5 Aralık 2011 Pazartesi

Aşkın Şehidi/Bir Kerbelâ Romanı








Kitabın Adı: Aşkın Şehidi/İlk "Kerbelâ" Romanı

Yazarı: Ahmet Turgut

Yayınevi: paradoks

Basım yılı ve sayısı: Ekim 2011/5. baskı

Sayfa adedi: 470


Arka Kapak

"Nefis ister, akıl gerekçeler bulur, vicdan aklar.
Oysa sen kendini kandırsan bile unutma ki;
Allah hesap sorar. Ellerinle kendini ateşe atma!.."
Kerbela, Hüseyin ve yoldaşlarının katligâhı...
Orada kan ve gözyaşı var. Oradaki susuzlukla senin de ciğerlerin kavrulur.
Ve başlarsın âh-u figan etmeye.
İçin yandıkça görürsün: Kerbelâ hak aramanın ve özgürlüğün destanıdır. Teslimiyetin, adanmışlığın ve sadakatin zirvesidir. Her biri ayrı bir şiar olan yetmiş iki şehidin yurdudur Kerbelâ...
Onlara kapılanırsan nakşolur kalbine: Aslında her yer Kerbela'dır, her gün Âşûra...
Ve dile gelir Kerbelâ: "Benim için ağlama. Kendine bak!" der...
"Adına lanetler okuduğun Yezid bizatihi nefsindir. Hesapsızca ister, bu uğurda canlar yakar. Hüseyin'i terk edenleri kınamadan evvel bir kez daha düşün! Sende bir akıl var. Sadece kendi çıkarlarını hesap eder ve heveslerini haklı göstermek için türlü bahaneler uydurur!"
Kerbelâ ikazla yetinmez. Kurtuluşun yolunu da gösterir:
"Hüseyin'i Allah katından sana üflenen ruh belle!.. Arına paklana yücelir-sen sen de Rabbinden bir delil oldun demektir. Aşka Şahit isen bu Şehadet kutlu olsun. Sen Aşk ile her dem diri kalanlardansın.
Ve 'Aşkın Şehidi'sin!.."


“AŞKIN ŞEHİDİ” romanı Hz.Hüseyin’in son 99 gününü konu ediniyor. Onunla yürüyecek, onunla konuşacak ve onunla titreyeceksiniz.
Sözlü Edebiyatımızın türküler, ağıtlar ve destanlarla her dem diri tuttuğu ama yazılı edebiyatımızın bir türlü eğilemediği bir dönem ilk kez roman unsurları ve çarpıcı bir anlatımla okuyucuların karşısında…
Geçmişin gelecekle harmanlandığı, karanlığın aydınlıkla savaştığı bu 99 gün insanlık tarihinin derin bir özeti aslında. Orada vefa ve adanmışlık, verilen sözlerden cayıp dostu terk edişle bir arada. Umutlar korkularla savaşıyor. İlkeler çıkarlara meydan okuyor. Bir yanda zalimler zulümlerine bahaneler ararken ötede karşı duruşun ve mücadelenin ahlâkı var. Üstelik bu romanda anlatılanlar sadece 1330 yıl öncesinin hikâyesi değil. Duyabilenler için seslenmekte Kerbelâ:
“Bende okuduğun bizzat sensin, unutma! Lanet okumak istersen ölüp gitmiş Yezid’i bırak, kendi nefsine bak! Ve sendeki aklı düşün! Sadece kendi çıkarlarını gözetip pervasızlıklarına türlü gerekçeler buluyorsan dün Hüseyin’i terk edenleri kınama! Yaşasaydın sen de onlardan biri olacaktın. Aşka şahitsen ve aşkın içindeysen sen de her dem diri kalanlardansın. Hatırla! Kişi sevdikleriyle beraberdir…”
Kitaptan alıntılar:

