10 Aralık 2011 Cumartesi

Özel Hayatlar




Kitabın Adı: Özel Hayatlar



Yazarı: Gülay Göktürk


Yayınevi: Liberte


Basım yılı: Kasım 200


Sayfa adedi: 285





Nasıl yönetileceğimizi tartışmaktan, nasıl yaşayacağımıza kafa yoramıyoruz. Özel hayatlarda yaşanacak bir 'glasnost'un, politik sistemlerde yaşanacak glasnosttan çok daha büyük bir devrim olacağını göremiyoruz. Ama hâlâ geç kalmış sayılmayız. Şimdi eskisinden farklı olarak, hem biz kadınlar kamusal alanda eskisi gibi çaylak değiliz ve orada biriktirdiğimiz tecrübeleri özel hayatlarımıza aktarma olanağımız varken hem de artık kamusal alanda başarı peşinde koşmaktan tıknefes olmuş erkekler ruhen 'eve dönüş' sürecine giriyor; özel hayatı yeniden keşfedip, tarihi ihmalinin acısını çıkarırcasına özel ilişkilere eğiliyor.






Kitaptan alıntılar:






Kafalarımız, kalemlerimiz politik toplumun tutsakları olmuş sanki.


Nasıl yönetileceğimizi tartışmaktan, nasıl yaşayacağımıza kafa yoramıyoruz.






Evet...Evlilik, aile, cinsellik, aşk, çocuk, hatta eğitim gibi konuların “kadın konuları” olarak algılanıyor oluşu bir tesadüfün değil, belki de binyıllardır süren bir gafletin sonucu.






Fikir mücadelesine giren, siyaset yapan, kamu hayatında varlık göstermeye çalışan kadının zayıf noktasıdır cinsiyeti. Muarızlarınız, fikirlerinizle başedemedikleri her noktada bedeninize saldırır.






Bu bekleyiş içinde bazen o kadar gerilirsiniz ki, köpeğin saldırıp ısırmasından korkan adamın durumuna düşer, siz köpeği ısırırsınız.






Onun için arzulamak değil arzulanmak, beğenmek değil beğenilmek önemlidir.


Bütün bunları sevilmek için yapmıştır, ama bu arada sevmeyi öğrenememiştir.






Farkında mısınız bilmem, ama biz kadınlar bunu her gece dinliyoruz: “Bütün kadınlar çiçektir, çiçekler su ister.”


Üstelik bizim durumumuz daha da kötü. Kertenkelenin, sincabın hatta kara sineğin bile, iyi kötü bir sinir sistemi, kiminin küçük de olsa beyni var. Oysa çiçekler insanoğlunun canlı varlıklar arasında kurduğu ve kendini en başa yazdığı hiyerarşinin en alt sırasında yer alıyor. Yani canlı varlıkların en aptalı, en duygusuzu, en ilkeli...Ah evet, hakkını yemeyelim, tek bir noktada fark atıyor kertenkeleye: Güzelliğiyle...Çiçekler hem doğanın bir parçası hem de onun süsleri...


Benzetmenin güzelliğine kapılıp da, salak çiçeklerle bir tutulmaya tav olmak işten bile değil. Mesela, istisnasız hepimiz “aptal sarışın” addedilmeye karşı nefret püskürürüz de, doğanın en aptal sarışını olan zambağa benzetildik mi yelkenleri indiriveririz.




Önemli olan şu ki, nedense kadınlar sekste hep aldatılan, kandırılan, kullanılan, baştan çıkarılan, kirletilen, tuzağa düşürülen taraf oluyor.


Memleket değil, mayın tarlası mübarek. Kader, adım başına bir ağ örmüş körpecik kızların içine düşmesini bekliyor.


Nasıl oluyorsa oluyor, kazık kadar kadınlar, kâh evlenme vaadiyle kandırılıyor, kâh şarkıcı yapacağım, manken yapacağım diye kandırılıyor, kâh cinlerinden kurtaracağım diye kandırılıyor.


Kadın, yaşı kaç olursa olsun, eğitimi ne olursa olsun, hep elma şekeriyle kandırılan beş yaşındaki çocuk yerine konuyor. Hiçbir fahişe düşmüyor, düşürülüyor; hiçbir kadın kandırmıyor, kandırılıyor; kullanmıyor, hep kulla-nı-lıyor. Kadını-erkeğiyle koca bir toplum, kadını seksin tarafı değil, kurbanı gibi görmek için çırpınıyor; bu uğurda gerçekleri çarpıtmaya bacak kadar veletlerin bile inanmayacağı masallara inanmaya razı...


