10 Ocak 2012 Salı

Gülün Dikeni






Kitabın Adı: Gülün Dikeni


Yazarı: Sara Gül Turan


Yayınevi: Milliyet Yayınları


Basım yılı: Ağustos 1994


Sayfa adedi: 160






Sara Gül Turan

Erenköy Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra Üniversite öğrenimi için 1970 yılının sonlarında Almanya’ya giden Sara Gül Turan, 1971 yılında Alman Hava Yolları’na girerek dokuz yıl hosteslik yapmış; 1981 yılında Frankfurt’ta bir video dükkanı açmış, 1985 yılında dükkanı kundaklanmış, sigortadan para almak amacıyla kundaklama olayının içinde olduğu düşünülerek altı hafta sonra tutuklanmıştır. Elli dört kez mahkemeye çıkarılan Turan, on sekiz ay kadar Frankfurt kadınlar Hapishanesi’nde tutuklu kalmıştır. 1986’da serbest bırakıldıktan sonra, hapishanede yaşadıklarını bu eserinde anlatmıştır.

Yazarın bu romanı yazmaktaki amacı, insan haklarına önem verilen medeni ülkelerde bile insanların türlü işkencelere maruz kalabileceklerini, cezaevlerinde her türlü çirkin ilişkilerin yaşanabileceğini göstermektedir.

Bu kitaptan çok etkilendim.

Yaşananlardan.

Yaşayanın yazım başarısından.

Bu kitaptan yaptığım bazı alıntıları okuyucuyu rahatsız edecektir düşüncesiyle buraya almak istemedim. Aslında bloga aldığım bölümlerde buna oldukça özen gösteriyorum.


BU BİR SUÇ DUYURUSUDUR

Sara Gül Turan’ın inanılmaz öyküsünü ilk kez okuduğumda, bende kimi bölümlerin epey abartılmış, hatta kimi koşullarda uydurulmuş olabileceği izlenimi uyandırdı. Ama sonradan ben bazı araştırmalar yaptım. Turan’ın davasının sorgu ve mahkeme tutanaklarına göz atma fırsatı buldum, kimi tanıklarla görüştüm ve başlangıçtaki şüpheci yaklaşımımı değiştirmek zorunda kaldım. Kitap hakkında söylenebilecek bir şey varsa, o da yazarın birçok konuda temkinli bir ifade yeğlediğidir. Yazar isimleri değiştirmiş, aşağılandığı ve şerefiyle oynandığı birçok olayı ima etmiş ve hatta tamamiyle anlatı dışı bırakmıştır. Utandığı için...

(...)

Sara Gül Turan, Almanya’nın adalet mekanizması ve cezaevleri hayatından bugüne kadar yaşanmasına ihtimal veremediğimiz olayları anlatıyor. Bugüne kadar hiçbir sosyolojik bilimsel çalışma, ne kadar gerçekçi olursa olsun hiçbir röportaj kendine demokratik diyen Almanya hapishanelerinde böylesine adaletsiz bir düzenin hüküm sürdüğünü ortaya çıkarmamıştı.

(...)

Bu bir suç duyurusudur.

Günter Wallraff

Kitaptan alıntılar:

...Samuel Johnson’un şu cümlesi hep beynimi kemirdi:

“Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekebileceğini akıllarına bile getiremezler.”

“İnsan her zaman kahraman olmaz ama her zaman insan olabilir.”

Bacon

“Orospu” diye bağırdı Bayan Krüger. “Neden konuşmuyorsun? Siz çok pis bir milletsiniz. Defolup gidin de biz de sizlerden kurtulalım artık. Ne yüzsüz köpeklersiniz böyle.”

“Pis Türkler” diye haykırdı dışarı çıkarken.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinden birinin son dizelerini anımsıyorum:

“Canımı sıkan şu dört duvar mıydı?

Ölümden öteye köy var mıydı?”

