Kitabın Adı: Brüksel Lahanası
Yazarı: Jake W Stephenson
Yayınevi: Alfa
Basım yılı: Şubat 2006
Sayfa adedi: 319
Avrupa Birliği’nin kalbi olan Brüksel sıcak terör tehlikesiyle karşı karşıya... Kentin merkezine atom bombası yerleştirdiğini söyleyen teröristler, Brüksel’i yeryüzünden silmekle tehdit ediyor. Alarma geçen Belçika polisi işin içinden kendi imkanlarıyla çıkamayınca Türk polisinden yardım istiyor. Türk Emniyeti’nin devreye girmesiyle Avrupa’nın kaderi ‘Türk zekası’nın ellerine teslim ediliyor. Ancak patlama günü yaklaştıkça gerginlik tırmanıyor. Belçika’nın güvenlik birimlerini ve siyasilerini birbirine katan bu inanılmaz komplonun arkasında hangi terör örgütü var? Belçika Hükümeti teröristlerin blöf yaptığına mı karar verecek, yoksa istedikleri 1 milyar Euro’yu ödeyecek mi? Brüksel-Ankara-Zürih üçgeninde geçen bu üç haftalık nefes kesen kovalamacanın sonunda kazanan kim olacak? Brüksel Lahanası, bir solukta okuyacağınız, nefis, ironik bir polisiye.
Kitaptan alıntılar:
Türkiye’nin, ‘dost ve müttefik’ olarak nitelendirdiği bazı Avrupa ülkelerinden son 40 yıl içinde yediği ‘kazık’lar, Türkiye’yi seven, Türkiye’de yaşayan bir kişi olarak beni düşündürmekteydi. Avrupa ülkelerinin her fırsatta Türkiye’ye karşı sergilediği iki yüzlü tutum ve davranışlarını, bu da yetmezmiş gibi, ‘senin teröristin kötü, benim teröristim iyi’ şeklinde özetlenebilen bilinçli yaklaşımlarını görebiliyordum. Avrupa açıkça ‘çifte standart’ uyguluyordu.
(...)
Bana bu kitabı yazdıran, Türkiye’ye duyduğum sevgi ve Avrupa’ya duyduğum öfkedir. Yazdım mı? Yazdım. Okuyan okur, okumayan ‘gargara’ yapar.
Kitapta yazdığım her şey yalandır! Belçika, KESİNLİKLE "teröristleri koruyan ülke" değildir. Belçika'da ve Avrupa'da Türkler aşağılanmamaktadır. Belçikalılar Türkleri çok severler. Belçika, Türkiye'den çok daha büyük, çok daha uygar ve çok daha etkili bir ülkedir. Türkiye, aslında hiçbir işe yaramayan, hiçbir konuda sonuç alamayan cahil insanların yaşadığı çok kötü bir ülkedir. Türkler kafalarına kırmızı fes giyerek dolaşırlar. Aynen Avrupa gazetelerinde yayımlanan bütün karikatürlerde gösterildiği gibi :)
Belçika konusunda gerçekten öfkeli ve tereddütlüydüm.
Belçika konusunda gerçekten öfkeli ve tereddütlüydüm.
Oturup yıllarca uğraşırsın, on tane ülkeyi razı edersin, toplam nüfusu Hakkâri’den az bir ülke gelir Türkiye’yi veto eder. Sonra bir de bakarsın ki veto sürecini bir başka ülke finanse etmiştir. Kim ulan bu ülke diye araştırırsın, Türkiye’yi desteklediğini her fırsatta açıklayıp puan toplayan büyük bir ülkeye toslarsın. Dışişleri Bakanı daha iki hafta önce Türkiye’ye gelip Başbakan’ın elini sıkmış, yanaklarından öper gibi yapıp TV kameralarına şirin görünmüştür.
Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden gelen katılımcıların ortak sohbet konusu, birden ‘Caretta Caretta’ olarak bilinen deniz kaplumbağalarına kaydı. Sohbet devam ederken İsviçre’den geldiği yakasındaki karttan anlaşılan orta yaşlı bir bey, affedersiniz ‘yırtık dondan çıkar gibi’ söze girdi ve TÜRKİYE’nin Akdeniz kıyılarında çok ciddi çevre cinayetleri işlemekte olduğunu, kaplumbağaların yumurtladığı plajlara beton döküldüğünü, ‘Dalyan’ olarak bilinen bir kıyı yerleşmesinde Türklerin, yumurtlayan kaplumbağaları eğlence olsun diye tüfekle vurduklarını yüksek sesle anlatmaya başladı.
