"..İstanbul'u kendi duvarlarının ardından izleme.."
Rumu, Ermenisi, Yahudisi, Kürdü, Alevisi, eşcinseli, zengini, yoksulu, yeni binyılın dünyasında aynı gemide...
Anlayış ve sevgiyle biraraya gelebildiklerinde neler yaratabileceklerinin hikâyesi...
Bir umudun romanı...
Kitabın Adı: Bir Nefes İstanbul
Yazarı: Aret Vartanyan
Yayınevi: Goa
Basım yılı: 2009
Sayfa adedi: 397
İstanbul’u/İstanbul’da yaşayanı bir de bu kitaptan okuyun. Hoşunuza gidecek. İzlenimlere şaşacaksınız.
Bu kez seninle İstanbul'u ve İstanbul'daki seni, beni yaşıyoruz. Yolculuğumuzun tanıkları var bu kez. İstanbullular ve İstanbul'da yaşayan farklı renkler... Ermenisi, Rumu, Kürdü, Musevisi, Alevisi, Hıristiyanı; zengini, yoksulu, muhafazakârı, marjinali... Onlarca renk, onlarca doku... Bu satırlar, bazılarının ütopya dediğinin küçük bir yansımasının, umudunun romanını yaratıyor. Birarada yaşayabilmenin hikâyesini...
İstanbul'un sokaklarına karışırken senin, benim, yaşamlarımızın, aşklarımızın, içimizde kalanların, hayallerimizin, korkularımızın, umutlarımızın, yalnızlığımızın, hayat mücadelemizin, yeni binyılın insanlarının gelgitlerinin arasında dolaşıyoruz. İstanbul, Türkiye, dünya, “sen”sin, “ben”im, “biz”iz... İnandığım tek gerçek bu.
İstanbul öyle bir şehir ki; hiçbir kitap seni bu şehir kadar besleyemeyecek, hiçbir müzik ruhunu bu kadar dolduramayacak, hiçbir öğreti sana bu kadar yakın gerçek(çi) gelemeyecek, hiçbir koku bu kadar zihninde yer edemeyecek...
Ben sadece bir nefes çektim içime dolu dolu... Şimdi o nefesi, sayfalara bırakıp, seninle paylaşıyorum...
Notalar ile yazdım seni; “Dua gibi, büyü gibi ezberledim hasretini yârim İstanbul gel öpeyim gerdanından..” içinden deniz geçen İstanbulum, gurbette martı seslerini özlediğim, içine doğduğum, büyürken bana umutlar veren İstanbul...Her mevsim çiçeklerinden bir buketsin, rengârenk...
Fahir ATAKOĞLU
İstanbul bir maceradır başlı başına. Acımasız...Nasılsın diye sormaz, alır götürür insanın gönlünü; ama Ayşe olur ama Anuşka ama Marika...Bir sevdadır gönülleri büyütür...
Cüneyt AYRAL
İstanbul...derin bir maviidir, en derinine dalmak istediğim. Başka bir mavidir, en yükseğine uçmak istediğim. Erguvandan manolyaya, ıhlamurdan selviye, mehtabın en turuncusundan, güneşin en sarısına, en mistik pusuyla renk kuşağımdır, ruhumu, bedenimi sarmalayan.
Nermin BEZMEN
Benim Erguvan’lı şehrim.
Âşık olduğum, büyülendiğim ve hâlâ her an bana muhteşem sürprizler yapabilen, her köşesi tarih ve sırlarla dolu dünyanın en güzel şehri.
Yonca EBÜZZİYA
Beyaz köpüklü dalgaları, gümüş martılarıyla, bir şiirdi şehir, bir şarkıydı nihavent maakamında, güneş kâşaneler yaratırken camlardan, bir kadının suya değiyordu ayakları, takalar geçiyordu allı yeşilli, bir yaşlı çınar yapraaklarıyla dokunuyordu şehre, ki sadece bir semtini sevmek bile şehrin, ömre bedeldi!
(...)
NE SADECE BÜYÜLÜ BİR MASAL, NE SADECE BİR RÜYA, NE BİR ŞİİR NE DE BİR ŞARKIYDI İstanbul. İstanbul, bir karasevdaydı vazgeçilmesi mümkün olmayan...