ÖNSÖZ

Bir gece sayfaları aralandı Kitabın. Karşımda duran, surelerin en kısasıydı:
“Şüphesiz Sana Kevseri verdik. öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl izi silinecek olan. Sana kin besleyendir.” Sayfayla birlikte gözlerim de kapandı. Önüm sıra, her biri tek başına topluluk olmuş insanlar belirdi… Vakurdu hâlleri. Sanki geçmişten geleceğe, karanlıktan aydınlığa yürüyorlardı. Yine de sordum kendi kendime, “Nereye gidiyor bunlar?” diye… “Kerbela” dedi bir ses. Şevklenip artlarına düşmek istedim. O ses, “İyi düşün, bunun bedeli ağırdır…” dedi. Korktum…
“Kûfeliler de korkmuştu. Unutma!.. Korkanlar dostlarını terk ederler…” dedi aynı ses.
Utandım bu kez… Aklım karıştı, gönlüm bulandı. O ses, “Ne utan, ne de kork!” dedi… “Anlamaya bak! Gidenler kazandı.”
“Yezid…” dedim merakla, “O kazanmadı mı? Hüseyin’in ve yoldaşlarının kanını döküp tahtına daha bir güvenle kurulmadı mı?” “Yanlış biliyorsun…” dedi, “aç, bir daha oku! Ve düşün… Kazanan Yezid mi, yoksa İmam Hüseyin mi?” Merak ettim. Bu kez nasıl okuyacaktım?
“Kerbelâ’yı cinayet öyküsü bilme!” dedi… “Onda bir sayfa dahi var, ana sütü kadar ak ve pak olan. Orada kahramanlar kâh Ali oğlu Hüseyin’dir, kâh Fâtıma kızı Zeyneb” “Amenna!..” dedim pürtelaş ve ekledim: “Biliriz ki, Kerbelâ hak aramanın ve özgürlüğün destanıdır. Sabrın, teslimiyetin ve adanmışlığın azametidir.”
İçimdeki ses, “Hâlâ bazı hakikatleri anlayamamışsın…” dedi. Duruldum. Sükût edip boyun büktüm.
“Kerbelâ’yı uzaklarda arama…” dedi. “Bu hikâyenin Yezid’i, sana her dem kötülükler emreden ve yeryüzünde nifak çıkarıp kan döken nefsindir. Zoru gördükçe dostlarını yazı yolda koyan Kûfeliler, maslahat gözeten aklındır… Arına paklana yücelen ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan Hüseyin, Allah katından sana üflenen ruhtur. Unutma! Seni yaratan Yezid’i de. Kufelileri de, İmam Hüseyin’i de var edendir.”
Titredim o vakit. Nutkum tutuldu. Habibullah’ın, “Oğlum” dediği Hüseyin ile adına asırlardır lanet okunan Yezid içimdeydi demek. Ve ben ekseri olarak Kufelilere benziyordum. ‘Okuyacağım… dedim, ‘en baştan okuyacağınız ve öylece çevirdim ‘Aşkın Diriliş’ sayfalarını… Allah’ın salat ve selamı Resulun ve Ali Beyi’inin üzerine olsun!..

Ahmet Turgut


“Avcılar rahat bıraksaydı, kartallar kendi yuvalarında ölmeyi dilemezler miydi?”

Bugün dün tarlasının hasadıydı. Yarınlarsa bugünün aynası...

“Hicret, Allah’a itaat etmenin mümkün olmadığı yeri terk edip mümkün olan diyara gitmenin adıdır.”

Zeyneb, Kur’an’ı başıyla ve sonuyla birlikte düşünmüştü. Mushaf’ın ifadeleri, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” başlıyor, “ve’n nas” diyerek insanla sonlanıyordu ya...Kitap, Allah ile insan arasındaydı.

“Babam savaş esnasında bir kâfiri tepeleyecekken, adam yüzüne tükürünce onu bırakıp geri döndü. Müminler merak ettiler. Resûlullah, ‘Kendisine sorun,’ dedi. Babam, ‘Hakk için kılıcımı kuşanıp o adamın karşısına çıkmıştım, yüzüme tükürdüğünde nefsime uyup öfkeyle bir iş yapmaktan Allah’a sığındım ve adamı bıraktım,’ dedi. Bunun üzerine, Resûlullah, ‘Lâ Fetta illâ Ali. Lâ Seyfe illâ Zülfikâr,’ buyurdu. Orada bulunanlara, ‘İşte hışmını yenen yiğit!’ diyerek Ali’yi gösterdi. O gün babam dışarıdaki bir düşmanı değil, içindeki bir afeti yenmişti. Celallenmekle öfkelenmenin farkıydı bu. İlki Hakk için, adalet içindir. İkincisiyse nefistendir.”

Üstelik Resûlullah cepheden Medine’ye dönmekte olan asker sahabelere “Cihadın küçüğü bitti, şimdi de büyüğüne gidiyoruz,” dememiş miydi? Büyük savaş kişinin nefsine karşı verdiği mücadelelerin toplamıydı.

“Tıpkı Resûl’un Yaşayan Kur’an, İmam Ali’ninse Konuşan Kur’an olmaları gibi...”

Hüseyin, “Dost odur ki...” deyiverdi. “İhtiyacını söylemesen bile o seni anlar.”

Öylesi bir demde bir yandan Cebrail tüm âlemlerin Resûlullah hürmetine yaratıldığını söylerken, Azrail onun oğullarını birer birer çekip almıştı yeryüzünden.
Mal ve evlatla kibirlenen müşrikler, “Bu ne menem seçilmişlik! Kendi oğulların birer birer ölüp gitti. İlahına yalvar da onları elinden almasın,” diyorlardı. Öyle ya! Evladını bile kurtaramamış biri nasıl kurtaracaktı Mekkelileri? Onlar kendilerine ölümsüzlük vaad edilmesini isteyen ve Hesap Günü’nden dehşetle kaçan insanlardı. Onlara göre oğul, neslin yürümesi ve ismin yaşatılması demekti. Herkeste olan bu nimetten bile yoksun birine mi iman edeceklerdi? İçlerinden birkaçı, “Senin soyun güdük kaldı. Sen ebtersin! İzin yeryüzünden silineceği için bize hınç dolusun!” demeye bile başlamışlardı.

Resûlullah, kızı Fâtma’yı severken ona hep “Ümmü Ebiha” derdi: “Babasının Annesi!”
Belki bu yüzden, içeri her girdiğinde Nebi’nin istisnasız ayağa kalkarak karşıladığı yegâne insan, kızı Fâtma’ydı. Bir iki günlüğüne bile Medine’den uzaklaşsa, şehre döner dönmez ilk olarak onunla görüşürdü. O Betül’ün bir damla gözyaşından tüm kâinatı esirgerdi. “Fâtma’yı üzen beni üzmüştür. Beni üzense Allah’ı üzmüştür!” buyururdu.

...ama İmam Hasan bunca önleme rağmen defaatle zehirletilmişti. En acısıysa onu yaşamdan koparan son ve kati teşebbüsü yapanın bizzat eşlerinden biri olmasıydı. İsmi yıllardır aile içerisinde anılmıyordu. “Cûde” derlerdi ona. Kendisine vaat edilen altınlar ve Şam sarayına gelin gitmenin hayaliyle, erine, hem de Resûl’un oğlu olan bir eşe ihanet etmişti.

Resûlullah dünyasını değiştirmezden evvel, “Her kim Âdem’in ilmini, Nuh’un azmini, İbrahim’in hilmini, Musa’nın celalini, Yusuf’un cemalini ve İsa’nın takvasını görmek diler ise Ali’ye baksın!” demişti.

Pazara girdikleri vakit pusudalaarmışçasına bekleşen sözde meraklı müminler yine etraflarını kuşatmış, zihnindeki tüm düşünceleri dağıtmıştı. Adamlardan biri devesini abdestsizken otardığını, bu yüzden onun sütünün kendisine haram olup olmadığını soruyordu. Bir başkası, böylesi sütlerin koyulduğu kaplardan daha sonra zemzem içmenin hükmünü öğrenmek arzusundaydı. Aldıkları cevapları beğenmeyip tatmin olmaz iştahlarla itirazlarını artırarak yineliyorlardı.
Abbas bu durumdan hazzetmemişti. Dahası, zoruna gidiyordu. Sonunda dayanamayıp, “Bırakın develerin sütüyle oynamayı, nefislerinizin akıbetini düşünün!” diyerek bağırmaya başladı. Niçin yaratıldıklarını ve Allah’ın hangi muradı için nefes alıp verdiklerini sorgulamayanlar, gönüllerini O’nun Evlerinden bir Ev yapmaya didineceklerine nelerle uğraşıyorlar böyle?”

Biliyordu, şu an otuz beş yaşında olan Yezid, Şam’da doğmuş ve orada büyümüştü. Hicâz’daki çoğu insanın gözünde, Afrika’dan getirttiği maymunlarına ipek gömlekler diktiren bir safahat adamıydı o. Hatta insanlar, Yezid’in en sevdiği maymununa cüppe giydirip hizmetçilerine bu maymunun ardınca namaz kıldırmasını yıllar yılı dillerine dolamışlardı. Böylesi birinin Müminlere Emir olup olamayacağını tartışamaz, savunamazdı. Birileri, “Böylesi birini kim, hangi akıl ve idrakle yerine vekil tayin edebilir?” diye soracak olsa, Muaviye’yi de savunamazdı.

Aslan ava çıkarsa kan dökmekle, ava çıkmazsa miskinlikle suçlanacaktı.

Çoğu insanın adaletle intikamı birbirlerine karıştırması da bunu göstermiyor muydu?

Kılıçlar üzerlerine de yönelse, kendi saflarında da olsa, kılıç sahiplerinin yoldan çıkıp pervasızlaşmış nefisleriyle savaşmışlardı. Tıpkı Resûlulllaah gibi günahkârla değil, günahla harp etmişlerdi. Mücadeleleri zalimle değil, zulmün ta kendisiyleydi. Bu yüzden Mekke’yi fethettiklerinde müşrikler yerine onları tevhidden alıkoyan putlarıyla hesaplaşmışlardı.

Fitne çıkarmak cinayetten daha kötüdür.

Babaları İmam Ali’nin buyurduğu gibi, kişi söylemediklerinin efendisi, lakin dilinden dökülenlerin esiriydi.

Nitekim putların en yücesi ve görünmezi olan ‘İlkesiz nefis...’ rahat bırakıldığında, kendine nice yardımcı putlar inşa etmekteydi. Bunların adları ihtiras olmuş, hasetlik yahut kibir olmuş ne fark ederdi?

O yeşil taşın kaşında kan kızıl harflerle ‘Hasbiyellah” yazılıydı: ‘Bana Allah yeter!’

Hac Suresi’nden:
Yeryüzünde dolaşmayacaklar mı ki?
Anlayacak kalpleri ve duyacak kulakları olsun.
Gerçekte gözler körleşmez.
Ancak göğüslerdeki kalpler körleşir.
...Oysa onların kalpleri vardır ama anlamazlar.
Gözleri varken göremezler, kulakları varken duyamazlar.
Hayvanlar gibidirler, hatta daha da şaşkın.
Onlar gafillerin ta kendisidirler.

“Gaflet, Allah ve Resûlünü tanımayanların da derdidir, alnı secdeye varan kulların da. Güneş apaçık ortadayken uzayıp kısalan gölgelerle uğraşanlar da gaflette boğulur, geceleyin yıldızlara bakıp yönlerini tayin edemeyenler de...”

Nitekim Resûlullah, “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar,” buyurmuştu.

Ziyaretlerden maksat Evi görmek değil, Evin sahibini hissetmektir. İhramda, vakfede, Beytullah’ı tavafta ve Safa ile Merve arasındaki sayda ve İbrahim makamındaki namazda, zemzemde, ihramdan çıkmak için saçın kısaltılmasında kullar için Allah’tan nişanlar vardır. Bunlardaki şiarı seçip ayırt edenler, kalplerinin takvasını ortaya koyar.

“Dedem Resûlullah o Büyük hac esnasında, ‘Cahiliyyeye dair her şeyi ayaklar altına alıyorum...’ buyurdu. Neydi bu cahiliyye âdetleri? Kan davası gütmek, kölelere eziyet etmek, kadınları ve kız evlatları hor görmek, kavmiyle övünmek, faizle borç vermek, babalarının günahlarından evlatlarını sorumlu tutmak...

Bu yüzden, Kitap, “Doğrusu insan çok zalimdir ve çok nankördür,” demekteydi.

-Peki, Allah’tan razı mısın?
-Estağfirullah! Elbette O’ndan razıyım. Yeter ki O da benden razı olsun.
Hüseyin sorusunun anlaşılmadığını fark edince yineledi: “O’nun çekip çevirmesinden, sana nasip etmediklerinden, lûtfundan, yahut kahrından razı mısın?
Bu kez duruvermişti Hâşim. “Evet” demeye dili varmıyordu. Bu esnada diğer refikler de kendi gönüllerini tartmakla meşguldüler. Allah’tan razı olan bir kul O’nun işlerine veya verdiği musibetlere hoşnutsuzluk gösterebilir miydi? Câfer de bu soruya tek kelimelik cevap bulamayanlardandı. Ne Allah’tan razı olduğunu söyleyebiliyordu, ne de olmadığını...”Ama”lar ve “belki”ler arasında “Allah’tan razı değilim” demeye utanırken, “razıyım” sözünün bedelinden de korkuyordu.