“Murat hızını alamadı, ‘Hayatınızda hiç Türkiye’ye geldiniz mi?’ diye ikinci bir soru sordu.”
“Kötü bozmuş adamı.”
“Evet, adam bocaladı, İsviçre Tarım Bakanlığı’nda çalıştığını ve Türkiye’ye hiç gitmediğini anlatmaya çalışırken Murat adamı bir kere daha susturdu. 200 yıl kadar önce Akdeniz’deki kaplumbağaların Fransa, İspanya, İtalya, Yunanistan kıyılarında da yumurtlayabildiğini, bugün ise yumurta bırakabilecekleri yegâne yerin Türkiye kıyıları olduğunu hatırlattı. ‘Denize kıyısı olmayan bir ülkenin temsilcisi olarak Fransa, İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkelerin sahil şeritlerindeki 200 yıllık betonlaşmanın hesabını da bu ülkelerden sormayı düşünüyor musunuz?’ şeklinde bir soru daha yöneltti. Adam çok bozuldu. Murat’a, ‘Siz Fransız mısınız?’ diye sorunca Murat da sol elinin orta parmağı tavandaki avizeyi gösterecek şekilde elini yumruk yaptı, adamın burnuna doğru tuttu, ‘Ben Türk’üm,’ dedikten sonra arkasını döndü, yürüdü, gitti. Dinleyenlerin tamamının kahkahayla gülüp İsviçreliyi alaya aldığını hatırlıyorum.”
“Baktınız mı bant kayıtlarına? Herif konuşurken elektronik ses karıştırıcısı kullanıyor muydu yoksa kendi sesi miydi?”
“Galiba kendi sesiydi amirim. Emin olmak için bakmam lazım.”
“Hemen bak, bekliyorum.”
Parmaklarıyla masanın üzerinde trompet çalarak bekledi.
“Alo? Kendi sesi amirim. Elektronik ‘distorsiyon’ yok.”
“Şimdi sıçtım gagana Volkan Bey.”
Bağırdığını farkedince sesini alçalttı. “Evladım, hemen bant kaydını sayısallaştırın ve ses karakter grafiklerini çıkartın. Ayrıca çok temiz bir bant kopyası yapın.
“Malum hedefe baskın sırasında bu şahıs ‘cordless’ telefonun ‘interkom’ hattından bizim timle görüşme yaptı ve bizimle dalga geçti. Bu arada da kendi sesini kullanmak gibi bir hata yaptı. Şimdi elimizde şahsın gerçek ses karakter grafikleri var. Yani sesli bir parmak izi yakalamış olduk.”
“Bir Türk, başka bir Türk’ü telefonla arıyor, ‘Brüksel’e atom bombası koydum, ver bana 1 milyar euro,’ diyor! Bu ne biçim bir rezalet! Bu nasıl bir...”
Yeri geldiğinde ‘taşeron’ olarak kullanılmak üzere Belçika’da koruma ve kollama altında tuttukları bazı grupların Avrupa Birliği kara listesine alınması halinde söz konusu örgütlerin mecburen tekrar isim değişikliği yapması gerekecekti.
Satranç, bazı düşünürlere göre kanlı bir savaş oyunudur. Vurursun, kırarsın, en sonunda ayakta kalan taraf galip gelmiş olur. Bazı düşünürler ise satranç oyununu zekâ ve strateji çatışması olarak nitelendirirler. Satranç taşları, kılıcından kan damlayan savaşçıları değil, iyi planlanmış bir kareografinin aktörlerini simgeler.
Satranç, 8x8 yani 64 kareden oluşan ‘iki boyutlu’ fiziksel bir ortamda oynanır ama satranç süreci, aslında iki boyuta sığmayacak kadar derin, karmaşık ve zengindir.
İki boyutlu ‘satranç tahtası’ üzerinde gözle izlenebilen basit satranç hamleleri, sıradan izleyici için mekanik bir çatışma görüntüsünden ibaret kalmaya mahkûmdur. Oyunun neticesini belirleyen esas faktörlerin; bilgi, deneyim, öngörü, ısrar, kararlılık, tehdit, stratejik planlama ve zamanı iyi kullanma gibi gözle izlenemeyen kavramlar olduğunu bilenlerin sayısı zannedildiğinden daha azdır.
Oyuncunun, yeri geldiğinde ‘gambit’ verecek kadar gözü kara, yeri geldiğinde benzer hamleleri bıkmadan usanmadan yirmi kere tekrarlayabilecek kadar sabırlı, kimi zaman ‘yırtıcı’, kimi zaman düşmanın açığını yakalamak için pasif beklemeyi becerebilen kimliği, oyun sırasında diğer belirleyici faktörler olarak ortaya çıkar.
Nizami satranç müsabakalarında, her şeyden önemlisi, ‘zaman’ faktörüdür. Çok bilgili, çok deneyimli, çok donanımlı bir oyuncu, eğer zamanı iyi kullanmayı beceremiyorsa, görece daha zayıf bir oyuncu karşısında yenilebilir. Oyun sonuna gelindiğinde kuvvetli oyuncu taş fazlasına sahip, pozisyonu daha kuvvetli olabilir, hatta karşı tarafı kötü bir biçimde sıkıştırmış gibi görünebilir. Eğer üstün durumdaki oyuncunun süresi giderek azalmışsa ve son hamleleri telaş içinde yapmak zorundaysa ya peş peşe hatalar yaparak oyunu kaybeder ya da satranç saatinin kırmızı bayrağı MAT hamlesi yapılamadan düşer ve oyun yine yenilgiyle biter...
“Şimdi bak Kemal, bu Amerikalı bize ve Belçikalılara yardım ediyor, tamam, teşekkür ederiz ama prensip olarak yalan söylüyor. Sana verdiği bilgileri içeren bir telefon görüşmesinin ‘tesadüfen’ yakalanması bütünüyle ‘hikâye’dir. Tesadüf mesadüf yok. Herifler Kuzey Irak ve çevresindeki tüm telefon görüşmelerini uydu linklerinden yararlanarak izliyorlar ve tarıyorlar. Böyle bir sisteme sahip olduklarını gizlemek için de, tesadüf gibi bahanelerle topu taca atıyorlar.”
“Siz her gün dünya atmosferine kaç ton zehirli gaz eklendiğini, dünya denizlerine ve nehirlerine kaç ton kimyasal zehir içeren zararlı madde akıtıldığını hiç düşündünüz mü? Bu zehirli atıkların her gün dünyanın çeşitli yerlerinde kaç yüz bin kişiyi öldürdüğünü, sakat bıraktığını biliyor musunuz? Gazetelerde ‘ozon tabakası delindi’ diye okuduğunuz haberler ya da ‘küresel ısınma’ denen felaket, acaba nereden kaynaklanıyor?”
Volkan’ın giderek artan bir tempoyla konuşmasından heyecanlanmaya, sinirlenmeye başladığı anlaşılabiliyordu. Hiç hızını kesmeden devam etti:
“Gelişmiş ülkelerin imal ettiği kimyasal ve bakteriyolojik kitle imha silahları arada bir ortaya çıkan ‘antrax’ benzeri salgınlarda acaba kaç yüz bin kişiyi öldürdü dersiniz? Gelişmiş ülkelerin saygın ilaç şirketleri, Afrika başta olmak üzere yoksul ülke halkları üzerinde bedava deney yapıyorlar, haberiniz var mı? Acaba ‘gelişmiş’ ülkelerde üretilen bu ilaçlar neden ‘gelişmiş’ ülke insanları üzerinde denenmiyor da Afrika’da her gün binlerce kobay ölüyor?”
Murat, davranış uzmanına baktı. “Sözünü kesme, bırak dilediği gibi konuşsun’ anlamını taşıyan kaş-göz işaretini alınca dinlemeye devam etti.
“Dünyanın gelişmiş ülkeleri tarafından üretilen tanklar, toplar, bombalar, tüfekler, uçaklar, füzeler kimler tarafından kimlere satılıyor? Savaşan tarafların kullandığı silahlara bakıldığında, çoğu kez iki tarafta da aynı silah markalarına rastlanmıyor mu? Acaba bu savaşlarda her yıl kaç yüz bin kişi acı çekerek ölüyor?”
Volkan, hızını almış kamyon gibi ‘bodoslama’ devam ediyordu:
“Şimdi size soruyorum. Bütün bu kimyasal atıkları, mikrobiyolojik projeleri, ilaç deneylerini yapanlar, silahları üretip satanlar ‘başarılı, zengin ve saygın birer işadamı’ olarak ortalıkta dolaşmıyorlar mı? Hatta bu ‘başarılı ve saygın’ işadamları çoğu zaman siyaset sahnesine çıkıp ülke yönetimlerinde önemli roller almıyorlar mı?”
Dünya nüfusunun toplam 30 milyondan az olduğu günleri, yazılı tarih sayfalarında bulmak mümkün değil. O günlerdeki haberleşme, olsa olsa duman işaretleriyle veya davul, dümbelek, boru sesleriyle yapılıyordu denebilir.
Antik çağlardan itibaren aynalarla güneş ışığını yansıtmak, güvercinin ayağına not yazıp uçurmak, gönderilecek mesajı parşömen sayfaya yazıp atlı ‘ulak’lara vermek gibi yöntemlerin, haberleşme hızını önemli derecede arttırdığı, genel kabul görür.
1837 yılında Samuel Morse isimli mucit tarafından bulunan ‘telgraf’ makinesinin günlük hayata girmesiyle, insanlar arasındaki haberleşmenin dev bir sıçrayış yaptığı kesin olarak söylenebilir. 19. yüzyıl sonlarında toplam nüfusu 1.5 milyara erişen dünyamızda, ülkeler ve kıtalar arasında başlayan bilgi aktarımı telgraf telleri üzerinden yaygınlaşmıştır.
Günümüzde kullanılan elektronik haberleşme tekniklerinin ‘bir numaralı sorumlusu’ Morse ise, ‘iki numaralı sorumlusu’ da Marconi olarak kabul edilmelidir. Marconi isimli bilim adamının ‘radyo’ ismini verdiği cihazla ‘telsiz telgraf’ haberleşmesini başlatması, ‘tüfek icad olundu, mertlik bozuldu’ kavramına tam olarak uygundur. 1901 yılında Marconi, Atlantik Okyanusu’nun iki yakası arasında nokta.nokta.nokta “S” harfini radyo dalgalarıyla gönderdiğinde, Samuel Morse sağ olsaydı acaba ne düşünürdü?
İkinci Dünya Savaşı bittiğinde dünyanın toplam nüfusu 2.3 milyar civarındaydı. 20. yüzyıla damgasını vuran ‘bilgi-sayar hazretlerinin babası olarak genel kabul gören ‘Eniac’ makinesi bugün 70 yaşlarında olduğuna göre herhalde sağdır ve günümüzdeki mikro-işlemci torunlarını şaşkınlıkla izlemektedir.
21. yüzyıl, dünya nüfusunun 6.5 milyar civarında olduğu günler yaşıyor. Elektronik, bilgisayar, internet, fiber-optik, haberleşme uyduları, dijital teknoloji gibi alanlardaki baş döndürücü gelişmeleri izlemek bile artık çok zor.
Basıyorsun düğmeye, Sultan II. Mahmut’un soyağacı bilgisayar ekranında önüne geliyor. Basıyorsun düğmeye, doğum gününde çekilmiş fotoğrafın Kanada’daki akrabanın ekranında sırıtıyor.
Dünya, her geçen daha da ‘küçülüyor’...’küçülüyor’...’küçülüyor’...
“İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Japonya’nın Hiroshima kentine atılan bomba yaklaşık 15 kilo ton, bazı kaynaklara göre de 10 kilo ton olarak hesaplanmıştı. Bunun anlamı, 10-15 bin ton TNT’ye, yani sokakta yürüyen adamın ‘dinamit’ olarak bildiği patlayıcıya eşdeğer bir bombadan bahsediyoruz. Ortalama bir kamyonun 10 ton yük taşıdığını kabul edersek, 1000 veya 1500 kamyon dolusu TNT’nin yan yana dizildiğini ve aynı anda patladığını düşünmek zorundayız.”
Sözlerinin yarattığı etkiyi Pierre’in gözlerinin içine bakarak tarttı.
“Hiroshima’da yaklaşık 2.5 kilometre yarıçapında bir bölgede bütün binalar yerle bir olmuştu. Patlamanın olduğu bölgede oluşan rüzgârın hızı, yaklaşık saatte 1400 kilometreyi buluyordu. Isı etkisi nedeniyle çevredeki tuğlalar, kiremitler bile erimişti. Alfa, Beta, Gama ışınları ve serbest kalan Nötron ışınları patlama bölgesine olan uzaklıkla orantılı olarak canlıları öldürmüştü. Hatta patlamadan yaklaşık dört gün sonra bölgeye giren insanlar bile nükleer kirlenmeden etkilenmişti.”
“Hiroshima’da gerçekleşen nükleer patlamada ölenlerin sayısı yaklaşık 143 bin olarak hesaplanıyor. Aradan geçen 5 yıl içinde nükleer kirlenmenin yarattığı ölümler, patlama sırasında ortaya çıkan yaralanmalar ve benzeri nedenlerle 1952 yılına kadar ölen insanların sayısı da eklenirse, toplam ölü sayısı 200 bin olarak saptandı. Bizim Brüksel’e yerleştirilen bomba 13 kilo ton. Bu durumda –Tanrı engellesin- bir patlama olursa, Hiroshima’dakine yakın bir yıkım ve ölüm oranı bizi bekliyor demektir.
Etnik köken olarak ‘LAZ’, yani Karadenizli.
“Bak Salih,” demişti karısı, “sen bu gidişle yakında 180 kilo olursun. Son beş yıl içinde öyle bir göbek büyüttün ki tuvalette işerken ...ünü bile göremiyorsun. Yediğine, içtiğine biraz dikkat et yoksa bu işin sonu kötü!”
“Evet...Tamam, verilen adres bu. Hemen gitsinler ama sivil gitsinler. Halk zaten çok tedirgin oldu, kimseye görünmeden eve girsinler...Kardeşim sende hiç mi akıl yok? Bomba ekibi koruyucu elbise ve miğfer taksa ne olur takmasa ne olur. ‘Nükleer bomba’ dan söz ediyoruz. Bomba patlarsa ekip elemanlarının .....larındaki moleküller giydikleri koruyucu elbisenin molekülleriyle karışır ve mantar şeklinde bir bulut olarak birkaç kilometre yukarı savrulur. Salak mısınız siz?”
Kemal, yavaş olmasına özen gösterdiği hareketlerle televizyonun uzaktan kumandasını eline aldı, televizyona doğru uzatarak kırmızı düğmeye bastı. Ekrandaki çok ünlü politikacı aniden küçüldü, beyaz bir nokta haline dönüştü sonra ekran bütünüyle karardı. “Gerçek hayatta da politikacıların kırmızı düğmeleri olsaydı ne iyi olurdu,” diye düşündü.
JAKE W. STEPHENSON
1957 yılında Ankara’da doğan yazar, babasının görevi nedeniyle 64-67 yılları arasında Sinop, Ankara ve Diyarbakır’da yaşar. Ama babasının mesleği konusunda ser verip sır vermiyor. Üniversiteye kadar eğitimini Türkiye, Belçika, İsviçre ve ABD okullarında tamamlar. New York’ta aldığı üniversite eğitiminden sonra hukukçu kimliği ile, sonra da gazetecilik denemeleri ile ABD, İsveç, Yunanistan ve Fransa’da bulunur. Ve şimdi Ankara’da yaşıyor. Kendi deyimiyle, SSCB’nin dağıldığı yıllarda Kiev’den ve Berlin’den ajanslara haber geçti; Kuveyt’in işgali sırasında Kuveyt’te ve Bağdat’taydı; şimdiyse “365 günün 265’ini” Türkiye’de geçiriyor Mesleğini sorulduğunda, “şu anda verebileceğim en doğru cevap ‘yazarlık’ olacaktır” diyor. Türkçe’yi Anadili olarak kabul ediyor. “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyor.
ankara tavası,brüksel lahanası,washington portakalı isimli 3 adet eseri vardır.

0 yorum:
Yorum Gönder