Tam doğrulmuştum ki, bu defa Krause karnımın üstüne sert bir diz attı. İki büklüm oldum. İçimden bir şeylerin aktığını hissettim. Herhalde aşırı korkudan kanamam başlamıştı. Ayaklarımdan süzülen kanlar küçük bir kan gölü oluşturmuştu döşemenin üstünde. Utangaç bir şaşkınlık içindeydim. Kruger’in gözleri yerinden fırlayacaktı sanki, o da şaşırmıştı.

“Sana bir Türk kadın getirdik” dedi biraz önce yanımda oturan polis.

“Dikkat edin, tehlikelidir. Frankfurt’taki tehlikeli Türkler’den. Bize çok çektirdi. Gözünüzü üzerinden ayırmayın.” “Korkmayın” dedi kadın gardiyan. Gardiyan deyimine uyan ölçüde. İri yarı, etli butlu...Herkesin belleğinde kolayca canlandırabileceği bir gardiyan kadındı.

“Burada ona iyi arkadaş oluruz biz.” Dudaklarından alaylı bir tebessüm döküldü.

Gardiyana itaat ettim. Çıkardığım giysilerimi, iğrenircesine eline alıyor, kontrol ettikten sonra bir kenara atıyordu. Bir külot ve sütyenle kalmıştım.

Ipıslak saçlarım, yalınayak ve çırılçıplak tekrar koridora çıktık. Soğuktan tüylerim ayağa kalkmış durumda. Vücudumun üzeri bir anda pütür pütür oldu.

“Hepsini çıkar” dedi. Çıkardım. Bacaklarımda kuru kan izleri vardı. Çırılçıplak, gardiyanın emir ve görüşlerine hazır bekliyordum.

Ceza olarak beni tekrar hücreme kapattılar.

Beş adımlık bir odada, bir insanın kaç saat kapalı tutulabileceğini sizlere soruyorum. Belki bazıları birkaç gün diye sormamı yadırgıyordur ama birkaç saat bile insanı çıldırtmaya yetiyor. Hücreye kapatılmayanlar da bunu anlayamaz zaten.

 
Senegal’i anlatırdı. Nerede olduğunu bile bilmediğim, hiç görmediğim ülkesini...Kuzguni yüzünde çiçekler açardı sanki...Gözlerinin kara içleri bile pırıl pırıl olurdu.

Birkaçı da benim üzerime çullandı. Tokatlar, tekmeler, yumruklar ard arda geliyordu. Korunmak için iki kolumu göğüslerimin önünde kenetlemiş, iki büklüm olmuştum...

Üç katlı hapishane binasının bu köşesindeki koğuşların tümünden protesto çığlıkları yükseliyordu. Mahkûm kadınların avaz avaz bağırışları sanki bütün hapishaneyi sarmıştı. Yediğim tekme ve yumrukların farkında bile değildim.

Gardiyanlar bu kez beni sürükleyerek hücreme getirip kilitlediler. Yatağıma uzandığımda, yediğim tekme ve yumrukların acısını hissetmeye başladım.

Hücremdeyim. Gökyüzünü merak ediyorum. Yılın bu zamanlarında hava nasıl acaba? Güneşli mi, bulutlu mu? Yağmur mu yağıyor? Keşke bilebilseydim...Hiç olmazsa birilerine havanın nasıl olduğunu sorabilseydim...

İnsan dört duvar arasında olduğunda dışarıda her şeyi kıskanıyor...

Kuş olmak istiyorum çoğu zaman...İstediğim zaman kanatlarımı çırparak dilediğim her tarafa uçan, özgür bir kuş...

Bazen herhangi biri olmak istiyorum. Parasız, yoksul, zavallı ama özgür biri olmayı düşlüyorum.

Bazen ağaç olmak istiyorum...Dallarını istediği yöne savuran özgür bir ağaç...İnsanların düşlerini de hapsedemezler ya...İstediğim gibi düşünüp dilediğim gibi hiç olmazsa rüyalarımı özgürce yönlendirebiliyorum.

Canım hiç yataktan çıkmak istemiyor...Sadece düşünmek istiyorum...Gözlerimi tavana dikmiş, düşünüyorum.

