20 Aralık 2011 Salı

Ateşten Gömlek



Kitabın Adı: Ateşten Gömlek



Yazarı: Halide Edib Adıvar


Yayınevi: CAN


Basım yılı ve sayısı: Ekim 2008/5. Basım


Sayfa adedi: 221


Ateşten Gömlek, cepheden, romanda anlatılan kişilerle omuz omuza yaşamış birinden gelen bir yapıt. Kurtuluş Savaşı'nın ateşten gömleğinin içinden çıkmış bir roman. Halide Edib Adıvar, her birini yakından tanıdığı roman kişilerini, yani silah arkadaşlarını içtenlikle, çağına ve yaşanan acı olaylara sorumlulukla tanıklık ederek anlatıyor. Bağımsızlık savaşımızı bütün gerçekliği ve canlılığıyla anlatan belki de en önemli roman, Ateşten Gömlek.

 

 
 
İhtilal ve isyan günlerinden beri koza, kurt, kelebek devirleri tetkik edilen mahlûkat gibi Sakarya silâh arkadaşlarımın "Ateşten Gömlek"te birkaç solgun aksini İstanbul, ihtilal ve ordu günlerinden alıp kâğıt üstüne koymaya çalıştım. İstediğim gibi olmadığı için silâh arkadaşlarımdan af dilemek isterdim. Bize onlar ilham ettiler.

Halide Edip Adıvar


İpek Çalışlar’ın Halid Edib adlı kitabını hararetle öneririm. (N Blog’ta kitaptan alıntılarımı yayınlamıştım/Arşiv’den ulaşabilirsiniz)

Kitaptan alıntılar:


-Ben korktum zannediyorum, dedim.



Cemal gülerek:


-Ben de, dedi.


Ve bunu söylediği için onu daha çok sevdim. Çünkü hayat bana en korkak adamların iddia ile cesaretten bahsedenler olduğunu öğretti.






...ben Sakarya’da bacaklarını kaybetmiş, kafasından vurulmuş bir askerim. Neferim beni bırakıp gittiği gün elimi tutacak kimsem yok.


Niçin bunları düşünüyorum? Salim’in kara boynuna kollarımı atıyorum. Beni ana gibi kaldırıp yatırmıyor mu?






Niçin ruhumun bu ateş gömleği sırtımdan canıma geçiyor? Gözümden, dilimden kızıl, yakıcı yenlerini gösteriyor.






Şapkalı palikaryaların (Rum delikanlısı/kabadayı/yermeli olarak Yunanlı) kahkahalarını, alaylarını içimde katılaşan bir şeyle seyrederek bekledim.






Oscar Wilde’in dediği gibi “Fil dişi saplı bir bıçakla açılmış bir kızıl nar” gibi dudaklarını gördüm.






Karagümrüklü işçi, İstanbullu kadınla yüksek ökçeli süslü kadının, omuz omuza, yüz yüze geldiği bir gündü. Derinliği görülemeyen meydanda müthiş bir insan denizi derin ve sadasız uğultusuyla akıyor akıyor, yalnız çok kesif (yoğun) olan ortası kımıldamıyordu...Sultanahmet bahçesinin parmaklıklarına dayanmış bir ihtiyar dişsiz ağzı açık, fersiz gözlerinden, sürülmüş tarla gibi buruşan yanaklarından akan göz yaşlarıyla beraber bağıra bağıra ağlıyordu. Ayasofya menfezinden giren herkes uçan Osmanlı bayraklarını siyah görünce dudaklarından bir feryat, kısılmış bir hıçkırık fırlıyordu. Gözleri sürmeli olduğunu en boyalı kadınlar bile unutmuş, bütün boyaları yanaklarından yaşlarla akıyordu.






Belki elli bin siyah çarşaflının gözlerinde aynı şimşekler çakıyordu.






-İngilizler aflarını talep edenlere versinler Mösyö, affı zalimler değil, mazlumlar verir. Çanakkale’de dövüşürken ne asi, ne esirdik. Namuslu bir millet gibi dövüştük, öldük, öldürdük. Ne zamandan beri ve hangi milletle harp edilir de mağlûp olduğu zaman ona katil denilir?


-İngiliz kanıyla Türk kanı bir mi Madam?


-Mikroskop altında İngiliz kanını görmedim. Rengi bizimki kadar kırmızı yoksa mavi mi, bilmiyorum. Fakat Türk kanı ateş gibi sıcak ve kırmızıdır.


-Peki Madam, Türk kanını tahkir etmiyorum. Yalnız kendinizi İngilizlere affettirmeye muhtaçsınız, demek istiyorum.


