Kitabın Adı: Anna Karenina II
Yazarı: Tolstoy
Türkçesi: Saniye Güven
Yayınevi: Bordo Siyah
Sayfa Adedi:
II. Cilt: 553
Kitaptan alıntılar:
Ne türlü olursa olsun, yapmacık davranışlar, en akıllı ve gerçeği görmesini bilen insanları bile aldatabilir, ama en kıt anlayışlı bir çocuk bile, ne kadar ustaca gizlenmiş olursa olsun, yapmacık davranışları anlar ve ondan tiksinir.
...siz erkekler kadın seçmekte özgürsünüzdür, kimi sevdiğinizi hep çok iyi bilirsiniz.
Günü de, gücü de veren Tanrı’ydı. Günler ve güçler ise emeğe adanmıştı, mükâfatı da emeğin içindeydi. Emek, kimin içindi? Emeğin meyveleri nelerdi?
Gökyüzünün ortasında, tam tepesinde asılı duran ve adeta sedef kabuğunu andıran tuhaf, beyaz bulut kümeciklerine bakarak, “Ne kadar güzel!” diye düşündü: “Bu güzel gecede her şey ne kadar güzel!..Bu sedef kabuğu ne zaman belirdi? Az önce baktığımda iki beyaz çizgiden başka bir şey yoktu. Benim hayat üzerine olan görüşlerim de adeta farkına varmadan işte böyle, değişiverdi. “
Bu gözlerin dünyada bir eşi daha yoktu. Hayatın anlamını ve yaşama zevkini ona tattırmaya yetkili dünyada ancak bir tek yaratık vardı: o da Kiti’ydi.
Bazen, yorgun gözlerin eşyayı çift görmesi gibi ruhunda da her şeyin çiftleşmeye başladığını hissediyordu.
Onun tam sekiz yıl hayatını nasıl zehirlediğini, bende canlı olan her şeyi nasıl yok ettiğini, benim aşka ihtiyacı olan, canlı, yaşayan bir kadın olduğumu bir kez aklına getirmediğini bilmiyorlar.
Üst tarafı böylesine dekolte, diğer yerleri ise böylesine gizli olan onun küçük ve düzgün vücudunun, bu dalgalı etek dağının altında nerede bittiğini, insanın elinde olmadan sorası geliyor.
Bu ışıltı, onun olağanüstü, gerçekten erişilmez gözlerinden saçılıyordu.
Ona kalbini vermiş olan Anna, dürüst, namuslu bir kadındı. Vronski de onu seviyordu. Bunun için de Anna, onun gözünde gerçek karısıymış gibi, hatta ondan da öte, saygıya layık bir kadındı. Ona sözle, hatta ima ile hakaret etmek şöyle dursun, bir kadına gösterilmesi gereken saygıda bile kusur etmektense...
Rusya’yı, Osmanlı İmparatorluğu gibi mahvolmuş bir ülke, Rus Hükümeti’ni de, ciddi bir eleştiriye değmeyen, öylesine, kötü bir hükümet sayardı.
O, Rus köylüsünün domuz olduğu ve domuzluk yapmayı sevdiği görüşü üzerinde direniyordu. Ona göre, “Rus köylüüsnü domuzluk etmekten alıkoymak için bir otorite gerekiyor, böyle bir otorite ise yoktur. Yola getirmek için sopa gerekir; biz ise öylesine liberal olduk ki bin yıllık sopayı birdenbire birtakım avukatlarla, hapishanelerle değiştirdik. Ve sonuçta, yaramaz, kokmuş Rus köylüsünün karnını güzel çorbalarla doyuruyor, yatacak yerini de metreküp haava ile jesaplıyorlar...””Biliyor musunuz; bu sözlerinizle, bana, bir hastaya verilen öğütlerle ilgili bir fıkrayı haatırlatıyorsunuz: ‘Bir müshil alsanız, fena olmaz.’ ‘Aldık, daha kötü oldu.’ ‘Bir de sülük yapıştırın.’ ‘Onu da denedik, daha kötü oldu.’ ‘O halde, Tanrı’ya duaa etmekten başka yapılacak bir şey kalmıyor.’ ‘Onu da yaptık, daha da kötü oldu.’ Bizim durumumuz da buna benziyor; ben politik ekonomi diyorum, siz dahaa kötü oldu diyorsunuz; ben sosyalizm diyorum, siz dahaa kötü oldu diyorsunuz; eğitim diyorum, daha kötü diyorsunuz!...”
Bir başka zorluk da, toprak sahibinin, köylüleri elden geldiğince sömürme isteğinden başka bir amaç beslemeyeceği üzerine köylülerde yerleşmiş bulunan o değişmez inançtı.