Ayşe KULİN
“Islat beni yağmur. Soğuk damlalarınla yıka. Kurtar beni ruhumdan. Beni benden kurtar. Bin sonbahar yaprağı kadar üşüt. Bir hayal kadar gerçeklikle buluştur...” (...)
Böyle anlarda hiçlik dayanıyor kapıya. Hiçbir şey diyor. Sen hiçbir şeysin! Hayatın hiçbir şey! Şu dünya, koskoca bir hiç aslında!
Cüneyt ÖZDEMİR
Asla vazgeçemeyeceğim bir şımarık. Fatih TÜRKMENOĞLU
İstanbul’dan uzaktayken, onun adı geçtiğinde gözleri dolmayan bir İstanbullu var mıdır acaba? Onu her düşlediğinde “yâr” gibi yüreği sızlamayan? Peki ya onu bir kez gördükten sonra unutabilen var mıdır? Sevmemek elde değildir onu...Unutmaksa imkânsız...Tektir o...Benzersizdir.
Bir kez İstanbullu oldu mu, başka bir yerli olamaz insan. Sevemez başka hiçbir yeri İstanbul’u sevdiği gibi.
(...)
İstanbul kana işler. İstanbul âşık eder. Şiir, kitap yazdırır. Beste yaptırır
(...)
İstanbul, bir insanın bir insana duyabileceği her duyguyu barındırır. Şaşırtır, hayran bırakır, nefret ettirir, mutlu eder, isyan ettirir, şükrettirir, sarhoş eder, lanet okutur, aşktan öldürür...
Bercuhi BERBERYAN
Kitaptan Alıntılar:
Bir metropole, bir kente değil, bir kadına âşık olmuş gibi şehri düşündüm.
İstanbul’da kitap okuyamadığımı fark ettim. Sokaklar kitap. Yürüyen sayfalarla dolu sokaklar. Tut bir tanesini, çevir ve okumaya başla.
Yoksa bir adam aynı anda hem romantik hem maço, hem güçlü gem güçsüz, hem pozitif hem depresif nasıl olabilir?
İlk bakışta sana çok gönül adamı gelebilirim ama baştan söyleyeyim bir o kadar da hızlı yaşadım hayatı. Çok gönül yaktım, çok bedende dolaştım. Her kadın ayrı bir beden, her beden ayrı bir taşıyıcı, taşınan her ruh ayrı bir dünya...
Kapılarımı kapalı tutarak yaşıyorum.
Kendi dünyamda yaşarken, sevgilimi içime alan ben artık içime almak yerine kapının önünde tutuyorum.
Kimisi işini kaybetmekten, kimisi en güvendiğinde bile ihaneti yaşamaktan korkuyordu. Ne kadar kalabalık...Hem insanlar, hem de taşıdıkları maskeler...Kaybolmuş benlikler, amaçsız bedenler, çağdaş köleliğin can bulmuş izleri, düğümlenmiş yaşamlar...
Kadın aşk, tutku aramaz. Bir yuva, bir erkek, evin erkeği, evin ekmeği. Kadın çocuklardan sorumlu, kadın kocadan sorumlu, kadın el pençe divan, kadın ses etmez, kadın susar, erkeğini değiştirmeyi ya da çekip gitmeyi düşünmez. Düşünse de yapamaz.
Hatta cesur kıyafetleriyle teşhirciliğini beslediğini bilmez. Kadın ve erkek varolduğundan bu yana birbiri için yaşadı. Tekeşlilik yerleştiğinde, kozmetik sektörünün sona ereceğini söyleyen Wilkins ne zaman silme makyajlı bir kadın görsem aklıma gelir. Ama bir kadın için savunma aynıdır. Biz, birbirimiz için süsleniriz. Yani erkekler olmasa da biz aynı makyajı yapar, aynı etekleri giyeriz.
Neslihan gözlenmekten, bakılmaktan, güzel olduğunu hissetmekten için için zevk alıyordu. Bu kendine güvensizliğini, korkularını örtmenin, yaşadığını hissetmenin bir yoluydu.
Bir de şu çok komik gelir. Yıllardır görüşmediğin biriyle karşılaşırsın, öpersin, sarılırsın birkaç dakika sonra da “hadi görüşürüz” diyerek ayrılırsın. Hatta bir telefon, adres sormadan da, görüşürüz deyip ayrılırsın. Herhalde bir gün hepimiz aynı yere gideceğiz diye düşünmenin bir yanısıması bu.
Haftanın yorgunluğunu atmak için dinlenmek adına, alışveriş merkezlerine koşuluyor ya da yoğun bir trafiğe dalıp Boğaz’da bir şeyler yenilip içiliyor. Üstelik bu yerler öyle bir kalabalık ki, tıkış tıkış oturup bir şeyler yiyip daha da yorulmuş bir şekilde eve dönülüyor.
İstinye Park tabelasına ulaşıyoruz. Güvenlik bagaja bakıp kapatıyor. Bagaj çanta dolu, neye baktı, ne gördü, neye göre bizi güvenli buldu da geçtik, bir bildikleri var herhalde.
Genç kızlar görüyorum. Lüks otomobilleriyle buraya gelmiş. Hayatlarında Dostoyevski’yi, Balzac’ı duymamış ve bunda suçu olmayan, en büyük derdi daha iyi bir cep telefonu kullanmak olan, arkadaşlarıyla bir fındıkkabuğunu doldurmayan sohbetlerde senin saçın, benim erkek arkadaşım çizgisinde konuşan bir güruh.
Etraftaki bu maddi zenginliğin içindeyken yaşadığı maddi yoksulluk onu nasıl etkiliyordur. Belki manevi zenginliğidir onu dengeleyen de dizginleyen de...Belki bu yüzden dindarlık bir kurtarıcı. Önemli olan Allah’a sığınmak, bu dünyanın sunduklarına daha büyük ödüller için sırt çevirmek. Bütün büyük felsefî akımlarda, dinlerde olduğu gibi...Bir tür sınavdan başarıyla çıkmak.
Uykum delindi bir kez. Tavan, duvar, küçük odam...yatağımdayım. İçim kaynıyor. Bir endişe denizi, bir boşluk, deliklerden yaşam enerjisi kayıp giden bir beden...Dizlerim karnımda, sağıma dayanmış. Yastık altında iki büklüm...İçimde sıkıntı. Kendimi bildim bileli hiç gitmeyen, seviyesini düşürüp, sinsice gizlenen...Tam unuttuğumda kükreyip beni tokatlayan. Gözlerimin sebepsiz dolmasına neden olan...Sebepsiz öfke buhranlarına; korkulara, endişelere düşmeme neden olan adını sıkıntı koyduğum his...Biliyorum uyku yeniden tutmayacak...
Seni delice sevmek, içime katmak, seninle yaşlanmak istiyorum. Bencilce belki. Belki seni kendi haline bırakmalı, hayatından çıkmalıyım, hayatından çıkmalıyım istemediğim şey de olsa. Nereden geldiğini bilmediğim rotamda yürürken yalnızlığı seçmeliyim. Seni seviyorum. Seni içimde biliyorum yanımda değil. Sadece farkında olmanı istiyorum. Seninle yürürken bir yanı sana ait olan bu adamın sana neler getirebileceklerinin ve götürebileceklerinin...Farkında olmanı istiyorum gerçekten neyi seçtiğinin.
Kimse kimseden çok uzak değil. Ne kadar uzak olursa olsun, oradaki sefalet, oradaki felâket, oradaki çatışma er ya da geç yatağında rahat uyuyan mutlu azınlığı da öyle ya da böyle vuruyor.
Zeynep’in yatağını seviyorum.
Zeynep’in yatağı, Zeynep’in evi benim yatağım benim evim. Dedim ya o benim son durağım.
...benim yanımdaki kadının bu kadar erkeklerin gözlerini davet edecek bir kıyafet giymemesi.
“Ben buradayım” diye bağıran kadınlar. Bu göğüs dekoltelerinin, bir karış eteklerin burada giyilmesinin cevabı nedir? Kurtlar kazanı olduğu belli. Erkeklerin kadınlara nasıl baktığı belli. O zaman burada bir kadın neden böyle giyinir?
Aslında her kadının içinde onlarca kadın var; anaç, fahişe, çocuk, beğenilmek isteyen...
Sevgilinin koynundaki her dakika sayılı gelir, bitmesini istemezsin, saniyeyi bile saymaya başlarsın.