-Siz bizden af talep ediniz. Dün mütareke yaptınız, dün silahlarımızı bize bıraktırdınız. Bugün memleketimize hırsızları katilleri gönderiyorsunuz ve katilleri hırsızları, tarihî bir şerefi olan büyük donanmanız himaye etti. Yeşil İzmir’i kan ve alev içinde bıraktınız. Bakınız sokaklarına, üniformalı hırsızlar, katiller silahsız ahaliyi kurşunla, dipçikle öldürüyor. Her evden koltuğunda bir bohça, bir Yunan neferi çıkıyor. İhtiyarların başı taşla ezilmiş, siyahlı kadınlar mütemadiyen bu vahşi sürüden kaçışıyor. Elleri bağlı masum kafileleri süngüleyerek, yüzlerine tükürerek, kan içinde sürükleyerek gemilerinizin önünden geçiriyorlar. Haydutluğu alkışlamadığı için işte namuslu bir adamı parçalıyorlar, bir sürü Yunan askeri onu kendi kapısının önünde bağırarak, söverek parçalıyorlar. Sırf eğlence için beş yaşında bir çocuğa nişan alıyorlar. Zavallı yuvarlak küçük mahlûk. Siyah gözlerinde yaşlar kurumadan kalbinden vuruldu, nişan o kadar iyi alındı ki, küçük dudaklarından “anne” diye bir şikâyet bile çıkmadı.






Odaya dönünce genç askerleri Ayşe’nin sandalyesi etrafında diz çökmüş buldum. Haşmet Bey ve ihtiyar Sabri Paşa da dahil olduğu hâlde, İzmir kızına kılıçlarını vakfediyorlardı. İhsan’ın biraz kısık sesini duydum:


-Her azamız (parçamız, organımız) kopuncaya kadar İzmir yolunda kılıcımızı kınımıza koymayacağız.






Her azam kopuncaya kadar Ayşe! Sen duymadın, bilmedin, yeşil gözlerinde yaş kurudu. Bana merhametle baktın. Hâlâ bilmiyorsun. Bak iki bacağım koptu, fakat dövüşmek için iki kolum daha var.






İngiliz kadınına hakaret etti diye bir Hintli’yi İngilizler dört ayak hayvan gibi yerde yürütmüşlerdi. Türk kadınının azametini çekemeyenlere, yerde süründürenlere karşı ordumuz aynı ihtirasla ceza etmeyi istemeyecek mi? Kadınına hakareti, bayrağına hakaret gibi düşünmüyor mu?





Sabahleyin köyün imamıyla küçük cemaat onu mezarlığa götürürken Ayşe söğütlerin altında bir çocuk gibi hıçkırıyordu. Bu ıssız Anadolu mezarlıklarında ne kadar sevgili bıraktık, geçtik...






-Ahmet Rıfkı hakikat(en) Adapazarı ihtilâlinin şuuru idi; genç hayatını istiklâl için tozlu yollarda bırakan bu güzel çocuğun arkasında gömleği bile olmaması hangi İzmir kızını lâkayt bırakabilir?






Laz başlığı sağ tarafta iki boynuz gibi düğümlenmiş, arkasını duvara vermiş, gözleri gökte, uzanıyor. Yanında çocuğu gibi yatan martini(sini) derunî bir düşünce ile okşuyor. Düşünüyorum ki, Köroğlu Çamlıbel’den bu akşam kalksa gelse kafası böyle olur, gözleri böyle parlar.






-Bursalı, çam ağacı gibi, delikanlı bir sancaktarımız vardı. Metris Tepe’de bizim taburla beraberdi; yanı başımda sancağı kucağında çam gibi devrildi, şehit oldu, onu düşündüm de.






Ona “Teneke Asker” diye bağırmak istiyorum. Hani Andersen’in masalında bir oyuncak teneke asker vardır. Masanın üstünde oyuncak kıza âşık olur. Bacağı yoktur, fakat tavrı pek asker ve kendisi mert bir oyuncaktır. Bir gün hizmetçi kız onu kaza ile sobaya atıyor. Çıkardıkları vakit teneke vücudunu küçük kalp şeklinde buluyorlar.






Harpte yegâne korkulacak şey korkudur.






Fakat İhsan’ın hayatı büyülenmiş gibi, başının üstünden kurşunlar vız vız uçuyor, sağına soluna bombalar düşüyor; o elinde tüfeği daima tırmanıyor, tırmanıyor. Zannediyorum ki artık tepeye pek yakınız. İhsan’ın yüksek sesle Yunanlılar’a sövdüğünü duyuyorum. Ne garip, ne garip bağırıyor. Kudurmuş gibi gidiyor. Anadolu’nun kalbinde kara kaya parçasına kadar gelenlere öyle gayzla, ihtirasla sövüyor ve koşuyor ki...Onlar da sövüyorlar, bomba ve kurşunla beraber taş, çamur atıyorlar, “Türkos, Türkos!” diye galiz (kaba ve çirkin, iğrenç) bir küfürle bağırıyorlar.