Kibir, İblis’i Allah’ın indinden uzaklaştırmıştı. Hem de yerilmiş ve lanetlenmiş olarak. Hırs, Âdem Baba ve Havva Ana’yı cennetten çıkartan günahtı. Hasetliğin sonuysa kardeş katliydi (Kâbil’in kardeşi Habil’i öldürmesi).

Ümmü Gülsüm yakınlaşmanın arzuyla başlayacağından hareketle, “Önce aşk” demişti. Aşk olmadan kul Allah’a yaklaşamazdı. Aşında ve işinde O’nu sevip özlemeyenin, Allah’ı yarattığı her şeyden fazla sevmeyen kişinin O’na yürümesi, “Gel ey kulum!” hitabına muhatap olabilmesi mümkün değildi. Çölleri aşmak için nasıl binitlere ihtiyaç duyuluyorsa, bu yol da aşkın sırtında katedilecekti. O güzeldi, güzeli severdi. O’na talip olanların gönlündeki en güzel olandı. O, Hüsn-ü Aşk’tı!

İkindiye doğru aşılan tepenin ardınca Fırat görünmüştü ilk defa. Çölü boydan boya yoran bu yeşil bereketin ucu kıvrıla kıvrıla ufka uzanıyor, orada tepelerin ardındaki kızıllığa bağlanıyordu. Koca nehir coşup çağıldarken başını taştan taşa vuruyormuşçasına hırçındı.
Amcasıyla birlikte gözlerinin önündeki bu coşkun akışı bir süre izledikten sonra, ‘Ne zaman sükûn bulur?” deyiverdi.
“Deryaya kavuşunca...”

Hüseyin bir dizi yerde olacak şekilde otururken birkaç kez havalandırıp bıraktığı toprağı yüzüne yaklaştırdı. Medine’deki son gecesinde Müminlerin Annesi Ümmü Seleme’nin evindeyken gördüğü kavanozda da aynı toprak vardı. Kûfeli Habib’e seslendi:
-Nedir buranın adı?
-Taff’tır, ey Resûl’ün Oğlu!
-Başka bir ismi var mı?
-Habib o civarın genel adını söylemişti. Ama özellikle sırf bu mıntıka için “Kerbelâ” deniyordu.
Hüseyin aradığını seçip çıkarmıştı nihayet. Dilinden tane tane “kerb” ve “belâ” sözcükleri dökülüverdi. İlki “hüzün” manasına geliyordu, ikincisiyse “musibet.”

“Kâbe’nin Rabbine ant olsun! Ceddimin bilip bildirdiği menzil burasıdır. Gayri dileyen çadır kurup konaklasın, dileyen gerisin geri yurduna dönsün. Allah buraya kadar gelenden de razı olsun, gelmeyenden de.”

“Unutma! Nefis ister, akıl gerekçe bulur, vicdan aklar. Ama sen kaçsan da Allah hesap sorar.”

“Ey Kardeşlerim!” diyordu. “Çöle düşenin iki duygusu vardır. İlki ümit, öteki korku...Safa ile Merve’yi düşünün. Celâl ve Cemâl arasında gidip gelenler, Hacer olunca Rabbim onlara zemzem ihsan eder.”

Unutmayın! Çöl sabrın yurdudur, emeğin yurdudur. Çoğu Nebi burda öğrenmiş, burada pişmiştir. Ve yolu çöle düşenler görürler ki burada ne iz vardır, ne hesap. Umulmadık bir anda ortaya çıkan rüzgârların alıp ötelere savurduğu kumlar tüm alametleri bir anda değiştiriverir. Bundan sebep çöllerdeki çoğu insan yolunu şaşırmıştır. Derler ki, çölü aşmak rehber ister. Sefer, o yolu defaatle gidip gelen kılavuzlarla yürünür.”

Dedem Resûlullah Kâbe’yi işaret ederek buyurdu ki, bu Ev ihtiram gören mübarek bir yerdir; ama varlığını elinde tutan Kudrete yemin ederim, insanın onuru ve kişiliği bu Evden daha kutsaldır.

“Mal ve evlat imtihan sebebidir,” ayeti...

“Aklın abdesti ilimle alınır, gönlünküyse aşkla.”

“Toprak kardeşimdir!” deyiverdi...”O, tevazu sahibidir. Çoğu kişi üzerinde yürür, onu ayaklar. Yine de sesini çıkarmaz toprak. Yoldur ne de olsa! Onda yolcunun da hatırı vardır, menzilin de...Biricik derdi, üzerinde yürüyenlerin varacakları yere ulaşmasıdır. Bilirim ki, toprak, Âlemlerin Rabbinden bir ayettir ve bereketlidir. Sen ona çöp de atsan, üzerini pisletsen de, o sana en temiz ürünleri verir. Besler, büyütür. Canlıdır. Hayat doludur.”

Kur’an’ı sen güçlük çekesin diye indirmedik.
İçleri haşyetle titreyenlere öğüt olsun diye
Arzı ve yüce semavatı yaratan tarafından
O peyder pey indirilmekte.

“Lâ mahbûbe illallah...” deyiverdi. “Allah’tan başka Sevgili yoktur” sözünü ikrardaydılar.

Ve tüm binekler içerisinde kulu en ileriye taışyabileni Aşk’tı işte!

Bakara Suresindeki bir ayette kadınlar ve erkeklerden bahsedilirken, “Onlar birbirlerinin örtüsüdür...” denilmekteydi.

Kundağına sarılı hâlde susuzluktan feryat eden Ali Asgar’ı kucağına alır almaz, kûfe leşkerine doğru ilerledi. Taş kesilmiş insaflara kollarının arasındaki masum canı gösteriyordu. Ağlamaktan mosmor olmuştu bala.
“Semud halkının başına gelenlerden ibret alın ve bu günahsızın su hakkına riayet edin. Nakatullah’ta insanlar için işaretler var. Ellerinizle kendinizi ateşe atmayın!
Hüseyin henüz ayeti tamamlarken, yılan gibi tıslayarak gelen bir ok masumun boynuna saplanıverdi. Ali Asgar’ın kundağı kanlar içerisindeydi. Hangi bebek, babasının koynunda boğazlanmıştı?

Kitabı sabah akşam okuyup nasiplenemeyen insanın batıla yürürken Allah’ı da çağırması ne tuhaftı!

Yetmişe yakın ok, kılıç ve mızrak yarasına rağmen hâlâ ayakta kalabildiği için Rabbine şükrediyordu.

Şahit oldukları bu anın şaşkınlığı içerisindeki leşkerleri kendilerine getiren Ömer bin Saad’ın seslenişi olacaktı.
“Ey Hüseyin! Bak bizi nelere mecbur ettin. Şimdi söyle bana. Geride kalan şu kadınlar ve çocuklar varken ailesini düşünen bir erkek inadından vazgeçmez mi? Muaviye oğlu Yezid’e biat etmeyecek misin?”
İzzeti ve hakkı savunuşu inat addedenlere Hüseyin’in biricik cevabı vardı: “Arzın Halifeleri batıla boyun eğmedi, eğmeyecek!”

“Gece ile gündüz, güneş ile ay. O’nun delillerindendir.
Ne güneşe secde edin, ne de aya.
Onları yaratana secde edin.”

Nitekim Sinan bin Enes adındaki bir leşker Hüseyin’e doğru ilerlemeye başlamıştı. Güçlükle ayakta duran Resûl’ün Oğlu kılıcını kaldırıp Sinan’a doğrulturken, elleriyle kendisini ateşe atmamasını hatırlatmıştı. Oysa Sinan gözü varken görmezlerden, kulaklarıyla duyamayanlardandı; anlayacak kalpten yana nasipsizdi. Uygun anı bulur bulmaz mızrağını hışımla Hüseyin’e fırlattı.
Resûl’ün Oğlu da, Uhud’daki Şehidler Efendisi Hamza misal karın boşluğuna saplanan mızrakla birlikte üç beş adım daha atabilmişti. Sabahleyin ak ridalar içerisindeyken, şu an kıpkızıl olan teni baştan ayağa mercandı artık. (...)Bu esnada Sinan’ın keskin kılıcı Hüseyin’in boynuna dayanmak üzereydi.



0 yorum:

Yorum Gönder