Sizce bu işte bir bit yeniği yok mu?






Acıların en dayanılmazını çekiyor olsanız da size daha büyük bir acı efsanesi gereklidir. Siz kocanız tarafından yıllardır aldatılıyor olsanız da, hiçbir zaman kocasını Camilla Parker’a kaptıran Diana kadar mahzun olamazsınız.


Siz, hayatınız boyunca “kısır” diye aşağılanıp hakarete uğrasanız, üstünüze gelen kumanın acısıyla yanıp kavrulsanız da, İran tahtına bir erkek varis veremediği için saraydan ayrılıp Avrupa jet sosyetesinin partilerinde “çile dolduran” Süreyya kadar zavallı olamazsınız.






Pastacı çırakları kapı kapı dolaşıp kalp biçiminde kırmızı çikolata kutuları taşıyor. Çiçekçiler kömür tevziatı yapar gibi kırmızı gül dağıtıyor. Kapıyı açanlar, dudaklarını büzüp gözlerini bayarak, çiçeklerini alıp kutsal kitap gibi bağırlarına basıyorlar.






Size has, ama gerçekten size has olan birşeyler; size has bir sevme biçimi, bir serenad üslubu, size has bir romantizm, size has bir yas tutma tarzı, size has bir analık-babalık davranışı yaratmadıkça, birey olmaktan nasıl söz edebiliyorsunuz?






Ama bu tanımda anlaşmak yetmiyor. Çünkü diyelim bir kadın kalkıp, işyerinde müstehcen bir fıkra anlatılmasını ya da cinsel şakalar yapılmasını “cinsel taciz” olarak değerlendirirken, bir başkası (tıpkı o romantik reklamdaki gibi) yolda birinin ona çiçek vermesine, cinsel taciz adı takabiliyor. Bir erkeğin aslında iltifat olarak yorumlanaabilecek bir sözü, rahatlıkla “cinsel taciz” olarak damgalanıp hakaretle cevaplanabiliyor. İşin garibi, laf atan erkek “gözleriniz ne kadar güzel” derse başka, “kalçalarınız ne kadar güzel” derse başka türlü tepki alıyor. Neden? Kalçalar, seks talebine daha doğrudan çağrışım yaptığından mı? Güzel bulduğu bir kadına bakan bir erkek “pis pis bakışlarıyla kadını rahatsız etmekle” suçlanıyor. Bu bakışları “pis” yapan şey nedir? Taşıdığı arzu mu? Arzu pis bir şey midir? Ya da ancak karşılık bulunca mı temizlenir?


Ben diyorum ki, şu cinsel taciz meselesini tartışacaksak, çuvaldızı erkeklere batırırken küçük bir iğneyi de kendimize batırsak...






Habere göre olay, ABD’nin Kuzey Carolina Eyaleti’nin Lexington Kenti’nde yaşanmış. 6 yaşındaki Jonathan Prevette sınıf arkadaşı olan bir kız çocuğunu yanağından öptü diye, “cinsel tacizde bulunmak” suçundan apar topar okuldan uzaklaştırılmış. Olay, Amerikan kamuoyunu ikiye bölmüş, yoğun bir tartışma başlamış. Bir grup feminist kararı desteklemiş, hatta Ulusal Kadın Örgütü Başkanı Patricia Ireland, erkek çocukların kızlara saygı göstermeyi öğrenmeleri gerek, demiş.


Bütün bunlar olup biterken, Jonathan bu zamansız tatile bir anlam veremeden bahçede top oynuyor ve arkadaşını neden öptün, diye soranları, sevdiğim için, diye cevaplıyormuş.






Kadın ve haz kavramlarını bir türlü bir araya getiremeyen, cinsel hazzı yalnızca erkek için meşru gören, kadının seksten zevk alabileceği düşüncesi karşısında şeytan görmüş gibi olan Ortaçağ’ın bağnaz ahlakı, kadının bedensel haz arayışına fahişelik, şeytanlık, sapıklık olarak bakmıştı hep...