Buralara düşmeden önce özgürlüğün ne kadar önemli bir şey olduğunu hiç bilmezdim. Farkında bile değildim. İnsanlar, içinde yaşadıkları güzelliklerin farkında olmuyorlarmış demek...Ya şimdi...Biliyor musun, gerçekten insanın özgürlüğü kadar değerli bir şey yok. Bunu şimdi çok daha iyi anlıyorum.

Gandi’nin söylemiş olduğu bir cümleyi her defasında aklıma getirerek kendi kendimi yargılamaya çalışıyorum: “Yasalara dayanan yargılamadan daha büyük bir yargılama vardır ki, o da her insanın kendi vicdanıdır...Sonra bir Fransız atasözünü getiriyorum aklıma: “Temiz bir vicdan kadar yumuşak bir yastık yoktur.”

Aralarında erkekler de bulunan bir gardiyan ordusu tarafından tekme tokat dövüldüm. Çırılçıplak soydular beni. Upuzun saçlarımı kısacık kestiler.

Karga tulumba zindana atıldım.

Zifiri karanlık, nemli bir yerdi. Tepedeki ampulün soluk ışığında görebildiğim kadarıyla, bu yeni hücremde sadece bir yer yatağı vardı.

Ellerimle yatağı yokladım. Yatak da nemli, hatta bazı yerleri ıslaktı. Üstelik bir de leş gibi kokuyordu. Üzerime bir titreme geldi. Çırılçıplak, üşümeye başladım. Örtünecek bir şeyler aradım. Hiçbir şey yoktu. Sadece bu ıslak ve kokan yer yatağı. Köşede bir de kapaksız bir klozet gördüm. Klozetten genzimi yakan pis bir koku yayılıyordu küçücük yere.

Kapatıldığım burada “şıp, şıp” su sesi var. Sürekli sinirlerimi bozuyor. Yerler de sırılsıklam. Vıcık vıcık bir bataklık gibi.

Islak yer yatağının içinde büzülmüş, ne olacağımı düşünüyorum. Duvarları elledim, duvarlar da ıslaktı. Başımı ellerimin arasına aldım, kesilmiş saçlarımı çekiştirmeye başladım. Bir anda başımı duvarlara vurmak geldi içimden. Korkudan hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Hapishaneye düştükten sonra aralıklarla nefes darlığı krizleri gelmeye başlamıştı. Boğulur gibiydim. Ellerimle yoklayarak kapıyı buldum. Çılgın gibi bağırmaya, kapıyı yumruklamaya başladım. Avazım çıktığı kadar bağırdım, kapıya tekmeler attım ama beni duyan bile olmadı. Zindanın ıslak zemini üzerine yığılıp kaldım.

Kendime geldiğimde vücudum sanki buz kesmişti. Bütün gücümü toparlayarak ayağa kalkmaya çalıştım. Başım dönüyor, midem ağzımdan dışarı çıkacak gibi oluyordu. Ayağa kalkınca, bacaklarımın arasından sıcak bir sıvının aşağıya doğru aktığını hissettim. Demek korku ve heyecandan adet kanamam erken başlamıştı.

Çırılçıplak halde yatağın üzerindeydim. Bacaklarımda bir şeylerin gezindiğini hissettim. Bacaklarımın üzeri hamam böceği doluydu. Bir hamam böceği ordusu beni teslim almaya gelmişti sanki. Kıpırdanınca kaçışmaya başladılar can korkusundan. Ben de onlardan korktum, yatağın üzerinde onlara değmemek için daha da büzüldüm.

Tavandan süzülmeye çalışan cılız ışığın da yardımıyla, odayı taradı gözlerim. Odanın vıcık vıcık döşemesinin bazı yerlerinde bok kümeleri duruyordu.

