15 Kasım 2011 Salı

İskender





Kitabın Adı: İskender



Yazarı: Elif Şafak


Çeviren: Omca A. Korugan (Yazarla birlikte)


Yayınevi: Doğan Kitap


Basım yılı: Ağustos 2011/200 000 adet


Sayfa adedi: 443





Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır… En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe...


Aşkı aramadan evvel, düşün bir, ya benden nasıl bir âşık olur? İnsanın sevdası karakterinin yansımasıdır. Sen kavgacı isen, ha bire öfkeli, aşkı da bir cenk gibi yaşarsın. Gönlü pak olanın sevgisi de saf olur. Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe... Attığımız her adım, yaptığımız her işte kendimizi yansıtırız. Budur çözülmesi gereken bilmece…



Kitaptan alıntılar:




Anneler ölünce hemen cennete gitmezler. Yeryüzünde biraz daha kalıp çocuklarına göz kulak olabilmek için Tanrı’dan özel izin alırlar.



Hazmedememişti İskender bu ihaneti. Sevip de kandırmayı. İnsanın canı kadar sevdiği birini oyuna getirebileceği aklının ucundan dahi geçmemişti. O güne dek bilmezdi, birine bütün kalbinle muhabbet besleyip yine de onu incitmek istemenin mümkün olabileceğini.


Sevginin ve aşkın karmakarışık halleri üzerine aldığı ilk hayat dersiydi bu.



Otuz birindeydi, yaşı geçmiş, evde kalmıştı. Aile kurmak için geçti artık. Kuru bir rahim içi geçmiş kavun gibidir. Dışarıdan iyi görünse de yaramaz, derdi köylüler onun gibi kadınlar için.



O ihtiyatlı katmanın altında sıcak, sevecendir yöre insanı. Güvendiğine açar içini.



Dediklerine göre kahve aşk gibiydi, ne kadar sabır ve özen göstersen tadı da o kadar güzel olurdu.



Pembe’nin doğasına aykırıydı geriye bakmak. Ya zamanın ya dualarının işleri mutlaka yoluna koyacağına inanır, zerre kadar isyan etmeden, umutsuzluğa düşmeden var gücüyle asılırdı hayata.



Oysa hünerli ustalar bilirdi ki metali sertleştirmenin yolu onu önce ateşte ısıtmak, sonra suya daldırmaktı.
“Erkekler için de aynı. Aşkla ısıtmak gerekir onları, nefretle sertleştirmek” diye toparlarmış babası lafını.




“Ne bu tantana?” diye seslenmiş Naze. Tepsiye yaydığı pirinçleri ayıklamakla uğraşmaktaymış.


Pembe iç geçirmiş. “Hiç. Dans ediyorduk sadece.”


“Nerden çıktı bu şimdi?” dermiş Naze. “Orospu mu olacaksınız başımıza?”


Pembe, orospunun ne olduğunu bilmiyormuş ama soracak cesareti yokmuş.



Ne zaman kızlar hadlerini aşacak olsalar onları oklavayla dövermiş Naze. Sırtlarına, kıçlarına, bacaklarına indirirmiş sopayı; yüzlerine asla vurmazmış –bir kızın güzelliği çeyiziymiş zira.




Çocuğuna Şeref adını verebilirmiş insan, tabii eğer oğlansa. Şeref ve haysiyet erkeklere mahsusmuş. Yaşlılara, orta yaşlılara, gençlere, hatta ağzı süt kokan oğlanlara. Hepsinin onuru varmış. Kadınlarınsa yokmuş. Onların kısmetine düşen kelime başkaymış: ar.



“Kadın kısmı incecik, ak patiskadan yapılmıştır” diye devam etmiş Naze. Erkeğin kumaşıysa kalın ve koyu renkliymiş. Yaradan böyle yaratmış. Birini diğerine üstün kılmış. Niye böyle yaptığına fanilerin aklı ermezmiş; o yüzden soru sormamak en iyisiymiş. Beyazın üstünde en ufak kir bile gözden kaçmazken siyah zemin leke göstermezmiş. Aynı şekilde, alnına leke sürülen kadınlar hemen fark edilir, tıpkı kabuğun danelerden sıyrıldığı gibi ayrılırmış diğerlerinden. Yani bir bakire kendini bir erkeğe verdiğinde –sevdiği de olsa- her şeyini kaybedermiş ama erkeğe hiçbir şeycik olmazmış.