Hitler’in karıncaları ezmemek için parmak uçlarında yürümesi nasıl açıklanabilir?
Cevap vermemi zorlaştıran sadece aşka olan kuşkum, aşkı bulduğumda tüketme ve kaybetme korkum değildi. Ona zarar verme, incitme, hayal kırıklığına uğratma korkumdu. Yıllarca aşkı aradım. Defalarca bulduğumu sandım. Aşk sandığım her duygu silindi gitti. Heyecandı, istekti, sevgiydi ama aşk değildi. Ama bu kez. Bu kez Zeynep, “aşk”tı. “Aşk” demek olduğunu köpek gibi biliyorum. Bir silsen...Bu etiketleri gerçekten bir silsen...Karşındakinin kıyafetine, bakışına, duruşuna takılmadan gerçekten bütün bunları nötrleştirip bakabisen. Sadece iki gözü ve arkasını görsen...Etiketleri kaldırsan...Ne olur? Akmış makyajına, janjanlı gömleğine, mini eteğine, başındaki takkesine bakıp bir yere oturtmadan, yorum katmadan bakabilsen ne olur?
Masaya yorumsuz konulduğunda sevgi kadar saf olan, paylaşımın eylemi olacak seks, biraz baskıyla, biraz bastırmayla, biraz da suistimal edilmesiyle –reklamlar başta geliyor- kirleniyor, şekilden şekile giriyor.
Dayak yediği, jiletlendiği olurmuş. Dayak yeseler polis bile yardım etmezmiş. Sokaktaki köpeklere daha çok değer verildiğini inanarak söylüyor.
Dayanabilmek için hap kullandığını, ne uyuşturucu bulsa vücuduna soktuğunu sanki günah çıkartır gibi anlattı. Gerçekten de böyle bir hayata ayık kafa nasıl katlanılabilirdi ki? Duvar kâğıtlı odada duvarlara bakarak yanında dikildim. Ve sarıldım. Bir dosta sarıldım. Uzun yıllardır onu anlayan biri olmadığını hissettirdi bana. Adının Osman olduğunu orada söyledi bana.
GÖZLERİNİN İÇİ GÜLÜYOR. Hep gül kızım.
Bir şeyler tükendiğinde bitirmek acı değil. Bitirmek kötü değil. Onları bir araya getiren güzel günlerin, güzelliklerin, tutkunun değerini bilmek ve hakkını vermek gerek. Sonra tükendiğinde lanet etmek değil. Ya da zorlayıp, bıktırana, anıları bile kirletene kadar zorlamanın bir anlamı yok ki...
Bizlerle beraber ilişkilerimiz de değişiyor...Hayata bakış açılarımız değişiyor. İki insan yine aynı güzel insan özünde. Fakat artık yan yana olmuyor. Uyuşmuyor, örtüşmüyor. Suçlu yok. Kabahatli yok. Suçlu aramaya gerek de yok. Suçlamaya hiç gerek yok. Olanı kabullen, paylaştığın güzellikler için teşekkür et, yolları ayır. Ve yine bir şekilde hayatında olabilir, eğer zamanında kangrenli organ kesilirse.
Çelişkiler denizinde deliliğin normalliğinin tadına varmamla soluk alışım değişti. Yazmak tek ilacım oldu. Kadınlar sığınağım. Dokunduğum hayatların değiştiğini gördükçe daha çok açıldım.
Ruh bedenden önde gider. Ruhlarımız eyleme geçmiş, bizi bekliyorlar.
Formül basit. İstediğin yönde düşün, düşündüğünü ifade et, ifade ettiğini de eyleme geçir.
Şimdi boyumdan büyük bir işe kalkışıyor muyum? Hayır. Az önce istedim. İsteyebilme gücüne sahip olabildiğim bir şeyi yapabilirim de...Yapacağım da...Sıkıştığında, sıkıldığında, kendini çaresiz hissettiğinde gökyüzüne bak...Sonsuzluğa...Birkaç binanın arasında kalan sokağa bakarak umutsuzlanma.
Sen nesin be İstanbul. Nasıl bir şeysin. Virüs gibisin. İçine giriyorsun insanın bir daha da çıkmıyorsun. Ben seninle yaşamayı kabullendim, seninle olmayı seçtim.
Dünya benim için İstanbul. Kendimi salıyorum. İsyankârlığım, bilgeliğim, çocuksuluğum, olgunluğum, yalnızlığım, korkularım, endişelerim, hayallerim, sevinçlerim, nefretim, sevgim, aşkım, seks her şeyim...Beni ben yapanlar ve beni ben yapanlardan doğan duygular dumanlı bir odanın içinde, zihnimde dans ediyor yavaş yavaş...
Eyleme geçmeyen düşüncenin de, fikirlerin de hiçbir anlamı yok.
Bazı insanlarda ise refleks haline gelmiş muhalefet duruşu var. Karşı taraf siyah dedi beyaz diyor, beyaz derse siyah.
Sonra bir terapi sırasında bunun bir enerji çalmak olduğunu bana kanıtlamıştı terapist. Yaşam enerjisini bir yerden almak zorundayız. Benim için bu kadınlardı, sonra yazmak oldu.
Bu sokaklara aşinayım. O yüzden sırıtmıyorum, o yüzden ısırılma ihtimalim de yok. Beyoğlu’nun arka sokaklarında ürkek bir köpek gibi tedirginliğini hissettire hissettire yürürsen aralardan çıkacak biri seni ısırabilir. Ama sokaklar kendini tanıyana, kendilerinden bildiklerine ihanet etmiyorlar.
Bak ben bu şehri sevmiyorum, ben insanları da sevmiyorum. Ben itildim kakıldım, hor görüldüm. Hâlâ öyle. Sen çayımı içtin, sohbet ettin. Adam gibi adamsın. Bizim inadımız pistir, gözümüz döndü mü ölüm kardeşimiz olur. İtlik yapmayı da biliriz. Ama adamına.
Bir kadın cama kafasını dayamış, bezgin, günün yorgunluğundan bunalmış, kimbilir kafasında neler var. Belki hayırsız koca, belki faturalar, belki hayatı...Hepimiz ayrı ayrı hayatlarımızdan memnun değiliz. Ve hepimiz aslında ayrı ayrı bir o kadar şanslıyız. Nereden baktığına, nasıl durduğuna ve nereye baktığına göre değişen bir düzlem.
Ağlamaktan vazgeç. Zayıf, aciz, korkak insan sürekli başkalarını, kendi dışındakini suçlar. Zayıflık acımaktır, acınmaktır.
Aynaya baktığında dışarıda milyonlarca olandan birisin. Ahlaka, toplumun sana öğrettiklerine karşı gelecek, başkaldıracak zerre cesaretin olmadığının farkına var. Kendi kendini güçlü olduğunu inandırmaya çalışma. Değilsin. Göğsünü açıp, kalabalığa bağırmadıkça ‘ben burdayım’, elindekileri kaybetmek korkunu yenmedikçe ve başkalarının onayını, takdirini bekledikçe bir zavallıdan öteye geçemeyeceksin. Söylenme, söyle ve yap.
Yalnızlığınla kavga etmekten vazgeç. Yalnızsın ve kimse sana senden daha yakın değil. Olamayacak da. Sen yalnızsın. İnsan yalnız bir varlık. Bunu değiştiremeyeceğinin farkında ol ve kabul et. Aşk mı? Sevgi mi? Âşık olduğun kadın da senin içinde, senden sana yakın değil. Sakın bu tuzağa düşme. Aşk, insanlığa söylenmiş, öğretilmiş bir yalan. Korkusunu, yalnızlığını, başkalarına olan muhtaçlık durumunu sevimlileştiren bir kılıf. Hiçbir kimseye, hiçbir kadına, hatta bedenine bile sahip olamadığını, olamayacağını unutma. Karşındakine yaslanma, karşındakinin sana yaslanmasına izin verme. Ayaklarınızın üzerinde durun. İki ayrı insan olduğunuzun gerçekliğini unutmadan.
Kendini sevmedikçe insan bile olamayacaksın.