Neşeli neşeli çevresini gözden geçiriyor, kâh araba tekerleklerinin izlerinde akıp giden bulanık sulara, kâh her çıplak budağın üzerinde asılı duran su damlacıklarına, kâh köprünün tahtaları üzerinde erimemiş duran kar tanelerinin oluşturduğu beyaz lekelere, k3ah artık çıplaklaşmış kara ağacın çevresinde sık sık bir tabaka halinde yığılı duran sulu, karaağaç yapraklarına bakıyordu.
Levin, “Israrla hedefe doğru yürümek gerek” diye düşünüyordu. “O zaman amacıma erişirim. Harcayacağım emek, çekeceğim zahmetler boşa gitmeyecek, çünkü bu benim kişisel işim değil; burada söz konusu olan genel refah. Halkın ekonumik düzeyinin yükseltilmesidir ve en önemlisi, halkın refah düzeyi tamamen değişmek zorunda. Fakirlik yerine genel refah ve hoşnutluk, düşmanlık yerine huzur ve çıkar dayanışması...Tek kelimeyle kansız bir devrim, ama çok büyük bir devrim...İlkin bizim ilçenin küçük bir bölgesinde, sonra ilde, sonra Rusya’da ve daha sonra bütün dünyada kopacak bir devrim...Çünkü, haklı bir düşüncenin meyve vermemesi mümkün değil. Evet, bu uğrunda çalışmaya değer bir amaç.
...aşırı uysallıklarıyla, kibarlıklaarıyla bizi sıkan kişiler, çok kısa bir zaman sonra huysuzluklarıyla, hırçınlıklarıyla çekilmez olurlar.
Son zamanlarda giderek sıklaşan Anna’nın kıskançlık nöbetleri onu korkutuyordu. Kıskançlığın nedeninin sevgi olduğunu bilmesine rağmen, bu durum, ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, onu Anna’dan soğutuyordu. Anna’nın sevgisinin kendisi için bir mutluluk olduğunu kaç kez söylemişti. İşte şimdi, Anna onu dünyada en önemli şeyi aşkı olan bir kadının sevebileceği gibi seviyordu.
Vronski o zamanlar kendisini mutsuz sayıyordu, ama mutluluk gelecekteydi. Şimdi ise en güzel mutluluğun geride kaldığını hissediyordu. Anna, ilk zamanlarda tanıdığı Anna değildi. Hem ruhsal hem de bedenen kötüye doğru bir gelişme olmuştu.
...şimdi, Anna’yı sevmediğini hissettiği şu anda, onunla arasındaki bağın koparılamayacağını biliyordu.
“Acı falan çektiği yok. Onu tanımaz mıyım? Ruhuna işlemiş yalancılığını bilmez miyim? Biraz duygusu olan bir insan, onun benimle yaşadığı gibi yaşayabilir mi? Duygusu olan bir erkek ona ihanet eden karısıyla aynı çatı altında yaşayabilir mi? Onunla senli benli konuşabilir mi?
Bu durumun bana ne kadar acı verdiğini, seni özgürce hiçbir şeyden korkmadan sevebilmek için neler verebileceğimi bir bilsen! O zaman kıskançlığımla ne kendimi, ne de seni üzerdim.
“...alçaklık, âşığı uğruna kocasını da, oğlunu da ihmal etmek ve hâlâ kocasının ekmeğini yemeyi sürdürmektir.”
Anna başını önüne eğdi. Dün âşığına, asıl kocasının o olduğunu, kocasınınsa gereksiz biri olduğunu söylerken, bunu aklının ucundan bile geçirmemişti.
Sonra Levin’in mutluluğu, dünyası, onun kendinden bile çok değer verdiği, böylesine uzun süredir aradığı, özlediği insan kendisine uçarcasına yaklaştı.
Onun gözlerini tanımak gerek.
Ben hep eski Anna’yım...Ama içimde başka biri var ki, ben ondan korkuyorum.
Ondan ve sizden öç almak istediğimi de gizlemeyeceğim. Telgrafı alınca yine bu duyguyla buraya geldim. Hatta dahasını söyleyeyim: Onun ölmesini istiyordum. Ama...-Bu duygusunu Vronski’ye açıp açmamayı düşündü- Ama onu görünce bağışladım. Öteki yanağımı da uzatmak, ceketimi alana gömleğimi de vermek istiyorum. Tanrı’ya yalnızca, bağışlamanın verdiği mutluluğu benden esirgememesi için yalvarıyorum.