“Peki ya diğer renkler?” diye sormak istemiş. Eflatunlar, turuncular, menekşeler...Ya diğer kumaşlar? Pazenler, basmalar, ipekler, kadifeler...Ne demeye siyah-beyaza indiriyorduk şu âlemi, bu kadar çeşitli yaratmışken Yaradan?



Herkesin bakışlarını üzerinde hissediyordu Âdem ama onu esas delip geçen genç kadının gözleriydi –bir çift mavi safir gibiydiler. Hayatında hiç bu kadar iri, bu kadar parlak ve bu kadar mavi gözler görmemişti.



İç karartıcılıktan, sıradanlıktan ve kayda değer bir yaşam sürmenin imkânsızlığından da kaçıyordu. “Yüksekleri hedefleyen kızlar fena batar” diyordu herkes. Bu doğru olsa bile, sonunda tökezleyip düşse ve hayalleri bir kelebeğinkilerden daha kısa sürse bile, gene de tırmanmaya değmez miydi?




Konuşması bitince adam, “Çok güzel, aferin” dedi. “Şimdi eteğinizi kaldırabilir misiniz lütfen?”
Roksana güldü. Sofrada tuzu uzatmasını rica edercesine sakin ve doğal söylemişti adam bunu. Şaka olmalıydı. Ne sesinde müstehcen bir tını ne de gözlerinde şehvet ışıltısı. Tatko’nun böyle anlardaki küstah ve buyurgan tavrının aksine bu adamın gayet efendi, kibar ve kültürlü bir hali vardı.
“Yazık ki bu görüşmeye bütün günümü ayıramam hanımefendi. Lütfedip eteğinizi kaldırırsanız ikimize de zaman kazandırmış olursunuz.”
Hipnotize olmuş gibi kendisine söyleneni yaptı Roksana; eteğini dizlerinin biraz üstüne kaldırdı.
“Daha yukarı lütfen.”
Roksana kızararak eteğini beline kadar çekti; uzun bacaklarını gösterdi.
“Şimdi de arkanızı döner misiniz lütfen?”
Bu daha da utanç vericiydi ama bir kez daha itaat etti. Sadece birkaç saniyeydi ama ona bir ömür gibi geldi. Adam ne yerinden kalktı ne de ona elini sürdü.
“Peki, yarın sabah bekliyorum” dedi felsefeci. “Saat tam dokuzda. Bavulunuzu da getirin. İşe alındınız.”



“Ezelden beri kadınlar bedenlerini kullanarak erkekleri kandırır” dedi felsefeci. “Önce bekâretlerini kullanırlar. Sonra hamilelik gelir, çocuklar doğunca onları kullanırlar kocalarını tuzağa düşürmek için.




Rüzgârın esmesine mani olabilir misin? Kar, beyaz yağmasın diyebilir misin? Tabiat karşısında zerre kuvvetimiz olmadığını idrak ediyoruz ama kaderi değiştiremeyeceğimizi kabullenmiyoruz nedense. Aynı şey halbuki.



Bir mesafe olmalı. Düşmanınla senin aranda, yediğin darbeyle iç organlar arasında, bireyle toplum arasında, geçmişle bugün arasında, anılarla vicdan arasında. Bu hayatta yaptığın ya da hissettiğin her şeyle mesafe olmalı. Mesafe seni korur.



İstanbul...Koynunda saklıyordu Esma şehrin anısını. Zihninin derinlerinde ince bir sızı. Adını dilinin üstüne yerleştirir, şekerleme gibi ağır ağır emerdi bazen. Londra bir tatlı olsa karamelli bonbon olurdu –ağır kıvamlı, yoğun ve geleneksel. Oysa İstanbul vişneli, meyanköklü, dişe yapışan türden bir şeker olurdu- zıt tatların uyumundan oluşmuş, ekşinin tatlıya, tatlının ekşiye dönüşebildiği bir ala karışım.




Hayat felsefesi çalışma masası gibiydi –düzenli, tertipli ve köşeli. Sürekli “takdir ettiği şeyler” ve “hor gördüğü şeyler” olmak üzere hayatı ikiye ayırır, araya katı çizgiler çizerdi. Hoşlandığı insanları bir kaidenin üstüne diker, sevmediklerini küçümserdi. Onun satranç tahtası gibi siyah-beyaz dünyası. Elias gibi yaşamı sonsuz grilerden müteşekkil gören birine güç gelmişti.



Yine de, diye eklerdi Annabel, boş bir fantezi bu, çünkü aslında karmaşık olmayan kadın yoktur. Kadınlar ikiye ayrılır, derdi. Bariz biçimde karmaşık olanlar ile karmaşık olduğu ilk bakışta anlaşılmayanlar.



“Kimse âlim değildir” dedi muhtar. “Hepimiz yarı safız, yarı akıllı. Aptallık olmadan akıl olmaz."




Pembe’nin güzelliğini görmüyor değildi. Ama bu onun gözünde daha da güvenilmez kılıyordu Pembe’yi. Alımlı eş istemekle hata ediyordu erkekler. Çekici kadın tekinsiz kadın demekti. Bekârken böyleleriyle gönül eğlendirmenin zararı yoktu.



Namus konusunda bahtsızlığa uğrayan adam ölü bir adam demekti. Ölüden beter. Gayrı sokakta yürüyemez olurdun, gözlerin kaldırım taşlarında. Kahveye gidip bir el tavla oynayamaz, birahanede maç seyredemezdin. Dedikodular karşısında omuzların düşer, avurtların çöker, gözlerin çukurlarına kaçar, günbegün küçülürdün. Konuştuğunda kimse kulak asmazdı sözlerine –itibarı kalmazdı lafının. İkram ettiğin sigaraya kimse el sürmez, içtiğin kahve boğazından geçmezdi. Uğursuzluğunu yanında getirirsin korkusuyla ne düğünlere çağrılırdın, ne sünnetlere, ne nişanlara. Kendi köşende, utancınla çepeçevre tüketirdin ömrünün kalanını; susuz kalmış bir meyve gibi buruşarak, kuruyarak.




Bunun bir yasak aşk olarak algılanmasından rahatsız olmakla birlikte, onu her an kaybetme tehlikesi aralarındaki sevgiye daha da tutkuyla bağlanmasına sebep oluyordu.



Kimse eline kan bulaşsın istemiyor. Ama onu durdurmaya da kalkışmıyorlar. Böyledir işte. Kimse mayası bozukları, zorbaları sevmez. Ama kimse onlara “Yeter!” demez. Bu yüzden zorbalar ya onlar.



O beğenmedikleri nesneler de en az beğendikleri kadar elzemdi. Bu âlemdeki her parça, bir başkasını geliştirmek, iyileştirmek, değiştirmek için yaratılmıştı. Ne sivrisinek ateşböceğinden önemsizdi, ne de pirinç altından. Yüce Sarraf, böyle tasarlamıştı kâinatı.




İstiyorsan çat bana; senin sitemin gül, azarın yasemin. Kız bana, kabul, ama ne olur sev. Hep sev. Sonsuza dek.



Batı’daki insanların kafası karışmış. Mutluluğu özgürlükle, özgürlüğü ahlâksızlıkla karıştırıyorlar. Oysa biz analarımıza, karılarımıza, kız kardeşlerimize saygı gösteririz. Barbi bebekler gibi giyinmeye zorlamayız onları. Metalaştırmayız. Heyula gibi bir sektör bu. Kozmetik, moda, ayakkabı tasarımı.



Nefs akbaba gibi. Vahşi kuş. Etinden et çeker. Senden çalar, o yer. Nefsin güçlüyse sen zayıfsın. Nefsin zayıfsa sen güçlü.



...devletin ne olduğuna dair bir fikri vardı: İri göğüslü, kabarık topuzlu, çekici bir kadındı devlet. Annesi ne zaman bir kadının gücü ve becerisini övecek olsa “Devlet gibi hatun yahu!” derdi.



Onda saldırgan bir taraf görmemişti ama erkeklerin terk edildiklerinde ne yapacakları belli olmazdı. Değişiyordu çoğu.



Kimsenin kolay kolay aşamadığı koruyucu bir kabuğum var ama beni altüst edebilecek insanlar yok değil. Yalnızca birkaç kişiler. Onlar, tıpkı bir hayaletin duvarlardan geçtiği gibi kalkanımı delip geçebilirler.




Çok fazla dedikodu çıkmıştı. Arkasından, kapalı kapılar ardında, bakkalda, kahvede, kebapçıda, balıkçıda, kuru temizlemecide elâlem fısır fısır konuşuyordu. İpeğe damlayan mürekkep kadar hızla yayılıyordu fesatlık; koyu, kıvamlı. Hayatı boyunca kir pas temizlemişti Pembe ama bu tür bir lekeyi temizlemek için bildiği bir çare yoktu.



Pembe’yi yeterince kalpten severse, onu bir Külkedisi olmaktan çıkarır, göz kamaştırıcı bir prensese dönüştürebilirdi sanki. İşte Elias’ın aklını çelen şey buydu –Pembe’yi yeniden yaratma hayali.



Her zaman kendi içine bakmak en emin yol. Başkalarıyla uğraşmayı bırak. Her gazap, her kahır ağır bir çanta. Niye taşıyasın? At onları. Sıcak hava balonu gibi hayat. Yukarı mı gitmek istersin, aşağı mı? Hiddeti, intikamı, rekabeti bırak. Torbalardan kurtul.



Yükselmek istiyorsan, en çok kendini eleştir. Kendi hatalarını görmeyen asla iyileşemez.




Boş ver sen dünyayı. Yarın yel savuracak toprağımızı, içelim, hoş geçsin üç nefeslik ömrümüz.
Elimde olmadan gülüyorum. “Hayyam mı yine?”



Merhametli sözlerin ve nazenin şiirlerin insanı olan bu adam. Bazen beni çıldırtan bir saflık derecesinde dürüst, güvenilir ve iyi ahlâklı olan bu adam. Namusun insanların yatak odalarıyla değil yürekleriyle ilgili olduğuna inanan bu adam. Bende ne buluyor bilmiyorum, nasıl oluyor da beni seviyor hâlâ?







• Elif Şafak'tan yeni kitap: "İskender"




Yazar Elif Şafak, son dönemde artan kadın cinayetleriyle ilgili haberlerde kurbana ve incitene bakıldığını ama arkasındaki hikayeyle ilgilenilmediğini belirterek, "Sorunu çözmek için hikayeleri de görmeli ve toplumun bunda ne kadar rolü olduğunu anlamalıyız. Cinsiyetçi kalıbın değişmesi gerektiğine inanıyorum. Ataerkillik sadece kadınları ezip, mutsuz etmiyor, erkekler üzerinde de inanılmaz bir baskı oluşturuyor" dedi.


Yazar Şafak, "İskender" adlı son romanında Fırat'tan başlayıp, Londra'ya kadar uzanan yolculukta, toplumun erkek çocuğa bakışını, insanların aslında en çok sevdiklerini incittiğini ve en büyük yaraların ailede açıldığını anlatıyor.



AA muhabirine kitabı hakkında bilgi veren Şafak, kapakta bir sürpriz yaptığını, romanın kahramanı İskender olarak okuyucusunun karşına çıktığını belirterek, "Daha önce bir kadın yazar, erkek kahramanın kılığında kitabının kapağında yer aldı mı bilmiyorum ama 1,5 yıldır hep İskender olmanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm, ister istemez İskenderleştim" dedi.



Şafak, yazdıkça kendini karakterlerinin yerine koyduğunu, kitapta 10 karakter bulunduğunu ama en çok İskender'i anlamakta zorlandığını vurgulayarak, şöyle konuştu:


"En zoru İskender olmaktı. O dönüşüm, yani kadın yazar için erkek karakterin yerine kendini koyabilmek, oradan dünyaya bakmak zor bir şey. Benim için kapak, bu değişimin simgesi. İskender'den erkek gibi davranması, ağlamaması, olduğu insan değil de olmadığı bir şeye soyunması isteniyor. Hatta buna mecbur ediliyor. Üzerimize giydirilen bir erkeklik ve kadınlık kalıbı var. Kalıpların giydirilmesi de aileden başlıyor. Bu noktada çocuklarımızı çok incitiyoruz sonra o çocuklar daha hırçın büyüyor. İskender daha serseri ve bıçkın birine dönüşüyor. İncine incine incitmeyi öğreniyor. İnciten insanın da nerede incindiğini göreceğiz ki, o zinciri kıralım."

İskender karakterini içselleştirdikçe, erkekliğin zor bir şey olduğunu anladığını ifade eden Şafak, " keşke bir gün de olsa erkekler kadın, kadınlar erkek olsa. Belki de daha iyi anlarız birbirimizi o değişimden sonra" dedi.


Kitaplarında genel anlamda biraz melankoli hakim olsa da mizahı da çok önemsediğini, kendisini asıl cezbedenin hüzünle mizah arasındaki dans olduğunu belirten Şafak, hüznü mizahla, komik olanı hüzünle anlatmaya ve hayattaki ironileri yakalamaya çalıştığını söyledi.


Şafak, son romanında da diğerlerinde olduğu gibi tasavvufa bir alt damar olarak yer verdiğini kaydetti. (CNN Türk)



1 yorum:

  1. Paylaşım için teşekkürler Nihat abi.
    Sinan Turan.

    YanıtlaSil