...araştırmalar, kadınların cinsel fantezilerini sosyal fantezilerinden bir türlü soyutlayamadıklarını, partnerlerinin fiziksel özelliklerinden çok, sosyal statüsünden ve mevkiinden tahrik olduklarını ortaya koyuyor.






Çünkü insanlık, cinsellikten bu kadar çok söz etmesine, bunca önemsemesine rağmen, bedensel hazzı cinsel ahlakın ve kültürün altında ezdi. Bedeninin sesine kulak vermedi. Hatta o sesi hiç duymadı. “Bedenin sesi” zannettiği kimi sesler, hep hayatın başka alanlarında, başka ilişkiler içinde oluşturulmuş sesler, talepler, arzular oldu. Kadınla erkek, hiçbir zaman tarihin, toplumun, kültürün, koca koca kurumların, cinselliğin sırtına yıktığı o koskoca yükün ağırlığını hissetmeden; rollerden, öğretilmiş davranışlardan, dikte edilmiş arzulardan kurtulup gönüllerince sevişemediler.






Gencecik bir genç kızı, satıldığı adamın tapulu malı haline getiren töre, ona bu “mal”ı istediği gibi dövme, sövme ve isyan ederse öldürme hakkını da veriyor. Ve işin acısı, o mahkemedeki yargıçlar da, “malından olan” kocanın ölüm saçan öfkesini haklı görüp “ağır tahrik” indirimiyle, törelerin hukukuna onay veriyor.






Evdeki kadınlara böyle baktınız mı, bir yerine iki taneyi el altında bulundurmakta; bazen birini, bazen diğerini kullanmakta ne sakınca var? Eğer “bedelini ödüyorsa” ve “alan razı, satan razıysa” bir erkeğin, ihtiyaçlarını karşılayacak kadar “çeşit” bulundurmasının nesi kötü?






Bu erkekler, ellerinin altında iki kadın bulundurmayı, tıpkı biri kışlık, diğeri yazlık iki ev sahibi olmak gibi birşey olarak algılarlar. İkisinin de anahtarı beyefendinin cebinde olacak. Ve o kullanmadığı zaman, bomboş, temiz, dayalı döşeli bir şekilde onun gelmesini bekleyecek...Ya da biri şehir içi için, biri de şehirlerarası için iki araba bulundurmak gibi...Biri ekonomik ve park etmesi kolay, diğeri güvenli ve hızlı...






Ben bir insanın çocuğunu ayağa kaldırabilmek için dilenmesini de, hırsızlık yapmasını da, fuhuş yapmasını da hoş görebilirim. Ama kayıtsızlığını asla...






Klasik tur malum, düğün sabahı kuaförle başlar. Kuaförden çıkınca fotoğraf stüdyosuna, sonra Telli Baba’ya gidilir. Ardından dini nikâh için imam önüne, sonra resmî nikâh için evlendirme dairesine ve nihayet gerdeğe...






Neden biri ayda otuz, diğeri üç yüz milyon kazanan iki insan, yolları ayrıldığında tasarrufu eşit bölüşsün? Neden, kendi gönül rızasıyla “evinin kadını” olmayı seçmiş ve onca yıl etrafında dolanan üç hizmetçiyle elini sıcak sudan soğuk suya sokmamış bir kadın, evliliği boyunca kendini beslettiği yetmiyormuş gibi bir de boşanınca adamın kazandığı paranın yarısına el koysun? Ya da neden üç kuruşluk ev işleri, adamın cehennemi çalışma temposuna denk tutulsun?






Ama ne gariptir ki, şimdiye kadar “reislik” kavramına karşı çıkan pek çok modern hanımımız, sıra erkeğin sorumluluklarına geldi mi, Medeni Kanun’la tam bir fikri uyum sergiliyor, kocası üç gün işsiz kalsa suçlamaya başlıyor ya da reklamdaki gibi hâlâ banyoyu yenilemedi diye maraza çıkartıyordu.






Şimdiye kadar halk dilinde sıkça kullanılan “hayırsız koca” tabirinin yanına yeni bir tabir katılacak: “Hayırsız karı”...Vaktini konu komşu gezmekle, Salı Pazarı senin, Beşiktaş Pazarı benim dolaşmakla geçiren kadınlar, tıpkı kahve köşelerinde pinekleyen erkekler gibi, böyle anılacak.






Yemin ne kadar büyükse, delinmesinin cezası da o kadar korkunçtur. “İlelebet sevmeyi” vadeden adam, yeminini bozmuşsa, “asla affedilmemeyi” de haketmiştir. Ölünceye kadar seveceğine yemin eden kadın, başkasını sevmişse ölüm zamanı da gelmiş demektir.






Ama genellikle öyle olmuyor. Sadece Derya Tuna ya da Hülya Avşar değil, kadınların büyük bir kısmının gözü görmeyince gönlü katlanıyor. Acılar, cinsel tek eşlilik kırıldığı zaman değil, bu kırılış açık edildiği zaman çekiliyor.


Demek ki, kıskançlığın konusu cinsel değil toplumsal. Üstelik öznesi de koca değil, öbür kadın. Evet, erkekler biraz hayal kırıklığına uğrayacak belki, ama görünen o ki, en şiddetli kıskançlık krizleri bile, kadınlar arası bir olay olarak yaşanıyor. Kadın kocasını değil, öteki kadını kıskanıyor.


Öteki kadın anonim kaldıkça, kıyaslama olanağı olmadığından, kıskançlık oldukça rahat bastırılabiliyor. Ama öteki kadın, eşin karşısına somut bir varlık olarak dikildiğinde, kıyaslama başlıyor. Kıyaslamayı sadece kendi yapsa, hadi bir derece...Hele bir de öteki kadın’ı başkaları da bilirse, bu karşılaştırmanın sonuçları iyice başedilmez hale geliyor.






Aldatılan kadının, bu kıyaslamadan kendini üstün hissederek çıkması mümkün değil. Öteki kadın daha genç ya da güzelse, kolay anlaşılabilir bir haset kaplıyor kadının içini. Özgüven paramparça oluyor. Daha çirkin ya da yaşlı ya da cahilse, bu defa da, böyle bir kadının kendisine tercih edilmiş olmasını gurur kırıcı buluyor.






Herkes, evlilikleri dinamitleyen asıl faaktörün bir gün ansızın yüzyüze gelinen ihanetler, vurdulu kırdılı kavgalar ya da zehir zemberek söz dalaşları olduğunu sanır ya, meğerse evliliklerin dibinde çöreklenmiş bir yılan gibi sessiz sedasız yatan asıl tehlike başkaymış: Suskunluk.


Birbiriyle konuşamayan, diyalog kuramayan çiftlerin boşanma oranı, aldatma, cinsel uyumsuzluk ve şiddetli geçimsizlik gibi nedenlerle boşananları çoktan sollamış.






Herkesin halısının altında pislikler olduğundan, insanlar genellikle birbirlerinin pisliğini açık etmeme konusunda konsensus sağlar, buna da “saygı” adını takarlar.






Bence yuva yıkmanın ahlaken suç olmaktan çıkması, milyonlarca ilişkiye yeni bir dinamizm getirecektir. Yuvanın dokunulmazlığı yüzünden eşlerini çantada keklik gören ve ilişkilerine emek vermeye üşenen çiftler kendilerine şöyle bir çeki düzen verecektir.


İnsanlar serbestçe evli çiftlerin yuvalarına karşı aşk saldırıları başlatabilmeli ve serbest rekabet şartlarında yarışabilmeli, kimse de bunu tapulu araziye tecavüz gibi görmemelidir.






Benim hatırladığım, Türkiye’de kadın yoğun bir biçimde iki kez çıkıyor siyaset sahnesine. Birincisinde 12 Mart döneminin ardından yükselen muhalefet dalgasının etkisiyle miting meydanlarına doluyor ve Karaoğlan’ı iktidara taşıyor. İkincisinde ise sosyal ve ekonomik sorunların, göçün, dışlanmışlığın, İslami kimlikle örtüşerek bir patlama yaptığı dönemde, Refah saflarında yeralıyor.






...feminizmin en büyük teorisyenlerinden Simone de Beauvoir “Bağımsızlığa Doğru” adlı kitabında, kadının politik davranışına yön veren kişilik özelliklerini şöyle tahlil ediyordu:


“Kadın için dünya alınyazısının egemenliği altındadır. Yaşam karşısındaki tutumu yalvarıp yakarmak; dua etmektir. Belli bir sonuca varabilmek için önceden denenmiş birtakım yollara başvurur. Böylece, neden görenekçi oldu-ğu-nu anlamak kolaylaşıyor; zamanın, onun için yenilik getiren bir boyutu yoktur, yaratıcı bir fışkırma değildir zaman; eskiyi tekrarlamaya mahkum olduğundan, geleceği geçmişin yenilenmesinden başka bir şey saymaz.


Erkekler, kendi yarattıkları putlar önünde tam bir inançla diz çökmezler. Kadınlarsa, yaşam yolunda o ulu heykellerden birine rastladılar mı, bunları hangi elin yarattığını düşünmeden uslu uslu yere kapanırlar...






Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede kadınların siyasete girmesi için uğraşan bir kuruluşsunuz. Ama kadınların İslami kimlikleriyle politika yapmasına karşı çıkıyorsunuz.


Peki kiminle politika yapacaksınız? Dışardan kadın mı ithal edeceksiniz? İthal edemeyeceğinize göre iki seçeneğiniz var demektir: Ya bu Müslüman kadınların, boynu bükük bir şekilde ev köleliğine razı olanlarını tercih edeceksiniz ya da “ev hapsine hayır” deyip, kamu alanına çıkmak için mücadele edenlerle birlikte olacaksınız.






Tesettürü savunanlarla, karşı çıkanlar, ilk bakışta tamamen zıt kutuplarda yer alıyor gibi görünürler. Oysa birleştikleri nokta, ayrıldıkları noktadan çok daha önemlidir.


Tesettürün ana fikri, müslüman kadının “şehveti celbetmeyecek bir kılıkla örtünmesi”dir.


Tayyör zorunluluğunun ana fikri de budur. Biri, saç tellerinin görünmesinin “şehveti celbedeceğini” düşünüp örter; diğer ise saçı “tehlikeli” görmez de, çıplak kolun ya da belirgin bel hattının şehveti celbedeceğini; öyleyse onların örtünmesini savunur.


Ama dikkat ederseniz, her iki anlayış da, kamu hayatında huzurun, ancak kadının kadınsılığını gizlemesi ile mümkün olabileceği noktasında hemfikirdir.






Devlet önce kadınların başının açık olmasına “normal” diyor. Sonra bunu veri kabul ederek şöyle bir mantık yürütüyor: “Laik devlette, devlet memuru, vatandaş karşısında tamamen tarafsız, yönsüz, renksiz yani nötr olmalıdır. Oysa başını örten memur, başını örtmekle “normal” olandan ayrılmakta ve “taraf” olduğunu belli etmektedir. Başı açık vatandaşlar, başörtülü memurla karşı karşıya geldiklerinde onu “taraf” gibi hissedecek ve yansızlığından şüpheye düşeceklerdir. Bu da laikliğe aykırıdır.”


Oysa meseleye bir de şöyle bakın: başı örtülü vatandaşlar da, karşılarında başı açık bir bayan memur gördüklerinde, o memurun “karşı tarafta” olduğunu, dolayısıyla kendileri karşısında tarafsız davranamayacağını düşünmeyecekler mi? Başı örtülü olmak memurun “tarafsızlık” imajını bozuyor da, başı açık olmak neden bozmuyor?


Çünkü devlete göre, başı açık olmak normal, başı örtülü olmak anormal...






Evet, Halide Edip, Mütareke yıllarının İstanbul’unda, yüzbinlerin önüne düşüp İzmir’in işgalini protesto eden, İstanbul’da kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde Atatürk ve arkadaşlarıyla birlikte idama mahkûm edilen bir Kurtuluş Savaşı kahramanıydı.


O aynı zamanda en ünlü kitabı Sinekli Bakkal’ı Türkçe’den önce İngilizce yazmış; İngiliz mürebbiyelerle, özel öğretmenlerle büyütülmüş, İngiltere’den Hindistan’a dünyanın birçok yerinde yaşamış, Alfonse Daaudet ve Emile Zola’dan etkilenmiş, Bertrand Russell’le arkadaşlık etmiş uluslararası bir yazar ve bir aydındı.


Üniversitemizin ilk kadın öğretim üyesiydi.


1912 öncesinde, ilk romanlarını yazmaya başladığında o, kocası tarafından aldatılmış, terkedilmiş, eşiyle uyum sağlayamamış kadının bireysel sorunlarına kafa yoran, içinde yaşadığı toplumun kadına biçtiği yaşam tarzını ve ahlak anlayışını eleştiren “feminist” bir yazardı bir bakıma...


(...)


Ama o aynı zamanda, Cumhuriyet’in resmi olmayan ilk sürgünüydü.


Kurtuluş Savaşı’nda birlikte yola çıktığı kadroyla yolları çabuk ayrılmıştı. Halide Edip ve eşi Adnan Bey, savaş bitip de silahlar duvara asıldıktan sonra, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın siyasal görüşlerine ve tutumuna karşı çıkmış ve 1926 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yanında yer almışlardı.


1926 yılında kocasıyla birlikte ülkeden ayrılmak zorunda kalışı, işte bu siyasi ayrılık yüzündendi. 1939’da Türkiye’ye döndükten sonra, 1950 yılında Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçilmesi de, 1926’daki siyasi çizgisini değiştirmeden koruduğunu ortaya koyuyordu.






Anneler babaları bir kenara itip çocuklarına el koydular. Altınlı kabul günlerini, kek tariflerini, yazlık alma heveslerini, herşeyi ama herşeyi boşverip çocuklarına yöneldiler. Bütün tatminsizliklerini, kendilerine duydukları bütün güvensizlikleri, isteyip de yapamadıkları herşeyi, sınıf atlama özlemlerini, başarısızklarına duydukları kini bir araya getirip yoğurdular. Büyük bir hırs yumağı oluşturdular.






Yüksek eğitim almış genç bir kadın. Bütün bir yıl boyunca, çocuğunu düzenli bir biçimde önce özel derse, oradan alıp psikiyatriste götürüyor. Çocuğun tırnakları bitmiş, bütün yüzü tiklerle sarsılıyor, psikiyatrist “bırakın çalışmayı” diyor, ama dinleyen kim? Anne psikiyatriste şu talimatı veriyor: Sınavlara kadar ayakta kalması için elinizden geleni yapın, gerisini sonra düşünürüz. Bir başkası, çişini kaçırmaya başlayan 11 yaşındaki oğlunu, altını ıslata ıslata kursa ve özel hocaya taşımaya devam ediyor...Bir başkası, 10 yıllık yoğun bir baskıdan sonra nihayet iyi bir kemancı yapabildiği kızı için, “Beni hiç sevmez, midesinde ülser oldu, ama çok iyi çalıyor” diyebiliyor. Bir başkası, bir gazete küpurundan, zihnin en açık olduğu saatin sabaha karşı 3-5 arası olduğunu öğrenir öğrenmez, her gece çocuğu 3’te uyandırıp 5’e kadar ders çalıştırıyor. Ev işlerinde çalışan bir kadın, mutfak masrafından kısarak zar zor biriktirdiği parayla çocuğunu İstanbul’un en pahalı bale okuluna yolluyor.






Aileleri tarafından eziyet edilen, zorla çalıştırılan ya da sokağa atılan o çocukların kimler olduğuna bir bakın: Pazardaki küfeci çocuklara, mendil satanlara, yeşil ışıkta arabanıza hücum edip camlarınızı silmeye çalışanlara, yetiştirme yurduna bırakılanlara, sokağa atılanlara, Beyoğlu’nda tiner çekenlere kaç kardeş olduklarını sorun. Eminim ki her seferinde aynı gerçekle yüzyüze gelecek, çok kardeşlilikle sefaleti ve zulmü hep bir arada göreceksiniz.






İşte böyleleri oğullarını bir dönümlük tarla için vuruşmaya ve ölmeye yolluyor sırtını sıvazlayarak...Sevdalı kızını, lanet bir geleneğe feda ederken gözünü kırpmıyor, aile meclisinde oturup elini kaldırıyor sakin sakin. Böyle anne babanın yetiştirdiği çocuk, iki bilezik için bileğini kesiyor anasının.






Bir gün, hayattaki önceliklerimizin değişebileceğini, düşünce hayatımızda geçirdiğimiz evrimin, değer sistemimizi kökten değiştirebileceğini ve bu yeni değer sistemimizle, daha önce pek küçümsediğimiz bazı şeylerin ön plana geçip “hayatın en anlamlı faaliyeti” haline gelebileceğini hayal bile edemiyoruz.






“Yaşamımın tek nedeni kitabımın satışını görmek...O kitaptan fazla bir gelir beklemiyorum. Son vuruşu yapmam için gereken parayı getirsin yeter. Bir gün altın vuruşu yapacağım ve bir tuvalet köşesinde öleceğim” diye yazmıştı bir yıl önce.