Ben de yıllarca kadınların ilgisinden, zayıflığından, verme isteklerinden beslenmedim mi? Ayaklarım her geçen gün, her geçen yıl yere daha sağlam basarken, ayaklarıma daha çok güveniyorum. Bu, ne spor yaparak kasları geliştirmeye benziyor, ne de bir şeyleri çalışarak öğrenmeye...Bedeli çok daha ağır. Getirdikleri de bir o kadar güzel. Marifet geniş kapıdan geçmekte değil, dar kapıdan geçebilmekte. En güzel yollara, bahçelere, manzaralara açılan kapılar da o dar kapılar.
Her fotoğrafın bir hikâyesi olduğuna inanıyorum.
Fakat gözlerde, bakışlarda yakaladığım hikâyeler, benim dünyamda benim hikâyelerime, eserlerime dönüştü.
Sokağın başından efsanevi Lefter, bize doğru yürüyor. Yaşlanmış, gözleri ise hâlâ çakmak çakmak...Aklıma onunla ilgili duyduğum bir cümle geliyor. Yıllar önce bir röportajında söylemiş, hatta dile getirdiği cümle Yunanistan’da da haber olmuştu. Bir Türkiye-Yunanistan maçı oynandıktan sonra demiş ki: “Ben ulusum için, ırkıma karşı oynadım.” Ne kadar güzel, ne kadar bilgece bir ifade...Türkiyeli olmak bundan daha güzel nasıl ifade edilebilirdi ki?
Hayatımda kalmanı istiyorum. Senin hayatımda olduğunu bilmek bana iyi gelecek. Seni bütünüyle kaybetmek istemiyorum. Biten şey evliliğimiz. Seninle geçirdiğimiz yıllar, beraber yaşadığımız, paylaştığımız yüzlerce anı, sevgimiz.
Seni hâlâ seviyorum. Sevgi, farklı çok farklı bir boyutta. Seninle görüşmeyi, hayatımda bir biçimde var olduğunu bilmeyi çok isterim.
Lider dediğin oturup yönettiği projelerin, işlerin her aşamasında içinde olup, didik didik her şeye bulaşan değil, o projeye, işe doğru yönü verip, insanları harekete geçirip, motivasyonlarını veren, günün içinde değil, üzerinde olandır. Zeynep’te hep aynı şey oluyor. Aslında tereciye tere sattığının farkında değil. Ama onun yanında öyle bir çocuk oluyorum, öyle bir kendimi bırakıyorum ki o bana öğretene dönüşüyor. Bu da değil. Doğrusu benim aynam oluyor. Bir şey söylemedim, devam etmedim, sadece kocaman sarıldım. Saçlarını kokladım, öptüm. Gözlerimi kapatıp onu içime çektim. Kulağına “seni seviyorum” derken, karnımda sıkılaşan parmaklarından tüm bedeninden karşılığımı aldım. Karşılığımı almasam ne olur ki...Ben onu o olduğu için çok seviyorum. Belki gelecekte yanımda olmaz, belki benden kopar, belki kendine yeni bir hayat çizer. Ne fark eder ki? Ben onu seviyorum.
Her gün söylendiğin, nalet ettiğin karınla kocanla aynı evi paylaşmaya devam ediyorsun. Kaldı ki, bir şeyi gerçekten yapacaksan söylenmezsin yaparsın.
Yapmaman için sadece yeterli nedenlerin oluşmamış demektir. Yeterli nedenin oluştuğunda kimse seni tutamaz.
Neslihan’ın içinde birçok kadın yaşıyordu. Etrafımızda gördüğümüz her kadında olduğu gibi. Ne bileyim işte mesela anne, eş, çocuk, sevilmeyi bekleyen duygusal masum kadın, beğenilmeyi arzulanmayı bekleyen dişi, kaprisli kadın...Ve her birinin ayrı ayrı geçmişleri, acıları, öğrenilmişlikleri var. Ve dinle bak! Ben bir tane Neslihan sevdim. Oysa Neslihan’ın tüm kadınlarını sevmeliydim. Çünkü o, tüm kadınlarının toplamıydı.
“Ve erkek daha kolay aldatır.”
“Evet. Çok seven, çok iyi bir evliliği olan bir erkek de cinsel dürtülerine teslim olabilir. Erkek duygularıyla, romantizmle de aldatabilir, ama kadın çoğunlukta duygusal nedenlerle aldatır. Erkek, sebepsiz aldatabilirken, kadın mutlaka bir nedene dayandırır. Belki ilgisizlik, belki anlaşılamamak, içine düştüğü boşluk. Erkek üç beş kadını aynı anda idare edebilirken, kadın acı çeker.
En güçlü kadının içine girdiğinde ağlayan yanını bulursun. İstanbul seni çok seviyorum. İstanbul sana âşığım ama küsüm sana. Oyunbozanlık ettiğin anlarda küsüm sana.
“Osman...”
“Hoşt! Osman evde kaldı. Zibidi!”
“Gülizar...”
Gülümseyerek ismini söylüyordum. Yakınına geldim ve merakla yüzüme bakarak beklediği sözcükleri bıraktım:
“Gülizar sen kocaman yürekli, sokaktaki onbinlercesinden daha mert, daha iyisin. Âdem de bunu biliyordu. Ben de...Yakınında olan herkes bunu biliyor. S.ktir et gerisini...”
Aşkım seni çok seviyorum. Yaşamımda olduğun için çok mutluyum.
Gözlerinde kayboluyorum. Sözlerinde huzur buluyorum.
Bir kadının içindeki tüm kadınları sevebilmek. Budur. Formül budur. Ve o her bir kadın karşısında adam gibi adam bulmak istiyor. Erkek gibi erkek. Hal hareketlerinde de, kavgalarında da çocuklaşmayan, çocuklaşması gerektiğinde çocuklaşan. Zehra’nın donanımı çok iyi. Hermann Hesse’den bana alıntı yapıyor, kuantum fiziğinden örnekler veriyor. Sohbeti keyifli. Türbanlı, muhafazakâr, dini kurallara uyarak yaşayan bir kızla sohbet ederken kuantum, Hermann Hesse üzerinde sohbet etmek ilgimi çekiyor.
Seçimin ertesi sabahıydı. O zaman ben İlçe Başkanlığında çalışıyordum. Sabah herkes mesai saatinde yerindeydi. Seçimde kazandığımız başarıyı kutlamak için Feridun Başkan’ı bekliyorduk. Her sabahki haliyle geldi, aramızda dolaştı, tebrik etti, biz bekliyoruz ki bir şeyler yapalım, belki toplu bir kahvaltı gibi bir şeyler...Döndü ve aynen şöyle dedi: Evet arkadaşlar seçim geride kaldı, şimdi eksimiz artımız ne onlara bakıp çalışmalarımıza başlayalım. Bu örnek hep aklımdadır.
Bazen gün içinde de bir iki saat dibe vurabiliyorum. O zaman bana en iyi gelen şey, Zeynep’in hiç konuşmadan sadece yanımda olması benimle uzanması, ya da bana sarılıp kalması.
İnanç ve sevgi...Bu proje başarısız olamazdı. Olmazdı. Benim tek yaptığım o inancı ve sevgiyi tetiklemek oldu.
Hiç Yunanistan’da yemek yediğiniz alakasız bir yerde, bir garsonun Türkçe konuştuğunuzu fark ettiğinde, yanınıza gelip ben vatanımı çok özledim dediğine tanık oldunuz mu? Ben oldum. Ve nasıl bir yük olduğunu tahmin edemezsiniz, nasıl bir acı olduğunu...
Hepimizin aşkları, acıları, sevgileri var...Taş taş üstüne koyarak değerlerimizi yarattık. Anadolu, İstanbul...Bu zenginliğe kim sahip? Bu zenginliğin sahipleri kimler? Biziz. Türküz, Ermeniyiz, Rumuz, Yahudiyiz, Hıristiyanız, Museviyiz, Aleviyiz...Her birimiz aayrı ayrı, biziz...Hrant Dink, Ahmet Kaya, Nâzım Hikmet, Uğur Mumcu, Yılmaz Güney...Sayfalarca, kitaplarca isim biziz.
“Sen” sana emanetsin. İlk adımı, sevdiğin birine sarılarak, annene, çocuğuna, karına, sevgiline onu ne kadar sevdiğini söyleyerek başlayıp atabilirsin. Sonrası sana kalmış...Yoldaki garibana, komşuna, yolun kenarındaki ağaca, sokak köpeklerine, hatta sevmediklerine yapacakların sana kalmış. Bu “Sen”in hayatın...
Teşekkürler Nihat abi.
YanıtlaSilSinan Turan.