Kayanın tepesinden onların ortasında son taburun bakiyesinden kalmış kahramanlar var. Orada gırtlak gırtlağa dövüşüyorlar.






-Ayşe, Ayşe de mi vuruldu?


Elimde İhsan’ın eli gerildi. Parmaklarıma soğuyan parmakları sarıldı. Parmaklarımı koparır gibi çektim. Sedyenin üzerindeki kaputu fırlattım. Altında Ayşe’nin başörtüsü açıldı, siyah, kesik saçlı bir çocuk gibi çıktı. Beyaz hemşire gömleği kan içinde, sağa dönmüş yatıyor, sol kaşının üstünde çirkin kocaman bir yara var, saçlarının dibinden başlıyor, kaşını ikiye bölüyor. Kapalı gözkapağından akan kan uzun kirpiklerinin ucunda donmuş. Yüzü küçük, balmumu bir çocuk heykeli gibi. Dudakları sakin.


---------------------------------------------------------------------------------

Evet, Halide Edip, Mütareke yıllarının İstanbul’unda, yüzbinlerin önüne düşüp İzmir’in işgalini protesto eden, İstanbul’da kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde Atatürk ve arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edilen bir Kurtuluş Savaşı kahramanıydı.


O aynı zamanda en ünlü kitabı Sinekli Bakkal’ı Türkçe’den önce İngilizce yazmış; İngiliz mürebbiyelerle, özel öğretmenlerle büyütülmüş, İngiltere’den Hindistan’a dünyanın birçok yerinde yaşamış, Alfonse Daaudet ve Emile Zola’dan etkilenmiş, Bertrand Russell’le arkadaşlık etmiş uluslararası bir yazar ve bir aydındı.


Üniversitemizin ilk kadın öğretim üyesiydi.


1912 öncesinde, ilk romanlarını yazmaya başladığında o, kocası tarafından aldatılmış, terkedilmiş, eşiyle uyum sağlayamamış kadının bireysel sorunlarına kafa yoran, içinde yaşadığı toplumun kadına biçtiği yaşam tarzını ve ahlak anlayışını eleştiren “feminist” bir yazardı bir bakıma...


(...)


Ama o aynı zamanda, Cumhuriyet’in resmi olmayan ilk sürgünüydü.


Kurtuluş Savaşı’nda birlikte yola çıktığı kadroyla yolları çabuk ayrılmıştı. Halide Edip ve eşi Adnan Bey, savaş bitip de silahlar duvara asıldıktan sonra, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın siyasal görüşlerine ve tutumuna karşı çıkmış ve 1926 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yanında yer almışlardı.


1926 yılında kocasıyla birlikte ülkeden ayrılmak zorunda kalışı, işte bu siyasi ayrılık yüzündendi. 1939’da Türkiye’ye döndükten sonra, 1950 yılında Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçilmesi de, 1926’daki siyasi çizgisini değiştirmeden koruduğunu ortaya koyuyordu. (Özel Hayatlar/Gülay Öztürk)






I. Dünya Savaşı sonunda işgal altındaki İstanbul’dan kaçan ve 1919- 1920’lerde Mustafa Kemal’in yanında İstiklal Savaşı’nın ateşine kendini atan Türk aydını..Aslında onlar Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı altında kalmış Osmanlı aydınıydı. Neydi bu “Osmanlı aydını tipi?”


Batı eğitimi almış, halktan kopuk, İslamcılığa uzak ve mesafeli, henüz millet bilinci taşımayan bir milleti, milli kurtuluş savaşına yöneltmeye çalışan bir avuç fedakar insan... Çoğu İstanbul, Selanik veya İzmir kökenli bu Osmanlı dönemi Türk aydını derin bir kimlik bunalımı içindeydi. Bir milli mücadeleye atılmışlardı, ama ortada “millet” bilincine sahip millet yoktu. Bir de üstelik haklarında padişah ve halife tarafından İslam ve memleket düşmanlığı nedeniyle çıkarılmış “idam fermanları” vardı.


İşte Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”(1932) ve “Ankara”‘sı (1934) ile Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” (1922) ve “Türk’ün Ateşle İmtihanı” (1928) bu dönemi en iyi anlatan romanlardır. Osmanlı’nın enkazından “Yeni Türkiye”yi yaratmak için çırpınan bir avuç aydının düşüncelerini, arzularını, çelişkilerini ve trajedilerini çok çarpıcı bir şekilde yansıtır. Ayrıca her iki yazar da o zor günlerde Ankara’da Mustafa Kemal’in yanında yer almaya cesaret etmiş, seçkin ve sıra dışı kişilerdir. (Buket Aşçı/Vatan)







0 yorum:

Yorum Gönder