Karısına duyduğu acıma, onun ölümünü istemiş olmaktan duyduğu pişmanlık, en önemlisi de bağışlamanın verdiği sevinç birdenbire kendi acılarını dindirmekle kalmamış, ona o güne kadar hiç hissetmediği bir iç huzur da vermişti.
Şimdi önemli olan şudur: Kocanla bir arada yaşayabilecek misin? Bunu istiyor musun? O da istiyor mu?
“Hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir şey.”
“Ama artık dayanamayacağını, kocandan nefret ettiğini söylüyordun!”
“Hayır, böyle bir şey söylemedim. Vazgeçtim. Ben hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir şey de anlamıyorum.”
Anna’yı bırakmaya, olanlardan pişmanlık duyan Anna ile kocasının arasına bir daha girmemeye kesin kararlıydı. Ama Anna’nın aşkını kaybetmenin acısını içinden söküp atamıyordu. Anna’nın yanında tanıdığı, o zamanlar değerini öylesine az bildiği, şimdi tüm güzellikleriyle her an aklında olan o mutlu dakikaların anısını, işte onları belleğinden silip atamıyordu.
En sonunda Vronski’nin elini göğsüne bastırarak: “Evet,” diyebildi. “Aldın beni, artık seninim.”
Şimdi ise yeteneklerinin yarısını kendi kendini aldatmak için, öteki yarısını da, bu aldatmayı kendini haklı göstermek için kullanıyor.
“Özgürlük mü? Özgürlük neye yarar ki? Mutluluk sadece Kiti’yi sevmekten, onun dilediklerini dilemekten, onun düşündüklerini düşünmekten: yani hiç özgür olmamaktan ibarettir. Mutluluk budur!”
Vronski’ye tamamen sahip oluşu Anna için sürekli bir sevinç kaynağıydı. Gün geçtikçe daha iyi tanıdığı Vronski’nin kişiliğinin her ayrıntısını sözle anlatılamayacak ölçüde seviyordu. Onun, sivil giyinmeye başlayınca değişen dış görünüşü, Anna’yı âşık bir genç kız gibi büyülemişti. Vronski’nin söylediği, düşündüğü, yaptığı her şeyi çok değişik, soylu ve yüce görüyordu. Ona duyduğu hayranlık kimi zaman Anna’yı bile ürkütüyordu: Arıyor, ama onda, güzel olmayan hiçbir şey bulamıyordu.
Anna şu anda Vronski’nin aşkını kaybetmekten korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmuyordu.
Vronski Anna’ya şimdi eskisinden çok daha büyük bir sevgi ve saygı gösteriyor, durumunun uygunsuzluğunu hissetmemesi için neler yapması gerektiği düşüncesi bir an bile aklından çıkmıyordu. Ona karşı, değil bir dediğine itiraz etmek, Anna ile ilişkilerinde adeta hiç kendi iradesi yokmuş ve Anna’nın isteklerini o daha söylemeden anlayıp yerine getirmekten başka bir şey düşünmüyormuş gibi davranıyordu!
“Ah! Alıp başımı bir yerlere kaçabilsem!” diye düşünüyordu.
Ölüme rağmen yaşamak, sevmek istiyordu. Onu umutsuzluğa düşmekten sevginin kurtardığını, bu sevginin umutsuzluk tehdidi altında daha da güçlü bir hale geldiğini hissediyordu.
...insanlardan tek kurtuluş yolunun, onlardan yaralarını gizlemek olduğunu biliyordu.
Şimdi tanıdıkları içinde tek yakın dostu yoktu. Tanıdığı çoktu, ama dostça ilişki kurduğu kimse yoktu.
Bütün kadınlar-sırf kadın oldukları için- ona şimdi korkunç ve iğrenç görünüyordu.
Farkındayım, bir kadın sözüne, bir kadının sizinle ilgilenmesine ihtiyacınız var. Bu görevi bana verir misiniz?
Gerçekten de, Karenin için Kontes Lidya İvanovna, kendini kuşatan düşmanlık ve alay denizinde yalnızca yakın dostluğun değil, sevginin de tek adasıydı.
Doğum günlerinin aklı başında insanlar için hiçbir aanlamı yoktur. Doğum günü de, insanın çalışması gereken öteki günler gibi, sıradan bir gündür.
Sevgi anahtarıyla yaklaşmayan hiç kimseyi ruhuna sokmuyordu.
Seni seviyorum. Sen değişmediysen gerisi vızgelir.
“İnsanın karısı varsa derdi var demektir, ama sahip olduğu kadın karısı değilse derdi daha da büyüktür.”
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder