31 Ekim 2011 Pazartesi

Kayıp Gül





Bu kitap ve yazarı hakkında o kadar çok övgü dolu yazılar okudum ben de bir kaç sözcük eklemeye cesaret edemedim doğrusu.

Kitabın Adı: Kayıp Gül
Yazarı: Serdar Özkan
Yayınevi: Timaş
Basım yılı: Mart 2010, 11. Baskı
Sayfa adedi: 205

Kitaptan Alıntılar:


Babacığım,
Bugün evden ayrılmak zorundayım ne yazık ki.
Sebebini merak ediyor olmalısın...
Dün St. Exupéry’nin Küçük Prens’ini uzun yıllar sonra tekrar okudum. Kitap tamamen değişmiş! Benim için kitapta değişmeyecek tek şey, gülün hâlâ favori karakterim olması. Bir de tilki tabi ki! Küçük Prens’e gülünden sorumlu olmayı öğrettiği için.
Bir gülden sorumlu olmanın ne anlama geldiğini ben de anlamaya başlıyorum artık. İşte bu yüzden gidiyorum.
St. Exupéry kitabın sonunda “Koyun gülü yedi mi, yemedi mi?” sorusunu soruyor ve bu sorunun cevabının her şeyi değiştireceğini söylüyor.
Ben de kendime benzer bir soru soruyorum:
“Başkaları gülümü çaldı mı çalmadı mı?”
St Exupéry çok haklı. Bu sorunun cevabı gerçekten her şeyi değiştiriyor. Ama biliyorum ki, hiçbir büyük bunu anlayamaz.
Gidiyorum çünkü benim bu soruya verdiğim cevap ne yazık ki “evet.”
Gülümü geri almak için gidiyorum.
Mary

Kendini özel hissetmek için ihtiyacın olan tek şey, kendinsin.

Hayır, sandığın gibi değil!
Sen beni hiç kaybetmedin.
Her şeyle seslenirim sana
Hatıraların ötesinden...

Bu soruyla iyice bunalan zihnini biraz dinlendirmek ümidiyle, kısa bir yürüyüş için parka inmeye karar verdi.

Bu sahilde annesiyle kim bilir kaç kez yürümüşlerdi, kaç kez? Burada onunla bir kez daha yürüyebilmek için neler vermezdi ki? Sadece bir kez daha. Annesiyle yaptığı o her bir yürüyüşün değerini anlamak için annesini kaybetmesi gerekmişti ne yazık ki...
Salonda uçuşan pervaneden geriye yalnızca, ince bir yanık kokusuyla tavana ışık veren lambanın üstünde belli belirsiz tüten bir duman kalmıştı. Diana, kıvrıla kıvrıla yükselen dumana bakarken, pervanenin kendini neden ateşe attığını düşünüyordu.
Karanlıktan aydınlığa kaçmasını emreden bir içgüdüye kulak vermiş olmalıydı. Işığa doğru telaşla kanat çırpması, onu çepeçevre kuşatan loşluğa bir isyandı sanki. Belirsizliğe isyandı. Işıkta eriyip gitmeyi, bir ömür boyu karanlıkta uçmaya tercih etmişti o.

Derinlere gizlenmiş bir hazinesi vardı onun, bense ona ulaşamadım.

Dedim ya, fal sadece işin ismi. Benim asıl yaptığım yüzleri okumak. Her şey orada yazar.

Aşkta deneme yanılma metoduna inancını yitirdiğinden, epeydir kimseyle ilişki yaşamıyordu ressam. Zamanla, başladığı her yeni ilişkinin yeni bir ayrılık anlamına geldiğini iyice kavramış, sonunda yalnızlığın zahmetsizliğini seçmeye karar vermişti.

Nasıl oluyordu da biten bir ilişkide her iki taraf da haksızlığa uğrayanın kendisi olduğunu düşünebiliyordu.

Bağlanabilmek için, önce bağımsız olmak gerekir.
Oysa insanların çoğu, yeni ilişkilere eski bağlarla geliyorlardı. Geçmişten taşıdıkları ister güvensizlik, ister anlaşılamamak, isterse de çevrelerine ördükleri savunma duvarları olsun, her bağ yeni ilişkiyi özgürce yaşamalarını engelliyordu. Daha önceki ilişkilerinde haksızlığa uğradıkları konusunda belki haklıydılar ama, haksızlık edenin karşı taraf değil de, bir türlü bırakamadıkları “geçmişleri” olduğunu göremiyorlardı.
Okyanusta, güneşin ve rüzgârın tadına vararak mutluluk içinde yol alan bir dalga varmış...Çevresine gülücükler saçarak hızla akıp gidiyormuş karaya doğru. Ama bir süre sonra, önündeki dalgaların birer birer kıyıdaki dev kayalara çarptıklarını fark etmiş. Dehşete kapılmış. ‘Aman tanrım! Benim sonum da onlarınki gibi olacak. Yok olup gideceğim birazdan,’ diye ağlamaya başlamış. Onun yanından geçen başka bir dalga, bizim dalganın hâlini görünce sormuş: ‘Ne oldu sana böyle? Niçin bu kadar üzgünsün? Bak, hava ne kadar güzel, güneş, rüzgâr, martılar...’Bizimki cevap vermiş: ‘Önümüzdeki dalgaları görmüyor musun, sen? Hepsi büyük bir hızla kayalara çarpıp yok oluyorlar feci şekilde. Birazdan biz de onlar gibi bir hiç olacağız!’ ‘Hayır, yanılıyorsun,’ demiş öbür dalga. ‘Bir dalga değilsin sen, okyanustan bir parçasın.

