20 Eylül 2011 Salı

Hüzün











Kitabın Adı: Hüzün/Dürbünümde Kırk Sene/1964-1983
Yazarı: Ayşe Kulin
Yayınevi: Everest
Basım yılı: Ocak 2011/I. Basım/100 000
Sayfa adedi: 281

"Babamın ölümünden sonra ise, ne ben aynı Ayşe’ydim ne de Türkiye aynı Türkiye... Babamın yokluğu beni, Turgut Özal da Türkiye’yi değiştirmişti. Artılarımız ve eksilerimizle başkalaşmıştık. 1983’ten sonraki yıllarımın serüveni belki bir başka kitaba konu olur ama elinizdeki sayfalarda okuyacaklarınız, 1983 yılına kadar, Edip Cansever’e rahmetle selam olsun, “Ben Ayşe Kulin Nasılım”a yanıtımdır..."

Kitaptan Alıntılar:

Ankara’ya ilk gelişimde bebektim, sonra çocuk, öğrenci, genç kız, nişanlı kız olarak defalarca geldim büyüdüğüm kente. Her seferinde mutlu ve şen geldim, bu kez iki çocuklu ama kocasız bir genç kadın olarak geliyordum; tuhaf bir statüyle, evli desem değil, bekâr desem hiç değil, mutlu değil, şen değil. Başaramamış insanların mahcubiyeti içinde.


Derin bir nefes aldım, yüzüme adeta nefretle bakan kocama, “YA SEN, SENİN AVUKATIN OLACAK KARININ BANA YAZDIKLARINI BİLİYOR MUSUN? ÇOCUKLARININ ANASINI RANDEVUEVİNDE ÇALIŞAN BİR OROSPU YAPMAYA YELTENDİĞİNDEN HABERİN VAR MI? HA?” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.

Bodrum’a inen yokuşun başına vardığımızda güneş batmak üzereydi. Arabaları durdurup indik ve aşağıda beyaz evleri, mor begonvilleri, palmiye ağaçlarıyla, denizle öpüşen kasabaya baktık. Bodrum’un durgunluğunun ortasında kale, tarihin içinden fırlamış ortaçağ hayaleti gibi yükseliyordu. Ben ömrümde böylesine alçakgönüllü, iddiasız ama aynı zamanda yüreğe dokunan muhteşem bir güzellik görmemiştim.

Yolun iki tarafına dikilmiş ağaçların başımızın üzerine el ele tutuşarak adeta bir çatı ördüğü, ince, uzun yoldan ilerledik ve nihayet geldik Marmaris’e.

Denize düşen çamlarıyla, ormanlı koylarıyla, bir burnun ardından çıkıveren gizli körfezleriyle, adeta fiyort gibi giriş çıkışlarıyla tarifi mümkün olmayan sahil, başımı döndürmüştü.
Yıllar sonra, Marmaris’e yapılanları gördüğümde hüngür hüngür ağlamıştım.

Aslında, bu kadar genç yaşta evlenmiş, iki çocuk sahibi olmuş ve ayrılmış olmak, benim kompleksimdi! Benim beceriksizliğim, benim hatam, benim aptallığımdı. Beceriksizliğimden utandığımı, utancımı saklamak için Eren’i pençelemeye hazır dolaştığımı fark ettim, sustum.

Gözyaşlarım yüreğime mi akıyordu yoksa yanaklarımdan mı yuvarlanıyorlardı, farkında değildim. Haksızlığa uğramışların duyduğu isyanın, kötülük karşısındaki çaresizliğin ve kızgınlığın gözyaşları daha senelerce, senelerce akacaktı gözlerimden hep içime, hep yüreğime.

Babam telaşla koşturdu. “Eren oğlum! Hayrola! Hani siz Tekirdağ’a...”
“Menzile varamadık,” dedi Eren. “Yolda döküldük. Ciplerin bazısının lastiği patladı, yedekleri yokmuş, üç teker kaldılar, bazısının motoru bozuldu. Tankların yarısından çoğu yolda kaldı. Kurtuluş Savaşı’ndan beri kullanılmamış alet edavatla yola çıkınca böyle oldu işte! Türk ordusu döküldü efendim. Baktık bu şekilde ilerliyemiyoruz, geri döndük! Şimdi askerler esaslı bir araştırma ve sayım yapıp bir ihtiyaç listesi çıkaracaklar En kısa zamanda gereğini yapacaklardır ama şu halimizle biz bugün savaşa filan katılamayız.”

“Doktor amca bu,” diye yerleri süpüren genç adamı gösterdi Mete.
“Ah! Siz misiniz doktor, ne oldu? Kaza olunca beni beklemeden kocam oğlumu alıp fırlamış...”
“Kocanız ödeme yapmaya gitti, şimdi gelir,” dedi genç adam. “Oğlan çok yaramaz olmalı, şahdamarını kesmiş, neyse, artık tehlikesi yok, diktim.”
(...)
“Babası akıllı davranmış, kolunu sıkıca bağlamıştı kanın fışkırmasını önlemek için,” dedi doktor. “Hemen diktim damarı.”
“Uyuşturmadan mı?”
“Elbette! Vakit mi vardı? Hem bugün bayram, kimse yok hastanede, gördüğünüz gibi doktor var mı ki, uyuştursun!”
“Acımadı mı oğlum,” dedim Mete’yi bağrıma daha da sıkı bastırarak.
“Bu amca dikerken biraz acıdı,” dedi.
“Bir kadın sesi yukardan, “Cemiiil,” diye bağırdı.
“Hoop!” dedi yerleri süpüren doktor.
“Yukarı gelsene hemen! Hasta tepsisini devirdi.”
“Hemşire çağırıyor abla. Haydi size geçmiş olsun!” dedi ve süpürgesiyle faraşını alıp çıktı doktor. Eren’le Hayri geldiler o sırada.
“Bu doktor yerleri temizliyor anlaşılan,” dedim.
“O doktor değil ki, o hademe,” dedi Hayri. “Şimdi buradan çıkan adamı mı soruyorsun?”
“Mete, kolunu onun diktiğini söyledi ama!”
“O dikti,” dedi Eren.
Yer gök oluyordu yine, gök de yer. Başım dönüyordu, oda dönüyordu etrafımda.
“Bayılacağım galiba. Çocuğumun damarını hademeye mi diktirdiniz?”
Bir hemşire giriyordu içeri, “Cemil en iyi cerrahtan daha harika dikiş atar hanım,” dedi bana. “Üstüne yoktur.”
“Hademe?”
“Hademe ama ne hademe! Doktorlar bile bazen dikişleri ona bırakırlar.”
“Allahım, sen aklımı koru,” diyebildim.
“Sen çocuğun damarının zamanında dikildiğine, hayatının kurtulduğuna dua et! Bugün 23 Nisan! Bayram! Nöbetçi doktor kim bilir nerede? Cemil de olmasaydı, olabilecekleri düşünme bile hanım!”

“Sizin çocuklarınız mı?” diye sordum.
“Evet. Uzun zaman oldu, görmedim onları,” dedi. Eli hafifçe titrediği için azıcık kahve döküldü tabağa. “Değiştireyim.”
“Kalsın,” dedim, en az onunki gibi taraz taraz bir sesle. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, birden birbirimize sarıldık, birbirini tanımayan iki kadın, sarsıla sarıla, birbirimizin kollarında ağlamaya başladık. Bahçede ağladığım bir eylül gününden beri hep içime akıtmıştım gözyaşlarımı. Şimdi, bir dert ortağı bulmanın rehavetiyle, salya sümük, avaz avaz ağlıyordum.

Bir kızım olacaktı, hayatta benim yapamadıklarımı yapması, tadamadıklarımı tatması için. Benim adıma, yaşayamadıklarımı o yaşayacaktı. Gönlünce. Özgürce. Üniversiteyi bitirecekti, içimde ukde kalan! Üniversiteye kesinlikle ailesinden uzakta bir yerde gidecekti hiçbir bağı olmadan. Yani evli ve çocuklu olmayacaktı ki, üniversitenin insana kişilik, duru, bakış açısı kazandıran gücünden sonuna kadar yararlanabilsin. Yolculuklara çıkacaktı, dünyayı gezecekti, aşkların içinde yüzecekti. Evlenmeye kalkarsa bir gün, kesinlikle otuzunu geçmiş olacaktı. Bilgiye erişmiş, eğlenceye, ilişkiye doymuş bir genç kadın olarak adım atacaktı evliliğe. Doğru seçim yapacaktı evlenirken. Benim gibi yanlış trene atlayıp arzularının ters yönüne yolculuk etmeyecekti. Benim gibi hızla giden trenden atlayıp yaralanmayacaktı. Benim yanlışlarımı yapmayacak, benim erişilememiş hayallerimi gerçekleştirecek bir kız çocuk bekliyordum.

...onları mutsuz edecek sevgisiz kadınlara düşmelerinden korktum.

Anarşistlerin Avrupa ve Amerika’daki altın çağı! “Git, Öldür, Dua et ve Öl” çağı! Bir de şarkıları vardı anarşistlerin, tarihin tekerrürden ibaret olduğunu vurgulamak adına, buraya koymaktan kendimi alamadığım.
Yürüyün Hıristiyan askerler, göreviniz kolay
Ya sen komşunu öldür ya da o seni vursun
Öldür, çal, tecavüz et, kır, dök, böl
Bu bir Tanrı emridir, Tanrı sizi korusun,
Allah aşkı için git, öldür, dua et ve öl.
Kim demiş cihat Müslüman icadıdır diye! Ölmeyi, öldürmeyi tüm tektanrılı dinlerin emrettiğinin en güzel kanıtıydı Türkçe’ye çevirdiğim şarkı.

Yazmaya başladığım an, çikolata yemişim gibi tatlı bir mutluluk sarıyordu beni. Ayaklarım yerden kesiliyordu, dünyayla irtibatım kopuyordu, bulutların üzerinde dolanan, huzur içinde bir ruh gibi hafif ve bahtiyar hissediyordum kendimi.

Çevirilerimden kazandığım parayı kendi keyfimce harcamak da mümkün olamıyordu. Burada bir yasak sözkonusu değildi ama evin o kadar çok eksiği, gediği vardı ki, benim ihtiyaçlarıma sıra gelmiyordu. Eren’in istekleri öncelikliydi ve pahalıydı. Bir şey söylemeye kalkışsam, “Tekneyle arabada ben tek başıma mı geziyorum?” diye soruyordu. “Her ikisini de ailece kullanmıyor muyuz?” Gelecek yanıtın nitelikli mallar üzerine çekilecek uzun bir nutuk olacağını bildiğimden, teknenin sık yenilenmesi ya da arabanın markasının Jaguar olması şart mı diye sormuyordum. Şikâyetçi olmamalıydım, hayat bana erkeklerin ne kadar bencil, benmerkezli, başkalarının ihtiyaçlarına karşı duyarsız olabileceklerini öğretmekteydi.

Kimse hayatından memnun değildi. Taze bir rüzgâr estirmek gerekiyordu iyimser olmak için. Çare bulundu, yeni nesilleri güzel günlere yetiştirmek umuduyla, ilkokul öğrencilerinin her Pazartesi sabahı, yeni haftaya başlarken, “Türk’üm/Doğruyum/Çalışkanım/Yasam, küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymaktır/Vatanımı her şeyden üstün tutmaktır/Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”diye içtikleri anda “Ey bugünümüzü sağlayan Ulu Atatürk, açtığın yolda, kurduğun ülkede, gösterdiğin amaçta, hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözleri de eklendi.

“Anne olan olmuş, mesele çıkarmaya değer mi bir şemsiye için?”
“Dünyanın parasıydı o şemsiye! Bizim başımıza gökten para yağmıyor kızım, baban bu yaşta hâlâ ekmeğini taştan çıkarıyor. Dershanelerde nefes tüketiyor saatlerce para kazanmak için. Daha yeni almıştık! Yepyeniydi şemsiye!”
“Yarın gider bulurum Sitare, merak etme sen.”
“Çalmışlardır. Güzelim şemsiyeyi bırakırlar mı hiç!”
“Uzattın sen de Sitare!”
Babama göz kırptım susması için. Annemi ilk defa böyle sudan bir şey için mesele çıkarırken görüyordum. Annem söylenerek odasına gidince babama, “Ne oluyor kuzum?” Nesi var annemin?” dedim.
“Yaşlanıyor Mâço,” dedi.
“Yaşlanınca böyle mi olunuyor baba?”
“Huysuzlaşıyor insan. Sadece o değil, ben de huysuzlaşıyorum. Aradığım bir şeyi bulamıyorum mesela, sinirleniyorum. Dert etme sen, günlük halleri bunlar yaşlıların.”

Biz Eren’le birlikte yaşlanamadık.
Ben Eren’in beni aldattığını öğrendiğim günün ertesi sabahı gittim.
Bir daha dönmemek üzere!
Pek çok kadının olağan karşılayacağı, büyütmeye gerek görmeyeceği bir durumu, genlerime çapkın kocalara sabretme yetisi yüklenmemiş olduğu için kabullenemediğimi söylüyordu bir arkadaşım. O kadar haklıydı ki! (...)bir an dahi düşünmemiştim kocamın beni aldatabileceğini.

Oyuncuların sayısı otuzu geçtiğinde, sabahın erken saatlerinde, kiralaadığımız otobüsle İstiklal caddesi’nin arka sokaklarındaki kahvelerden figüran toplardık. Kalabalık sahneler çekilirken en az parayla çalışacakları bulurduk ki, bütçe açık vermesin. Onları çekim mekânına götürür, makyajlarını yapar, üzerlerine bir şeyler giydirirdik. İşte bu insanları idare edebilmek çok zordu. Diyelim ki, senaryo gereği bir sokakta toplanırlardı, yönetmenin koş emriyle bankerin işyerine doğru hızla koşacaklar. Neden? Çünkü o banker en yüksek faizi veriyor. Bir an önce gidip paralarını yatıracaklar. Ellerinde tuttukları sahte paraları sallayarak koşmaya başlarlardı fakat öyle bir güruhtu ki bunlar, ne durdan anlarlardı, ne duraktan. Yönetmen, “Durun!” diye bağırırdı, duymazlardı. Hepimiz ellerimizi kollarımızı sallayarak peşlerinden koşardık, önlerine geçip durdurmaya çalışırdık, ezer geçerlerdi bizi. Onlara koşun komutu verilmiş ya, koşuyorlardı işte!

Babam bunu, ben aldatıldığımı hatırlayıp üzüleceğim için anneme yavaşça söylerdi ama ben duyardım. Yanılıyordu aslında, üzüldüğüm filan yoktu artık. Üzülmeye vakit de yoktu zaten.


1 yorum:

  1. Emek ve paylaşım için teşekkürler Nihat abi.
    Sinan Turan.

    YanıtlaSil