Bir İspanyol kız vardı. Genç ve çok güzeldi. Bir gün gardiyanın biriyle kavga etti ve gardiyana tokat attı. İşte bu kızı senin anlattığın o yere attılar. Günler sonra hücresine getirildiğinde artık normal değildi...Kafayı üşütmüştü. Çünkü hücresinde birkaç tane erkek gardiyan kıza saldırmışlar. Kız da bakireymiş. Orda kızı hepsi zorla iğfal etmişler. Bütün ısrarlarımıza rağmen kendisine saldıranların yüzlerini hatırlayamadı. Beş altı hafta sonra bir de kızın hamile kaldığı anlaşıldı. Gardiyanları bir telaş aldı. Aylardan beri burada tutuklu bulunan biri nasıl hamile kalırdı? Biz önceleri kızın hamile kaldığını gardiyanlardan gizlemiştik. Ama nasılsa öğrenmişler ve kızı daha sonra hastaneye götürerek çocuğu yine zorla aldırtmışlar. Aramıza tekrar geldiğinde çok genç ve güzel kızı adeta tanıyamadık.

Goethe şöyle diyor: “Kimse bizi aldatmaz, biz ancak kendi kendimizi aldatırız.”

Şafakla birlikte uyandım. Hücremin küçük penceresinden dışarı baktım. Pembeler giymiş bir gökyüzü beni selamladı. Gülümsedim. Temiz havayı ciğerlerime çektim. Dudaklarımın arasından: “Ne güzel bir gün” sözleri döküldü. Pencerenin demir parmaklıklarına yanağımı dayadım. Yemyeşil çimenleri gördüm. Uzaklardan bir kuş sesi duydum. Bir süre sonra da biri geldi. Penceremin karşısındaki ağaca kondu. O kadar mutlu oldum ki. Anlatamam. Yüreğim kıpır kıpır etti. Bütün acılarımı, dertlerimi bir anda unuttum. Sonra gözlerim cezaevinin buz gibi duvarlarına kaydı. O güzelliklerin yerini çirkinlikler aldı.

Kitap hakkında:

1960’lı yılların başından itibaren Almanya ile Türkiye arasında imzalanan anlaşma uyarınca Almanya’ya işçi göçü başlamıştır. Zamanla başka Avrupa ülkeleri ile Kuzey Afrika, Orta doğu, Rusya ve Türk Cumhuriyetlerine de giden Türk işçileri için Almanya işçi göçünün sembolü haline gelmiştir. Zira ilk ve en çok işçi kabul eden ülke Almanya’dır ve özel ihtisas komisyonu raporunun verilerine göre, “Bugün, Türkiye dışında, dünyada 3.8 milyon Türk vatandaşı yaşamaktadır. Bunların 3.3 milyonu Avrupa’da, 2.3 milyonu ise Almanya’da yaşamaktadır. Bu veriler gözönüne alındığında dünyadaki Türklerin %60’ının Avrupa’da, Avrupa’daki Türklerin %70’inin ise Almanya’da yaşadıkları sonucuna ulaşılmaktadır”

Yazarın üzerinde durduğu çok önemli bir konu daha vardır: Arkadaş seçimi. Eserde yanlış arkadaş edinmenin, herkesi dost sanmanın insanı nasıl yanıltabileceğinin, hatta başına telafisi imkânsız dertler açabileceğinin de altı çizilmiştir. Çünkü Sara, esas olarak arkadaş kurbanı olmuştur. Önce kitapta anlatılanları özetleyelim:

Almanya’ya Üniversitede öğrenim görmek için giden Sara, hosteslik yaparak geçinmeye çalışır. Alman Rolf ile evlenir ve bir kızı olur. Ancak üç yıl sonra kocasından ayrılır. Almanya’da Levent adlı bir Türk'le tanışır ve onunla ortak bir video dükkanı açar. İşleri iyi gider, çok para kazanır. Bu arada bol para harcamaya ve kumar oynamaya başlar. Çok kazandığını gören bazı kötü niyetli adamlar ondan haraç isterler. Zor durumda kalan Sara, tanıdığı kumarhane ve gazino sahibi Küçük Ağa’dan yardım ister. O da Sara’yı Rıfat ve Ahmet ile tanıştırır. Bu kişiler ülkücüdür ve Türkiye’de bazı olaylara karıştıkları için 12 Eylül’den sonra Almanya’ya gelmişlerdir. Sara bir süre sonra Rıfat’la iş ortağı olur. Ahmet de Sara ile evlenmek ister. Böylece Rıfat ile Ahmet’in arası açılır. Rıfat Ahmet’i öldürmek ister, ancak başarılı olamaz, Ahmet yaralanır. Rıfat da dükkânı kundaklatır. Sara bu olaydan sonra göz altına alınır, sorgulanır ve sonunda Frankfurt Kadınlar Hapishanesi’ne gönderilir.

Sara hapishanede zor günler geçirir. Bir kadın gardiyanın tecavüzünden son anda kurtulur. Hücreye kapatılır. Orada da Alman olduğunu düşündüğü kişilerin tecavüzüne uğrar. Bir yandan şiddet ve tecavüzler bir yandan da sonu gelmeyen mahkemeler Sara’nın psikolojisini iyiden iyiye bozar. İntihara kalkışır, sinir krizleri geçirir. Savcı sigortadan para almak için dükkânı kundakladıklarını iddia eder. Hapishanede ayrıca bir hakimin de tecavüzüne uğrar. Başına gelenleri avukatına anlatır, ancak avukatı ona susmasını tembihler. Avukatın yönlendirmesiyle, sigortaya fazla mal bildiriminde bulunduğunu söyler. Bu defa da dolandırıcılıktan yargılanmaya başlar. Mahkeme bazı hafifletici nedenleri de gözönüne alarak Sara’ya on beş ay ceza verir. Sara on yedi ay, üç hafta dört gün, on altı saat ve üç dakika hapishanede yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşur.

Yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı gibi, yazar, yaşadıklarıyla bire bir örtüşen bu esere “Gülün Dikeni” adını veriyor ve bunun nedenini ise şöyle açıklıyor:

“.... gülü seven dikenine katlanır, derler. Bugüne dek, tüm zorluklarına rağmen yaşamı çok sevdiğim için, çok şeylere katlanmaya çalıştım. Acı da olsa, zor da olsa...(s:10). Gerçekte Sara Almanya’da güzel günler geçirmiş, bol para kazanmış, evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuştur. Ama hayat hep güzelliklerden ibaret değildir. Gül, burada Sara’nın yaşamındaki güzellikleri, diken de kötülükleri temsil eder.

Sara Gül Turan yaşadıklarından hareketle kaleme aldığı bu anı-romanında Alman hapishanesinde karşılaştığı insanlık dışı yaşamı, işkence ve tecavüz olaylarını, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi, medeni ülkelere yakışmayacak düşünce ve davranışlar karşısında eleştirel bir tavır sergiler. Çünkü, gerek Almanya’da, gerekse hapishanede bulunduğu sürece Almanların tavırlarından, haksız ithamlarından oldukça rahatsızdır. Hapishane yaşamı doğal olarak onun üzerinde tamiri imkânsız derin izler bırakır. Örneğin, Sara kendini muayene etmek isteyen doktorun eldivenlerinden ürker. Çünkü, bu eldivenlerin bir AIDS hastasında kullanılma ihtimali vardır. Bunu düşünmek bile insana bir işkencedir. Sara bu yöndeki endişelerini eserde şöyle ifade eder:

“Birden aklıma doktorun elindeki eldiven takıldı... Acaba o eldiven daha önce başka makamlarda da kullanılmış mıydı? Ya AIDS’li bir kadında kullanıldıysa, o zaman AIDS virüsü de kapabilirdim. Tüm bunları sormaya, tereddütlerimi gidermeye dahi hakkım yok... Almanya sevdasına kapılıp, buralara gelmeseydim, belki de bu acı ve işkenceleri asla çekmeyecektim (s:142-143).

Sara’ya göre hapishane koşulları da Almanya gibi medeni bir ülkeye hiç yakışmamaktadır.

Eserin Almanca baskısına Günter Wallroff tarafından bir önsöz yazılmıştır. Yazarın anlattıkları Almanya’da çok ilgi çekmiş, Sara’nın hakim tarafından cinsel tacize uğradığı iddiası üzerine hakim mahkemeye başvurmuş ve eserin satışını yasaklatmıştır. Ancak bir süre sonra kitaptaki ilgili sayfaların üzerine siyah bant çekilerek kitabın satışa çıkarılabileceği karara bağlanmış, bu karar da yazar tarafından temyiz edilmiştir.

Eser Almanya’da ırkçılık kararının ve cezaevi şartlarının tartışılmasına neden olmuş; Alman Adalet Bakanlığı bunun üzerine soruşturma başlatmıştır.

Irkçılık ve yabancı düşmanlığı Almanya’da yaşayan Türklerin başta gelen sorunlarındandır. Eserde otuz yaşlarındaki bayan polis Krüger’in söyledikleri yabancı düşmanlığının boyutlarını göstermesi bakımından dikkate değer:

“Orospu” diye bağırdı Bayan Krüger. “Neden konuşmuyorsun? Siz çok pis bir milletsiniz. Defolup gidin de biz de sizlerden kurtulalım artık. Ne yüzsüz köpeklersiniz böyle” (s:22).

“Pis Türkler” diye haykırdı dışarı çıkarken (s:22).

Bu tür aşağılayıcı sözler yanında, Sara’ya söylenen şu sözler oldukça anlamlı ve düşündürücüdür:

“Aslında sen bir Alman olsaydın bunları sana yapmazlardı” (s:159).

Sara’nın Almanya ve Almanlar hakkındaki tespit ve yorumları da kendine özgü olmakla beraber yine de Almanya’da yabancı olma gerçeğine dikkat çeker:

“İlk kez insanın insandan nefret ettiğini, hele yabancıların insan sınıfına dahi sokulmadığını burada gördüm...

Burada yabancı olmak demek, evinde tedirgin oturmak demek. Her şeyden ötesi, bir gün ansızın karşılaşabileceğin, kendini bilmez bir Alman’ın aşağılayıp horlamasına sessizce boyun eğmek demek! (s:164).

Almanların bu tutumuna karşılık, Sara yurt dışına tarihi eser kaçırmaya teşebbüsten tutuklanan ve Buca cezaevi kadınlar koğuşunda kalan Amerikalı Gene Le Pere adlı kadının yazdığı kitapta söylediklerini aktararak Alman ve Türk adalet sistemlerini karşılaştırma fırsatı verir:

“Türklerin bir suçu yoktu bu işte. Onlar kendi ülkelerini kendi kurallarıyla yönetiyorlardı ve buna da hakları vardı. Ama İngilizler, o soğuk, soğukkanlı, vurdumduymaz yaratıklar beni koruyup savunmaları gerekirken çekip gitmişlerdi... Cezaevinde, Türk insanını tanıdım. Ve Geceyarısı Ekspresi’nin ne denli uydurma olduğunu anladım.

Başıma gelenlerde Türklerin hiçbir suçu yoktur” (s:161).

Sara’nın hapishane gözlemleri arasında kadın polis ve gardiyanların mahkûmlara kötü davrandıkları, işkence ve dayak gibi olaylara göz yumdukları, hapishanelerde seviciler için özel odalar ya da gardiyanlarla sapık ilişkiler yaşadıkları da yer almaktadır.

Sara Gül Turan anılarına dayanarak yazdığı bu anı-romanında bir yandan Almanya’daki Türklerin çektikleri sıkıntılara dikkat çekmiş bir yandan da konuyu bir Alman hapishanesine taşıyarak, medeni ülkelerde bile bu tür yerlerin çok farklı olmayacağı gerçeğini ortaya koymuş oluyor. Ayrıca, eleştirel bir bakış açısıyla, kötü izlenimler edindiği Almanya’da yabancı olarak yaşamanın zorluklarını da vurguluyor.(Doç. Dr. Abide Doğan/Gazi Üniversitesi)

0 yorum:

Yorum Gönder