Yüzünde bir ışık olması.
Söylemeye çalıştığım, ruh eşim tüm dünya yalan söylediğimi düşündüğünde bana inanan kimsedir. Hatta dahası, bana göremediğim kum tepelerini, fark edemediğim koyları gösterendir.

Bazen sevinç kendini en güzel bir dost uğruna dökülen gözyaşında ifade eder.
“Sarı çiçek, siz gerçek güller, yapay güllerin varlığından epey rahatsızlık duyuyor olmalısınız.”
“Neden duyalım ki?” dedi Sarı Çiçek, Zeynep Hanım’ın ağzından. “Yapay güllerin varlığı, sahici güllerin değerini gösterir. Gerçeği değerli olmayan bir şeyin sahtesini yaparlar mı ki?”


Sevgi seveni küçültmez, büyütür.

Sevgi, sevgi değildir, seven karşılık beklerse.

Bir Ben vardır bende, benden içeri...

Gülün adı Efes Gülü. İlahi kokuyla yaratılmış bir gül. Kokusunun kendine özgü bir sesi var. Mutlu bir ses. Düşlerden ve meleklerden bahsediyor. Tanrı’ya bu dünyada kavuşmaktan bahsediyor.
Ama gül büyüdükçe, kendi sesi zannettiği başka bir ses duymaya başlıyor. Sürekli ben diyen, epeyce yüksek çıkan bir ses. O kadar yüksek ki, gül artık kendi öz sesini duyamaz hale geliyor.
Kendi sesini tekrar duyabilmesi için kokusunu koruması gerekiyor gülün. Ama öyle bir yere ekilmiş ki, orada onu kokusu için sevmiyorlar. Sadece onun rengine, gövdesine ve taç yapraklarına önem veriyorlar.
O da onların sevgisini kazanmak uğruna, kendisini başkalarının beklentisi doğrultusundaa şekillendirmeye başlıyor. Büyü dediklerinde, büyüyor. Kendini parlat dediklerinde, sessiz bir telaşla denileni yapıyor. Çok geçmeden de, ihmal ettiği kokusu uçup gitmeye başlıyor.
İnsanlar onu önce şekillendiriyor, sonra sanki bir tanrıçaymışçasına övgüler yağdırıyorlar. Öyle ki, bir süre sonra gül dahi bir tanrıça olduğu yalanına inanıveriyor. Kendini özel hissetmesi için bir gül olduğunu hatırlamasının yeteceğini anlayamıyor bir türlü. Büyük bir şey değil! Sadece bir gül.
Ve her geçen gün daha mutsuz hissediyor kendini. Geriye hayatında tek mutluluk kalıyor: Annesi. Ama tam annesini keşfetmeye başladığı, tam annesine en çok ihtiyaç duyduğu sırada, annesini sonsuza dek kaybediyor. Daha doğrusu, kaybettiğini düşünüyor.
Aslında, bu öykü bir gül hakkında değil, anneciğim. Bu öykü bir anne hakkında. Gerçek güllerin hiçbir zaman ölmediğini, solduktan sonra dahi etraflaarına koku vermeye devam ettiklerini kanıtlayan bir anne hakkında. “Hatırlaması” için gülün saksısını şöyle bir sarsmak zorunda kalan bir anne.
Bu mümkün olabilecek mi? Gül unuttuklarını hatırlamayı ya da öğrendiklerini unutmayı başarabilecek mi? Kokusunu geri kazanabilecek mi? Ve en önemlisi, kendi öz sesini duymayı başarabilecek mi?
(...)
Teşekkürler, Anne.
Havada kokunu duyuyorum. Her koklayışımda farklı kokuyor.
Gül kokusu. Her yerde.


“TÜRKLERİN KÜÇÜK PRENS’İ TÜM DÜNYAYI BÜYÜLÜYOR”

Helsinki Sanomat - FİNLANDİYA

29 DİLDE, 40’TAN FAZLA ÜLKEDE BASILAN ULUSLARARASI BİR BESTSELLER

İngilizce baskısı Temmuz ayında yayınlanan, Kanada’dan Japonya’ya, Brezilya’dan Endonezya’ya yüzbinlerce okurun gönlünde taht kuran KAYIP GÜL Türk okuruyla buluşuyor.

Genç Türk Romancı Serdar Özkan'ın ilk romanı Kayıp Gül bugüne kadar 29 dile çevrildi, 40'tan fazla ülkede basıldı. Kanada'dan Japonya'ya, Brezilya'dan Endonezya'ya, dünyanın dört bir yanında okurların büyük ilgi ve beğenisini kazanan Kayıp Gül, birçok ülkede haftalarca bestseller listelerinde yer aldı.

Tüm zamanların en çok okunan ve sevilen kitaplarından St. Exupéry'nin Küçük Prens'i, Richard Bach'ın Martı'sı, Hesse'nin Siddarta'sı ve Paulo Coelho'nun Simyacı'sına denk tutulan Kayıp Gül, özgün bir “kendini keşfetme” romanı.

Değişik kültür ve felsefeleri günümüzün modern yaşantısıyla iç içe sunan Kayıp Gül, Doğu'yla Batı arasında bir köprü eser niteliğinde.

Sanki bu yönüyle, hem tarihsel hem de coğrafi anlamda Doğu ile Batı arasında bir köprü olan kültürümüzün çağdaş edebiyata akseden bir yansıması.

Kayıp Gül'ün kahramanı Diana'nın peşine takılan okur, başta Türk kültürüne olmak üzere, Yunan mitolojisinden Yunus Emre'ye; William Blake'ten Sokrates'e; doğu mistisizminden Küçük Prens'e; Meryem Ana'dan Nasrettin Hoca'ya; modern yaşantıdan metafiziğe; gerçek dünyadan düşlerin dünyasına ve San Francisco'dan İstanbul'a uzanan bir yolculuğa çıkıyor.

Eserlerinde doğu ve batı motiflerine eşit derecede yer veren Serdar Özkan bir röportaj sırasında kendisine yöneltilen, “Siz, batı hakkında yazan doğulu bir yazar mısınız, yoksa doğu hakkında yazan batılı bir yazar mısınız?” sorusuna “Ben bir insanım” diye cevap verecek kadar insanın evrenselliğini ve birleştiğimiz noktaları ön plana çıkaran bir yazar.

Kayıp Gül, evrensel mesajları ve kültürleri buluşturan, Doğuyla-Batıyı birleştiren yönüyle, özellikle kültür çatışmalarının giderek arttığı dünyamızda ümit veren bir eser. Kanada televizyonunda, Kayıp Gül'ün hayatında okuduğu en güzel öykülerden biri olduğunu belirten kitap eleştirmeni Christine Michaud, Kayıp Gül'ün bu yönüne özellikle dikkat çekiyor. Kayıp Gül için “Bu kitabın bizi birleştirmeye gücü var,” diyen Michaud, kitaptaki öykünün her insana hitap ettiğini söylüyor.

Serdar Özkan romanlarında, farklılıklarımızdan çok ortak yönlerimize vurgu yapıyor. Yazar, degişik kültürlerden gelen insanların farklılıklarını kabul etmekle birlikte, yine de insan olarak benzerliklerimizin daha önemli olduğunu savunuyor. Üniversite eğitimi için gittiği Amerika'da dört sene yaşayan Özkan, bu düşüncelerinin orada, tamamen farklı bir kültürde yaşarken şekillendiğini söylüyor. Zaten Kayıp Gül de ikiz kız kardeşini aramak üzere İstanbul'a gelen Amerikalı Diana'nın öyküsünü anlatıyor.

Kayıp Gül aynı zamanda, başkalarının beğenisini ve takdirini kazanmak uğruna düşlerinden ve kendinden ödün veren genç bir kızın öyküsü.

“Başkaları benim hakkımda ne düşünür?” kaygısıyla hayallerini ve “kendi olmayı” terk eden ve bu yüzden sonunda dibe vuran Diana'nın kendini geri kazanma savaşının öyküsü. Bu savaşında ona St.Exupéry'nin Küçük Prens'i, Küçük Prens'in gülü ve İstanbul'un gülleri eşlik ediyor.
SERDAR ÖZKAN

Ağustos 1975’te doğan Serdar Özkan, ortaokul ve liseyi Robert Kolej'de okudu. Lisans eğitimi için Amerika'ya giderek, Lehigh Üniversitesi’nde İşletme ve Psikoloji eğitimi gördü. Halen İstanbul'da yaşayan Serdar Özkan 2002 yılından beri full-time roman yazarlığıyla uğraşıyor.

1 yorum: