesek bile, yaşadığımızı biliriz ayna buharlanınca.
Söyleşi:
Son olarak klasik bir soru: Neden yazıyorsunuz?
Yazıyorum çünkü harflerle nefes alıyorum. Yazıyorum çünkü hayatla kurduğum bağ yazıdan, hayallerden, hikâyelerden geçiyor. Ve yazıyorum çünkü hayal ve hikâyeler âlemini şu yaşadığımız hayattan daha hakiki, daha sahici, daha renkli buluyorum.

Mahrem
Romanda iki önemli kişilik vardır, cüce olduğunu öğrendiğimiz cüce adam Be-Ce. Çocukken Cüce-Büce dedikleri için, zamanla kendisine bu isime benzeyen ve alfabenin ilk iki harfinin okunuşu olan Be-Ce’yi isim yapar. Roman baş kişisi kadının adı ise hiç geçmez, sadece çok şişman olduğunu öğreniriz.
İsmi verilmeyen, romanın baş kişisi Şişman Kadın ve sevgilisi Be-Ce’nin yaşadığı ilişki de mahremdir, zira biri cüce diğeri şişman bu iki kişi ancak mahremiyet içinde birlikte yaşayabilirler
 “Aç Gözünü” adlı bölümde 1885 Pera’sına geri dönülür. Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi’nin vişne renkli çadırı gündüz kadınlar için açıldığı gibi gece de erkekler için açılmaktadır., fakat tek bir koşulla; hiçbir erkek bu çadıra yalnız gelmemelidir. Vişne rengi çadırın doğuya bakan kapısının ayın karanlık yüzü olduğu belirtilir ve bununla ilgili bir de hikaye anlatılır. Bu hikayeden “sevilmemek de, ağlarken görülmek de, yapayalnız kalma sebebiymiş” gibi bir ifadeyle yine görmek/görülmek vurgulanır.
Birçok öykünün iç içe geçtiği bu yapıtta, Madame de Marelle’in öyküsü buna en iyi örnektir. Madame de Marelle’in ikiz çocuk doğurduğu bir doğum olayı anlatılır; Kocası öldükten sonra, uzun süredir yaşlı kâhyası ile yaşadığı çiftliğe bir gün çok hoş bir delikanlı gelir. Madame de Marelle’e göre, Tanrı onu sınamak için göndermiştir bu yakışıklı genci. Bir gün nehir kenarına gittiğinde orada delikanlıyı görür ve rüyasında sürekli davetkâr sözlerini duyduğu bu delikanlıya bu kez karşı koyamaz, onunla birlikte olur, ondan hamile kalır ve hamileliği boyunca odasından çıkmaz, sadece kâhya ile görüşür, delikanlıyı da bir daha görmez.
Bu olayın hemen ardından ise, aslında Madame de Marelle’in kocasının yaşadığını öğreniriz Monsieur de Marelle karısının, o tabloyu bir yıl önce oraya astığını hatırlar ve tablonun üzerindeki örtüyü açınca da ikizlerden güzel olan bebeğin yüzünün tablodaki delikanlının yüzüyle aynı olduğunu fark eder, ondan sonra da güzel bebekten nefret eder, onu her gördüğünde nasıl ihanete uğradığını anımsar. Bu güzel bebeğin adı Anabelle’dir, kırlarda, porsukağacı ormanında avare avare gezen Anabelle’i bir gün, bir gezici kumpanya sahibi görüp hayran olur, o güzelliği herkesin görmesi için onu satın almak ister.
Romanın sondan üçüncü bölümünde ise yine bir Madame de Marelle söz konusudur. Bu kez malikâne sahibi Madame de Marelle malikâneyi yeniden döşemeye karar verir, bu işlemler sırasında bir kutu bulur. Kilitli kutunun içinde bir resim olduğunu öğrenir, kutunun içinde çok güzel bir delikanlının resmi olduğunu ve onu gören herkesin acı çektiğini söyler yaşlı hizmetçi. Kadın bir an düşündükten sonra kutuyu açmaktan vazgeçer. Buradaki olay da mitolojideki Pandora’nın kutuda en son umudu bırakıp kutuyu kapatmasına göndermede bulunulur.
 “Haklısınız efendim. Her zaman her şeyin görülmesi gerekmiyor. Bazı şeyler gözden ırak olmalı ve de öyle kalmalı!” der yaşlı hizmetçi.
Madame de Marelle bu olayı zamanla tamamen unutur ve bu aşamada, romanın bitmesine üç bölüm kala, Madame de Marelle ile ilgili iç içe geçmiş önceki iki öykü yalanlanır. Aslında Madame de Marelle’in pas rengi çocuklar doğurup büyüttüğünü, Anabelle diye birine de hiç rastlanmadığı belirtilir. Madame de Marelle görmemesi gerekeni görmekte ısrar etseydi, işleyeceği o kabahat yüzünden Anabelle o korkunç güzelliğiyle seyirlik insanlar arasında olacaktı, oysa kutuyu açmadığı için böyle bir şeyin olmadığını belirterek önceki hikayeleri inkar eder.

0 yorum:

Yorum Gönder