Önceki gün, kitabının imza gününde bir tuvalet köşesinde öldü.


Kanat’ın bu çarpıcı senaryosunun esin kaynağını yine onun yazdıklarından biliyoruz:


“Almanya’da bağımlı olan ve ‘Eroin’ adlı kitabın yazarı Christiane F’nin hayatını örnek aldım. O da toplumun duyarsızlığını, horlamasını, aşağılamasını yazdı...Fakat kimse umursamadı. Derdini daha iyi anlatabilmek için kitabından kazandığı parayla yüksek dozla yaşamına son verdi. Bazen birşeyleri yazmak yetmiyor. Onu ölümünüzle perçinlemek zorundasınız.”


Evet, Kanat, Christiane’yi örnek almış, onu idolleştirmişti...






Görüyoruz: Her gün binlerce genç, ne olmak, nereye ait olmak, nasıl yaşamak istediğini bilememenin bunalımıyla oradan oraya savruluyor. İçindeki huzursuzluğu ya da öfkeyi, uyuşturucuların flulaştırdığı o sanal dünyada dindirmeye çalışıyor.


Ve bu çocukların aileleri, daha üç-beş yıl önce “pırlanta gibi” olan yavruları bir insan enkazı olarak karşılarına dikildiğinde, yürekleri kavrularak aynı soruyu soruyorlar kendilerine: Nerede hata yaptık?


Bana öyle geliyor ki, yapılan en yaygın hata bütün gücüyle “sürüden ayrılma” ya çalışan çocuğu “sürüye sokmaya” çalışmak...


Bu gençleri dinlediğiniz zaman, en belirgin ortak özelliklerinin “sürüden ayrılma çabası” olduğunu görüyorsunuz.






Öyleyse teşhisi doğru koymaya çalışalım. Bunalımda olanın çocuklarımız değil, toplumda geçerli cinsel ahlak, aile içi rol kalıpları ya da eğitim sistemi olabileceği üzerinde düşünelim.






İşsizlik bütün aile için yoksulluk ve çaresizlik demektir. Ama bir erkek için işsizlik aynı zamanda “gidecek bir yeri olmamak”tır, o zamana kadar evim dediği yerde, eşinin ve çocuklarının suçlayıcı bakışları altında iğreti bir şekilde oturmaktır ki, bu son söylediğim erkeklerin en büyük kabuslarından biridir.


İşsiz kalmış erkek, kadınlar dünyasına sığınmış bir mülteci gibidir. O dünyanın sahipleri işsiz erkeğe belli ölçüde ilgi ve şevkat gösterseler de, yabancı ve fazlalık olduğu hissinin tam olarak kaybolmasına izin vermezler.


Erkekler eve iki türlü döner. Ya işlerini kaybeder ya da emekli olur.


Kadınlar eve dönen erkeğe her iki halde de kızar.






Ancak üç-beş yıllık bir emeklilik hayatından sonra, erkeğin evdeki varlığı kadınların gündüz düzeni için ciddi bir tehdit oluşturmaktan çıkar. Ancak o vakit bakarsınız ki, komşular çat kapı gelmekten, ulu orta konuşmaktan sakınmaz olurlar. Erkek, kabul günlerinde televizyon odasında kapalı durmak yerine, odadan çıkmış ve salondaki koltuklardan birine ilişmiştir. Önce suskundur, zamanla dedikodulaara katılmaya başlar. Git gide akşam çaylarının ve keklerin tiryakisi olur. Ve bir bakarsınız bir gün kadınlardan önce televizyonun karşısına oturmuş dizinin başlamasını bekliyordur.


Onun artık “gidecek yer” sorunu yoktur. Kadınlar dünyası her zamanki becerikliliğiyle onu asimile ederek, vanilya kokulu dünyasına kabul etmiştir.










Gülay Göktürk


1949 yılında İstanbul’da doğdu. Babasınının subay olması dolayısıyla çocukluğu Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde geçti. Fatih Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS bursu ile bir yıllığına ABD’ye gitti. Çeşitli gazete ve dergilerde görev aldı. Halen Bugün, gazetesinde yazıyor.






ESERLERİ:






Mürteci Yazılar, Gidemeyenlerin Ülkesi, Özel Hayatlar.


________________________________________



1 yorum: